Adnan:Alper:Demirci

Internet günlüğü, kişisel alan.

Vukuatlarım

Küçükken, MS-DOS ekranına ilk defa bir şeyler saçmaladığım zaman, bundan yaklaşık 19 yıl kadar önceydi. İlk kişisel bilgisayarımaysa bundan 15 yıl önce sahip oldum. Bilgisayarlarla bu kadar uzun birliktelikleri yaşamak elbet geride zaman zaman kabaran sicillere sahne oluyor. Biraz da hem donanımı hem de yazılımı kurcalama hevesi, böyle sahnelerin ortaya çıkmasına yardımcı oldu. Günümüze yaklaştıkça bu heves ve cesaret azalıyor tabi, yaşlanıyoruz. En azından en son vukuatımın ardından taş devrine duyduğum özlemi bile belirttim! Bodrum’a yerleşip kendi domateslerimi yetiştirmek bile kesmiyor artık demek ki. İşte hatırladığım kadarıyla kronolojik sıraya göre teknolojik vukuatlarım:

  1. PS/2 fare ile anakart yakmak: Bu olayın yaklaşık olarak 1999 senesine tekabül ettiğini düşünürsek ilk 4 yılımın oldukça sakin geçtiği düşünülebilir. Eh işte, Windows 3.1 ve 95 altında bol bol kilitlenme ve mavi ekranlar aldığımı saymazsak sakin sayılır. 486 DX işlemcili ilk bilgisayarımdan, Pentium II 350 MHz işlemcili bilgisayara bir uzun atlayış yapacaktım. Ailemizin o dönemki bilgisayarcısı, Aydın Kitabevi’nin üst katındaki teknik servis bölümüydü. Babam oranın muhasebesiyle ilgilendiğinden zırt pırt oraya gider, tonlarca elektronik beyni incelerdim. Bir gün aşağı katta satılan klavye-fare reyonunda A4 Tech’in 2 tekerlekli, 4 tuşlu, yeşilli beyazlı faresini gördüm. 3 tuşlu sade beyaz farelerden sıkılmış olan şahsım, hemen babama ilgili baskıları yaparak satın aldırmayı başardı. O anda üst katta sürücüleri kurulmayı bekleyen yeni bilgisayarım olaydan habersiz efendi efendi oturuyordu. Zırt pırt teknik servis bölümünde dolaşmanın verdiği özgüvenle, hazırlanması için sabırsızlandığım bilgisayarımı karıştırmaya başladım. Aygıt yöneticisinden özelliklerine falan baktım. Ondan sonra gözüm yeni fareye ilişti, hemen denemeliydim! Heyecanlı veledim ya o zamanlar! İlk önce seri porta takılı eski fareyi çıkardım, ardından yeni fareyi hayatımda ilk defa gördüğüm PS/2 girişine taktım. Masanın başına döndüm. Fareyi oynattım. Çalışmadı. Haydaaa… Klavyenin tuşlarına basıyorum yine tık yok. Kilitlendi makine. Reset çekelim, çektik, anakarttan sesler geliyor! Eyvah eyvah! Daha eve gelmeden bozduk makineyi! Çekinerek durumu bildiriyorum, neyse ki beklediğim gibi haşlanmıyorum. Niye haşlasınlar canım, bilgisayar benim, istersem bozarım :F Hem severim hem bozarım. Daha sonra duyduğum teşhislere göre anakartı yakmışım. Ayrıca henüz vidaları sıkılmamışmış anakartın. Böylece buradan çıkardığım ders, USB, Firewire ve Ethernet kabloları haricinde hiçbir kabloyu bilgisayar çalışırken bilgisayara takmamak gereklidir. Arada ses kabloları taktığım oluyor ama fındık fıstık olsun onlar da. Bu olayın sonunda yeni bilgisayarım en az 1-2 hafta gecikmişti sanıyorum ki.
  2. Yanan modem, kendiliğinden açılan bilgisayar: Aksiyon dolu bir bilgisayar geçmişim varmış azizim, her şey yanıyor! Bu seferki olay sanırım bir sonraki, Pentium 3 550 MHz işlemcili bilgisayarımdaydı. 56K modem kullandığımız zamanlardaydık. Üstelik o zamanlar kesintisiz güç kaynağım da yoktu. Ne alaka mı? O olsaydı modem yansa bile en azından ruhum duymayacaktı. Şöyle ki, gençlik yıllarımı geçirdiğim Aydın’dayız. İnanılmaz derecede yağışlı ve gümbürtülü bir hava var. Bir yerlere kesin yıldırım düşüyor olmalı. Nickelodeon izliyorum vakit geçsin diye, bir süre sonra o yayın da kesildi havadan ötürü. “Haydaaa” deyip televizyonu kapatıyorum. Salonda kendi yalnızlığımla başbaşayım. Bir şimşek ve ardından bir gürültü daha… Derken ablam geliyor, “Alper bilgisayarını açık unutmuşsun” diyor. İkinci bir “haydaaa” diyorum, ben kapattım bilgisayarımı yahu! Gidip bakıyorum, hakikaten açık bilgisayar. Üstelik “Bilgisayarınızı şimdi düğmesinden kapatabilirsiniz” ekranı da yok. Tertemiz yeni açılmış Windows 98 görüntüsü. Açılmışken takılayım bari diyorum. İnternete bağlanmaya çalışıyorum, modemde tık yok. Üçüncü bir “haydaaa” geliyor. Sabah çalışıyordu bu? İşte o zaman kafama dank ediyor, tabi eğer teorim doğruysa. Artık şimşek midir yıldırım mıdır, telefon kablosunda bir akıma neden oluyor. O akım geliyor modeme giriyor. Modemi yakıp geçiyor, oradaki dirençle azaldığı için bilgisayara zararsız hale geliyor, taa açma düğmesinin oradaki yere gelip kontak yaptırıyor. Bilgisayar da doğrudan elektriğe bağlı olduğu için kendiliğinden açılıyor. Olan modeme oluyor. Bu olaydan sonra artık yağmurlu havalarda telefon kablosuyla bilgisayarın elektrik fişini sökmeye başlamıştım.
  3. CD’ye ağda yapmak: Sene şöyle 2002 falan sanırım. Yine de hala ufağız. Doğum günü partileri peşinde koşuyoruz. Hiç kimse doğum günümü hatırlamıyor, 18 Temmuz sabahı herkese haber veriliyor “benim bugün doğum günüm, akşamüstü gelsene :F” diye emrivaki yapılıyor. Gençler 4-5 saatlik göstermelik hediye telaşına giriyor. Eh adam 4-5 saatte para mı biriktirecek? Alıyor pazardan korsan CD’yi, koyuyor önüne hediye diye. Bazısı almıyor bile, kendi zulasından oynamadığı bir oyunu getiriyor. Sonra gençler eve geliyor, bir saat kadar pasta kesilip fotoğraflar çekiliyor. Evde birlikte atari oynamaya ya da birbirine oyun takas etme şeklinde çıkar ilişkisine bağlı sahte arkadaşlık pozları veriliyor, 1 saat dolduktan sonra da kalabalık (5-6 kişi o da zaten) dağılıyor. Önümde bir tomar korsan CD ile baş başa kalıyorum. Sene 1998 falan olsaydı bari, o zamanlar kopya CD’ler çok daha cafcaflıydı. Kutudaydı bir kere, arkası beyazdı, üstelik bazısında kitapçık da vardı. Şimdi? Kapağın fotokopisini çekmişler, yazılabilir CD’ye yazmışlar veriyi, üstüne kalemle adını yazmışlar. Bunları şeffaf bir poşete koymuşlar. Poşetin yapışkanı olan yere korsan abimizin saçı çapağı dökülmüş yapışmış falan… Gelen hediyelerin yarısı çalışmaz zaten. Örümcek Adam’ın oyunu diye korsan tarafından paketlenen şey, film çıkar. Böyle şeyler işte. Bir gün bu hediyelerden (!) Return to Castle Wolfenstein kurayım dedim, çalışmadı tabi ki. Çıkarıp yatağın üstüne attım. Saatler sonra odamı toplayayım dedim. CD’yi bir kaldırdım, artık ayna değil, cam olmuştu arkası. Önündeki baskısı altında yanlışlıkla duran poşetlerden birinin yapışkanlı açık ağzına denk gelmişti. Baskıysa yapışkanın üzerinde kalmıştı. CD tabi ki bu şekliyle okunamazdı. Daha sonra bir de kazara kırmış olabilirim, hatırlamıyorum :F Doğrusu çok üzülmedim ama buradan da iki ders çıkardım: O poşetler bundan sonra ağzı açık şekilde durmayacak. Diskleri koyduğum yere dikkat edeceğim.
  4. Bu bilgisayar kendini 60 saniye içinde kapatacaktır

    Malum geri sayım

  5. Format komutuyla geçen bir yaz: Artık XP zamanı, plastiğimsi pencereler falan… Çok büyük hevesle geçmiştim zamanında Windows XP’ye. Ama tarihler 2003 yazını gösterdiğinde toplama bilgisayarcılıktan, bilgisayarda kendin yap düsturundan yaka silkecektim. “Yeter ulan bundan sonra markalı bilgisayar istiyorum :F” diye psikopatlaşacaktım. O yaz bilgisayara format üstüne format, Windows üstüne Windows kurmuştum. Bunun başlıca nedenini o dönemde yayılan Blaster solucanı diye hatırlıyorum. Hani internete bağlandığımız anda bulaşan ve olmadık bir zamanda 60 saniyeden geri sayan, sonunda bilgisayarı yeniden başlatan solucan. O yaz benim için gerçekten bir travmaydı. Arada “Yemişim Windows’u” deyip gazla Linux denemeleri yapıyordum ancak yazının ileriki maddelerinden birinde okuyacağınız üzere o da başarılı olmadı. Ben de paşa paşa Windows’a döndüm. Sanırım solucanın üstesinden de internete bağlanmayarak ya da Microsoft’un yayınladığı bir yamayla gelinmişti.
  6. Solucan yuvası olan bilgisayar: İşte bu didaktik bir madde… Yine bir format işlemi sonrası tertemiz sistem kurmuşum. Daha programları hazır değil. Hatta belki servis paketini bile kurmamışımdır henüz. Yine Windows XP’deyim. Birtakım programlar için çeşitli crack sitelerinde dolaşıyorum affedersiniz. Sistem o kadar boş ki, antivirüs yok, Pop-Up Cop adlı Internet Explorer eklentisi program yok. Hani Tepecik’te dekolte elbiseyle dolaşan ama “ben nereden geldim buraya” diye etrafa korkulu bakışlar atan bir kadın gibiyim o anda bilgisayarın başında. Ama kötü yola düşmenin ne kadar kolay olduğunu anlamışsınızdır, dosyayı indireyim dedim, bir anda dosya indirme penceresi, ama bana klasör sormuyor. Çabucak kendiliğinden iniverdi. “Eyvah” dedim. Şimdi yandık. Yavaş yavaş sistem tepsisinde kırmızı simgeler çıkmaya başladı. Kapatıyorum tekrar açılıyor. Hızına yetişemeden mantar gibi türüyor. Bir yandan da şaka gibi, solucan temizlemek için sahte yazılımlar öneren pencereler kendiliğinden açılıyor. Hani kadını diğer kötü adamlardan kurtarır gibi yapıp, kendi kaçıran kötü adamlar gibi. Bir nevi Türk filmi bu solucanlar. Temizlemeye çalışınca geçmedi, ben de “yeter be!” deyip bastım formatı. Komiser Kemal geldi, bütün kötü adamları vurdu, kadına da “git üstüne adam gibi şeyler giy, bu saatte de buralarda dolaşma!” diyerek, ekip arabasına gönderdi. Ben de bundan sonra yazılım standartlarımı belirledim. “Yıllardır virüs girmiyor ki beaaa” demeyip sistemi kastırmayan bir antivirüs programını her daim bulunduracaktım. Ayrıca Internet Explorer 6 kullandığım zaman Pop-Up Cop hep kurulu olacaktı. Spybot Search & Destroy ile düzenli taramalar yapacaktım. Bir de efendi adam olup, mümkün olduğunca açık kaynak yazılımlara yönelecek, bir daha Tepecik’te tek başıma dolaşmayacaktım! Hadi yıkıl şimdi ülenn!

Hmm bu yazı çok uzayacak gibi görünüyor. O zaman ikiye böleyim de “çok uzun bu yazı, okuyamam” denmesin. Birkaç gün sonra günümüze daha yakın olan vukuatlarımla tekrar görüşmek üzere!


Etiketler: , , , , , , , , + Kategori: Teknoloji

Bir Yorum Girin