Unirock 2010 Güncesi
Geçtiğimiz hafta sonu hayatımda bir ilke imza atıp İzmir’den tek başıma, orada da tek başıma takılacağımı bile bile otobüse atladım ve Unirock Festival 2010 için İstanbul’a doğru yola çıktım. Normalde yapacağım bir şey değildir, hem İzmir’de oturduğumdan, hem de pek öyle metalsever çevrem olmadığından ötürü şehir içi olsun şehir dışı olsun, konserlere iştirak ettiğim görülmemiştir. Hadi bir de itirafta bulunayım, kazık kadar adam oldum, üniversitede artık son yılıma girdiğimi geçen gün öğrendim, ancak geçen gün yapılan Unirock Festival, gittiğim ilk 3 günlük metal festivaliydi. Gittiğim ilk metal konseri ise daha geçtiğimiz 30 Nisan’da Quo Vadis’in İzmir’de çaldığı akşamdı. Peki ne değişti de şimdi dönüşü ve belediye otobüslerini de sayarsak binlerce kilometreyi bir festival için aşıyorum? Cevabı beş kelime: Yeşil! Siyah! En büyük, Overkill!
5-6 yıl önce Overkill’in sahne performansını ilk defa Rock Art VCD Fanzin’in son çıkan sayısında izleyip hayran kaldığımda, yaşımın tek başına İstanbul seyahati yapabilmeye yetmemesine ve 2005’teki Rock Republic festivalindeki fırından yeni çıkmış Overkill konserini kaçırmama oldukça üzülmüştüm. O zaman kendi kendime bir söz verdim; isterse 2006’da tekrar gelsin, Overkill bir daha geldiği zaman kesinlikle gidip izleyeceğim. Bahane yok; hastayım, parasızım, yalnızım, İstanbul’a yabancıyım, pogo yapanlar arasında olmayı sevmiyorum… Hiçbiri bahane olamaz. İşte, geçtiğimiz Aralık ayında Overkill açıklandığında, yaklaşık dört buçuk yıldır beklediğim haberi aldım. Yaşadığım heyecan inanılmazdı, dinlediğim bütün şarkılar yine Overkill’e döndü, ilk başta çok ısınamadığım yeni albüm günde dörder beşer kez dönmeye başladı. Heyecanlı bekleyiş aylar sürdü, bu arada aldığım normal kombine bilet bana yetmedi, günlük biletler çıktığında Overkill gününe bir de sahne önü bileti aldım.
Aylar geçti ve işte ben 2 Temmuz Cuma günü hazır ve nazır bir şekilde Maçka Küçükçiftlik Parkı’nın önündeyim.
İlk Gün
Bugün sahne önünde takılacağım için kendimi özel olarak hazırladım. Çanta yok, kol saati yok, gözlük bile yok. Paraları ceplere dağıttım, ne olur ne olmaz diye kombine bileti de cebe attım. Telefon ve cüzdan da derken asgari miktar eşya ile güvenlikten geçtim. İşte birkaç yıllık gecikmeyle de olsa nihayet bir metal festivalindeyim. Biz yaştakiler ya da daha yaşlılar her ne kadar bunlara laf etse de, veletler sonuçta ta lise ve ortaokul çağında bu havayı soluyabiliyor. Yetişemedik biz napalım, bizim lisede en uç müzik dinleyenler o zamanlar nu-metal dinliyor. Kafaya yakın eleman yok çevrede.
Alana ilk girdiğimde şöyle bir dolanmadan önce ilk işim su almak oldu, ardından keşif çalışmaları başladı. Ben bu mekanı kesinlikle daha büyük sanıyordum. Haritaya ve Küçükçiftlik Park’ın sitesindeki panaromik fotoğraflara kanmışım. Çok küçük burası yahu! Tek tük gölgelik alan var ve None Shall Return’ün sonlarına denk geldiğim için verilen konser arasında herkes doldurmuş bu alanları. Neyse ki üzerimde beyaz bir tişört var, ona rağmen güneş yakıyor ama! Etrafımda yüzlerce siyah tişörtlü genç var, ancak kesinlikle böyle daha rahat. İlla racona düz mü olacak? Önünde Overkill’in ilk konser albümünün kapağı var, nasıl ters olabilir racona?
Konser arası sona erip sahneye Belphegor çıktığında herkesin sahneye doğru yaklaştığını gözlemlememle birlikte, sahneye en yakın çadıra doğru yol almam bir oldu. Oradaki boş sandalyelerden birini çektim, çadırın kenarında sahneyi görebileceğim gölge bir yere koyup oturdum. Yanıma birkaç minder çekip oturan falan da oldu. Önüme geçenlerden ötürü ara sıra sahneyi göremedim ama, zaten benim öncelikli meramım Belphegor izlemek değil, serinleyip dinlenmekti. Kolay değil, öncesinde İstiklal Caddesi’nde kapsamlı bir sahaf seferi yaptım, ardından festival alanına kadar yürüdüm. Belphegor’un konseri süresince oturarak müzik dinledim. “Yaşlı metal” takıldım.
Belphegor sahneden inince bu kadar dinlenmeyi kendime yeterli görüp ikinci suyumu almaya koyuldum, ardından da sevgili müdürüm (müdürrrr) Doğu’yu (Yücel) aradım. “Nerdesin?” “Burdayım” derken Şubat-Mart aylarından sonra nihayet yüz yüze de tanışmış olduk. Yanında Düşler ve Kabuslar Forum’da üye (hatta yönetici) olan Burak vardı, onunla da tanıştıktan sonra birkaç dakika süren diyalogun ardından Doğu’ya selam verip laflayanlar çoğalınca, Burak da “Ben biraz yemek yiyeyim” diyerek yanımdan ayrılınca ben de Doğu’ya “Ben Overkill için yer tutmaya gidiyorum, sonra görüşürüz” diyerek o gün için veda ettim. Entombed çıkmadan evvel sahne önü alanındaki yerimi aldım.
Entombed’u festival öncesinde şöyle esaslıca keşfedip tanımayı çok istiyordum ancak son iki ayda sınavların yoğunluğundan ötürü vakit ayıramamıştım. Mecburen ilk defa burada dinlemiş oldum böylece. Ama eğlenceli adamlar olduklarını biliyordum. Keza her ne kadar iğrenç de olsa festivalin en eğlenen performansını onlar sergiledi zannediyorum ki. Vokalist Lars Goran Petrov bütün dengesizliklerini sergiledi. Konser boyunca yaptığı sümük şov ile izleyenlerin hafızalarına kazındı. Bir ara arkasını dönüp pantolonunu indirerek popo şov da yaptı ancak hemen önümdeki kafalardan birinin arkasına sığınıp bu anın hafızama kazınmasına izin vermedim! Sonra önünü de açacak gibi oldu ama neyse ki bundan vazgeçti. Selpak tutamama şovu, bira ile duş yapma şovu gibi şovlar da sergileyen Petrov, “pis metal” sıfatını hak ederken onun tam aksine, basçıları Nico Elgstrand ise eminim konseri izleyen kızların rüyalarını süslemiştir. Eğlenceli geçen bu death metal konserinin ardından konser arasında millet biraya, suya ve yemeğe koşunca ön sıralara biraz daha yaklaşma fırsatını yakaladım. Bu arada gitarist Alex Hellid sahne önündeki boşluğa inip seyircilerle el sıkıştı, pena dağıttığını görünce “ulan niye elimi uzatmadım ki!” dedim.
Overkill konserini aylarca en önden izlediğimi düşünerek hayal etmiştim, bunu gerçekleştirmek için Behemoth çıkana kadar yerimi kaybetmedim. İkinci sıra civarlarında bulunurken nihayet Behemoth da sahnedeki yerini aldı, tüm “kasılan metal”likleriyle performansları başladı. Bildiğim sadece iki şarkıları vardı (Lamb ve As Above So Below) ve şanslıyım ki ikisini de arka arkaya çaldılar. Konser benim için böylece yabancı olmaktan çıktı, performansa daha fazla eşlik etme isteğini kendimde buldum. Ancak konserin ilk yarısından sonra her şarkının ardından cep telefonumun saatine bakmaya başladım. Sabretmek zordu Overkill için.
Behemoth sahneden inince banttan şarkılar çalmaya başladı her zamanki gibi, ama bu sefer bizim tarzımızdaydı çalanlar! Dirty Deeds Done Dirt Cheap, Exodus’un Force of Habit albümünden bir şarkı, Sodom’dan Tired & Red ve tanıyamadığım (muhtemelen Vio-lence grubunun idi) bir başka şarkıyla çok güzel demlendik. Bu esnada önümdeki iki kişinin arasından bir elimi sahne önü demirlerine atmıştım, bir eleman oturunca ikincisini de attım. Eleman birkaç dakika sonra oturduğu yerden kalkarken oluşan boşluktan faydalanıp kendimi en öne çektim ve işte! Overkill için en ön safta yerimi alnımın teriyle aldım! Şimdi sırada yapmam gereken bir telefon görüşmesi ve ardından da konserin başlamasını beklemek vardı. Bu esnada Overkill’in perdesini sahnenin arkaplanında yükselttiler, yükselirken tüylerim diken diken oldu!
Behemoth saat 20.00 gibi sahneden inmişti, Overkill ise saat 21.30’da sahneye çıktı! Yaklaşık 1 saat süren ses ayarlamaları nedeniyle beklemek oldukça zorlaşmaya başlamıştı. Millet artık enstrümanları ayarlayan adamlara bağırıp çağırıyordu. Bense konser başlayana kadar her zamanki sakin ve sükunetli tavrımı sürdürüyordum, ardından nihayet bizimkiler sahneye çıkıp The Green and Black’in yavaş tempolu girişini atlattıktan sonra ilk hızlanan yerden itibaren resmen çıldırdım! Deliler gibi kafa sallıyordum, vokal girince şarkılara bağıra çağıra eşlik ediyordum. Eminim konser öncesi ve konser esnasındaki karakter farkımdan ötürü solumda solundaki sevgilisiyle konseri izleyen eleman ile, sağımdaki gençlerden rica minnet ön sırayı kapan kişi bir anlık dumura uğramışlardır! Hayatımın grubu sahnede, burada süper egoma yer olamaz. Çişe yolladım kendisini, o sırada sahne önünün en ön safında azıp dağıttım. Öyle ki önüme geçen fotoğrafçılara yumruk geçirecektim çekilsinler diye ancak en fazla kafalarının yanından \m/ yaparak taciz etmekle kalabildim güvenlik görevlilerinden ötürü. Neyse ki ilk birkaç dakikanın ardından orayı boşaltıyorlar da böylece Overkill ile aramıza başka bir şey giremiyor.
Endless War haricinde çalacaklarını tahmin ettiğim yahut çalmalarına temennide bulunduğum bütün şarkıları çaldılar, bu nedenle konsere oldukça hazırlıydım. Nerede ne yapacağımı aylar boyunca kurduğum hayallerle belirlemiştim zaten. Blitz “E!” deyip beklediğinde o sessizlikte “-limination” diye bağırarak tamamladım, canlı kayıtlarda stüdyo kayıtlarından farklı olarak yaptıkları bütün numaralara eşlik ettim. Daha önceden kurguladığım gibi Ironbound şarkısının stüdyo kaydındaki 3:00 ile 5:45 süreleri arasındaki iki dakika kırk beş saniyelik duygusal ve gurur dolu sözsüz bölüm boyunca yumruklarım havada izledim sahnedekileri. O bölümde müzik hızlanınca kafalar yine sallandı, o bölümün sonlarına doğru yaşanan duygu seli zirveye çıkınca da tişörtümü çekip önündeki Overkill yazısını öpüp yumruklarımı havaya kaldırdım ve avazım çıktığı kadar haykırdım! Yanımdaki kişiler tişört öpme hareketimin ardından şaşkın gözlerle bana baktı.
Çalınmasına en sevindiğim şarkılardan biri In Union We Stand oldu, lakin yeterince konsantre olamadım, tüyler yeterince diken diken haline gelemedi. Zira seyircilerin üzerinde yüzenlerin (crowdsurfing yapanların) kafaya çarpmamasına dikkat etmekle uğraşıyorduk. Bir tanesi sahne önündeki boşluğa geldi, bir de baktım geçen sene başbakana metalci selamı veren çocuk! Güvenlik bu ilk seferinde adamı tekrar sahne önündeki kalabalığa geri attı, ikinci gelişinde sağ omzumun üstünden geçti, “tut beni tut!” diyor eleman. Tutup betona düşmesini engelledim, ardından güvenlik bu sefer sahne önü alanının dışına attı elemanı. Bir ara sahneye de biri çıktı, kafa salladı grupla beraber, hemen dışarı çıkardılar tabi güvenlikler.
Konserin sonlarına doğru terden sırılsıklam oldum, saçlarım da öyle keza, kafa salladıkça saçlar gözüme çarpıyor, ter gözlerimi yakıyor. Şarkıların yavaş bölümlerini bahane ederek iki yumruğumu kaldırıp gözümü kapatarak duruyorum maksat gözlerim dinlensin diye. In Union We Stand’de Blitz seyircilere söyletmeye çalışıyor şarkının nakaratını birkaç defa. İlk tekrarda ben söylüyorum ama, başka da ses duyamıyorum. Buradan istifade edip sonraki tekrarlarda daha fazla bağırarak söylüyorum, sanırım sahneden sadece benim sesim duyuluyordu!
Onca uzun saçlı, siyah tişörtlü gencin arasında, bütün şarkılara azami düzeyde katılan, en önde bir kısa saçlı, beyaz tişörtlü vatandaş olarak grubun dikkatini çekmiş miyimdir bilmiyorum ama; konserin sonunda Blitz şarkı listesinin bir tanesini tam da benim önüme attı. Yanarım da işte bu kağıdın parmaklarıma çarpıp sol taraflarda bir yerlere düştüğünü gördüğüm ana yanarım.
Konserle ilgili önemli notlardan biri, vokalin sesinin oldukça kısık olmasıydı. Bas da Overkill imzasını yansıtacak kadar çok açılmamıştı. Bunlar elbette konserden aldığım keyfi azaltmadı. Eş-başıçeken grup (anlamayanlar için co-headliner) olmasına rağmen ayrılan süreden çok daha az çalmak durumunda kaldılar. Gönül daha fazla çalmalarını isterdi ama Overkill izlemenin mutluluğuna gölge düşüremedi bu kısıtlı süre de. Ayrıca Derek Tailer nihayet Türkiye’ye gelebilme şerefine de nail oldu, son iki konserdir bir türlü gelemiyordu. İfadeleri, sahnedeki duruşu, mimikleri çok kral. Dave Linsk benim biraz uzağımda kaldı, o yüzden onun performansına dikkat edemedim. Yerinden de çok oynamadı zaten. Ron, DD, Blitz hepsi çok iyiydi ne olursa olsun. Işık ve duman kullanımı şahaneydi, sahneyi renkten renge boğdu Overkill’in teknik ekibi.
Konser bitince biraz bekledim, acaba elemanlardan biri Alex Hellid gibi gelip selamlaşır mı diye. Ancak gelmeyince ben de yavaş yavaş sahne önünü terk etmeye başladım. Sırılsıklamdım, sesim kartlaşmıştı bağırmaktan. Ama birkaç dakika önce öyle bir şey yaşıyordum ki, bütün dünyaya nanik yapabilirdim. Dönüşte önüme serseriler çıksa tekme tokat dalabilirdim, peşime köpekler takılsa onlardan şiddetli havlayabilirdim! Kazıkçı taksiye denk gelsem “kaz mı yoluyon lan sen?!” diye çıkışabilirdim, psikopatlıklarıyla ün salmış olan taksicilere. Anlaşıldığı gibi Overkill’den sonra festival alanını terk edip kaldığım yere dönmeye başladım. Artık Cannibal Corpse umrumda değildi. Kahvaltıda gevrek, peynir, yumurta yedikten sonra reçel veya bal yemem, onların tatları bozulmasın diye. İşte benzer şekilde Overkill’den sonra Cannibal Corpse dinleyip de vücudumdaki o büyünün bozulmasına izin vermedim. Zaten sadece bir tane kasetlerini dinledim bugüne kadar. Ha, Obituary o gece olsa kalırdım o ayrı tabi.
Dönüşte taksici biraz ayyaş gibi konuşsa da şansıma kıyak bir adam çıktı. Yol boyunca sorduğu sorularla heavy metali keşfetmeye çalıştı, sorularında kesinlikle bir art niyet ya da bir ön yargı yoktu. Saatlerce o müziğin yanında bekleyince merak ediyorlar tabi. Laf lafı açınca bizim Boo! dergisinden de bahsettim. Yolu bilmemesine rağmen olabilecek en kısa yoldan kaldığım yere ulaştırdı, internetten 50 küsura hesaplattığım taksi tam 40 lira tuttu.
İkinci Gün
Bütün gece kafamda Overkill şarkıları döner dururken erken sayılabilecek bir saatte kalktım. İlk keşfettiğim şey boynumun tutulduğu ve sesimin kısıldığıydı. İşte o günden itibaren boynumun tutulması azalana kadar kendimi Behemoth elemanları gibi hissettim.
Bu sefer festival maceram kısa sürdü. Yanında kaldığım Ali adlı arkadaşımla öğlen Taksim’e çıkıp benim sahaflardan ayırttığım dergi ve kasetleri aldık. 20 tane kaset ve bir o kadar eski müzik dergisiyle birlikte Aslıhan Pasajı’ndan çıkınca sırtımda muhteşem bir ağırlıkla yemek yemeye gittik. Ardından kendine Taksim’de takılacak arkadaş bulamayan Ali eve dönerken benim yükümü de aldı sağ olsun, festivale yine kuş gibi yürüdüm.
Alana girdiğim anın daha ilk saniyelerinde karşıdan gelen Doğu’yu gördüm, selamlaştık. Yapıştım ben adama zaten içeride başka tanıdık olmadığından, Riot tişört standının önünde dikelip arada katılanlarla lafladık. Üzerimdeki Kronik – Kavga tişörtünü beğendi, nereden aldığımı sordu. Kendim yaptırdım 2 sene kadar önce, ama muşamba gibiydi ilk basıldığında. Forumdan bir kişiyle daha tanıştım. Ben geldiğimde Sabaton sahneden ineli birkaç dakika olmuştu, sırada Muhammed Suiçmez’in aşırı teknik grubu Necrophagist vardı. Gel zaman git zaman bunlar sahneye çıktı ve çalmaya başladı. Ardından Doğu “ben röportaj kovalamaya gidiyorum” dedikten sonra yine tek başıma kaldım. Bahaneyle adamların performanslarına odaklandım. Önceki güne göre ses çok temizdi. Müziğin bütün teknik numaralarını duyabiliyordum. Bir ara bir şarkıda adamlar akorlarla değil, sololarla rif çaldılar. Ağzımı açık bırakan performans bu oldu. Seyirciler “Muhammed! Muhammed!” diye tezahüratlar yaptılar. Suiçmez de “İstanbuuul! Çok sağ olun!” diye anonslar yaptı şarkı aralarında. Ben daha çeşitli konuşmasını beklerdim ama samimiyetinden de şüphem yok, son şarkıyı seyircilere sordu. Seyircilerin söylediğini çaldı. Ben beğendim, vatandaş olarak gurur da duydum.
Necrophagist’in ardından konser arası geldiğinde bu sefer hedef konserim olmadığından tek başıma ne yapacağımı bilemedim. Dolandım festival alanında, arada bizim Headbang dergisinden Utku Usta’yı gördüm, onunla tanıştım. Lakin onunla olan sohbet de kısa sürdü, sahnenin kenarındaki gölge alana gittiler. Ben de peşlerine takılmayayım dedim artık. Bekleye bekleye en sonunda Dark Funeral çıktı. Bu sefer sandalye çekemesem de yine de gölge bir yer bulup oradan izledim. İlk şarkılarda vokal hiç yoktu. Sonradan düzelttiler. Bugün “yalnız metal” takıldığım için, bir de hedeflediğim bir konser olmamasından ötürü çok sıkıcı geçti benim açımdan. Dark Funeral’ın ortasında gittim zaten festivalden. Grave Digger’ı Evergrey’den sonraya koymaları kötü oldu. Dark Funeral’dan sonra Grave Digger çıksaydı beklerdim valla, merak ediyordum. Cumartesi günü çıkanlardan Amorphis ve Evergrey beni bayıyorlar affedersiniz.
Festivalden erken çıkmışken bu kez bahaneyle İETT ile döndüm, ekonomi yaptım.
Üçüncü Gün
Overkill sarhoşluğundan mıdır nedir, yoksa önceki günün sıkıcı geçmesinden midir bilinmez, bu sefer festivale can atarak acele ederek gelmedim. Akşam 23.30’a otobüs bileti almıştım pazartesi günü okula uğrayıp sınıf geçme konusundaki pürüzleri gidermek için, o yüzden Ali’nin evinden bu sefer bütün eşyalarımla, elimde kocaman ve ağır çantayla çıktım. Belediye otobüsü gelince Ali’yle vedalaşıp Taksim’e doğru yöneldim. Kamil Koç ofisine gidip “çantamı akşama kadar emanet alabilir misiniz?” diye sordum, kabul etmediler. Ben de “çanta metal” yapıp festival alanına gittim. Aslında benim şu kasetler yüzünden içeri almayacaklar diye tırstım, “satmak için mi getirdin bunları?” diye. Neyse ki bir sorun çıkmadı. Ben girdiğimde günün üçüncü grubu Makine sahnedeydi. Fırsattan istifade, güneşli olsa da piknik masalarından birine oturup sahne görüşümü kapatan sigara satış kabininin izin verdiği kadarıyla Makine’yi izler gibi yaptım. Bence müzik-kitle uyumu en düşük gruptu ama konser boyunca seyircilerden bir saçmalık yapan olmadı neyse ki.
Bu sırada DvK forumdan lil siztah rumuzlu kişiyle sözleşmiştik, elindeki Şebek/Köprüaltı dergilerini elden çıkarmak istiyordu. Sayesinde dergi arşivim daha da genişledi, kendisine çok minnettarım. Kendisiyle ve aramıza sonradan katılan, yine forumdan Mehmet adındaki bir arkadaşıyla Korpiklaani çıkana kadar piknik masalarında oturup bol bol sohbet ettik. Önceki günkü gibi “yalnız metal” takılmama engel oldukları için de teşekkür ediyorum ikisine. Bu esnada Heaven Shall Burn sahneye çıktı, metalcore sevmediğim için yine bir şey anlamadım müzikten. Ama gençler eğlenip stres attı baya. Kulenin çevresinde koşturdular kalabalıklar halinde. Fevkalade toz kalktı!
Korpiklaani sahneye gelince bu iki arkadaş, grubu izlemek üzere yanımdan ayrıldı, ben de tek başıma oturarak Obituary’yi beklemeye koyuldum. Bu esnada millet kendini dans etmeye, halay çekmeye verdi. Müziği Onkel Tom’a benzettim, bu benzerlik yüzünden bundan sonra “ben folk metal dinlemiyorum ilgimi çekmiyor şimdilik” diyemeyeceğim, çünkü dinliyormuşum meğer folk metal!
Konser arası verildiğinde bir süre tanıştığım ikiliyi bekledim gelirler yanıma belki tekrar diye, daha fazla bekleyemeyince kalktım ve dolanıp tanıdık yüzler aramaya koyuldum. Bu iki kafadarı bulamasam da sonradan lil siztah telefon etti, o şekilde vedalaştık artık. Bu esnada hoparlörlerden Metalium – Suffer şarkısının gelmesiyle mutlu mesut dolaşırken ben de İzmir’deki efsane Stüdyo Ümit’in sahibi Niyazi abinin yanına gittim, yine şaşırdım çünkü beni yine tanıdı! Ekim ayı gibi kendisine kaset listesi vermiştim depodan getirmesi için, aylarca haber alamayınca Mayıs’ta gittim “böyle böyle liste” diye, “hatırladım” demişti. Şimdiyse kendimi tanıtmama gerek kalmadan hatırladı beni. Festivalde ayaküstü (yani oturmadan) tanıştığım kişiler arasında en hoşsohbet adam Niyazi abiydi kesinlikle. Ben sessiz kaldığımda o laf açtı, üstelik yanında başkaları da olmasına rağmen. Bir ara yanına eski dinozor tayfa geldi, hepsiyle tanıştırdı. O da Obituary’i bekliyormuş, ama elimde çanta olduğundan kalabalığa onlarla karışamayacağımı, uzaktan izleyebileceğimi söyledim. Konserin başlamasına yakın vedalaştık, onu ve dinozor tayfayı kalabalığa doğru uğurladım. Bu sırada yine Headbang’den, Özgür Öğret ile de tanıştım, kısa bir diyalogun ardından kulenin üst katına çıkmaya gitti.
Obituary festivalde en fazla heyecanla beklediğim ikinci gruptu ve iyi ki de festivalin son grubu olmamışlar, yoksa kaçırmak zorunda kalacaktım. Nevermore kaçmış oldu sonuçta. Üzüldük ama napalım artık, yol bizi bekler.
Yol bizi bekler de, henüz Obituary yeni çıktı! Gök gürültüleriyle girdiler sahneye, Find the Arise ile muazzam bir konser açılışı yaptılar. Ancak ikinci ya da üçüncü şarkıda ses sisteminde sorun yaşadılar, müziği aniden kesmeden, ayar yapmak için boşluğa güzelce bağladılar, bu boşlukta da bas gitarda Obituary ile turlayan Steve DiGiorgio seyirciyi sıcak tutmaya çalıştı. Seyirciden “Steve! Steve!” tezahüratları yükseldi. Gitarist Ralph Santolla başlangıçta kendi köşesinde soğuk soğuk çalıyor gibi görünse de bu boşluk anlarında seyirciyi coşturmaya çalışan bir diğer isimdi. Nihayet sorun giderildi, şov devam etti. O sorun haricinde ses gerçekten çok temiz geliyordu. Trevor Peres’in imzası haline gelen gitar tonu işte oradaydı! Chopped in Half’ta benim tüyler diken diken oldu, Overkill’deki kadar olmasa da elimdeki yüke rağmen hafiften kafa sallanmaya başladı. John Tardy bazı bölümlerde kardeşinin yanına gidip davulu Donald ile beraber çaldı. John ile ilgili bir başka beğendiğim durum ise mikrofonu tutuş şekli oldu. Malum, death metalden itibaren gelişen müziklerde moda, vokalistin sadece mikrofonu tutmasıydı. Eski usul ise, mikrofonu sehpasıyla beraber tutarak söylemek, sehpa ile bütünleşmek. Bobby Ellsworth’ün performansı bu yüzden beni bu kadar etkiliyor sanırım mesela. İşte, Tardy de sehpa ekolünden giden vokalistlerden…
Konser sırasında kafamı rastgele arkaya çevirdiğimde tam da o sırada Doğu geçiyordu, vedalaşmak için durdurdum. Daha önce bir daha görüşemeyiz diye aramıştım çünkü. “Obituary süper!” muhabbeti yaptıktan sonra, konserin ardından gideceğimi söyleyip vedalaştım. O gidince konsere kaldığım yerden devam ettim. Overkill’de sahneye atlayan adam burada da sahnedeki yerini aldı bir ara. Bu sefer güvenlik değil, bizzat Punk Levent attı kendisini sahnenin dışına. Konser saat tam 22’de bitti. Banttan çalınan Slayer eşliğinde elimde ağır çantamla çıkıştan geçip taksinin biriyle 10 liraya Kamil Koç Taksim şubesi için anlaştık. Bu amca da merak etmiş bu müziği, o da sorular sordu heavy metalle ilgili. Yine ön yargılı bir tavır sezemedim. Ama muhabbet kısa sürdü, yaklaşık 5 dakikada gideceğim yere varmıştım. Ofiste uzun süre servis bekleyince, normalden bir önceki servise binip Alibeyköy’de de uzun süre otobüs bekleyince “ulan erkenden kaçmışım, en azından 1 şarkı izlerdim Nevermore’da” desem de, riske girmedim artık. Festivaldeki iki hedef grubum olan Overkill ile Obituary’yi izlemenin verdiği mutlulukla yola çıktım. Müzikçalarımın şarjı izin verdiği müddetçe otobüste Obituary dinledim. Taş gibiydi müzik!
Hayatımdaki en sıra dışı hafta sonlarından bir tanesi bu şekilde sona erdi. Ertesi gün, yani Pazartesi okula uğradığımda 0.033 puan fark ile sınıfı ucundan geçtiğimi öğrendim, festivalin üstüne bal kaymak oldu geriden gelip geçme notunu yakaladığım için. Ama bunu Cuma günü öğrensem Overkill’de en az 3-5 kat daha azardım, muazzam coşkulu bir kutlama olurdu.
Evinin kapılarını açıp konaklama sorunumu kökten çözen Ali’ye, baya kafa muhabbet yaptığımız taksi şoförüne, kısa zamanda koyu sohbet çeviren hemşerim Niyazi Abi’ye, çantama Şebek/Köprüaltı takviyesi yapan ve uzun süre sıkılmadan sohbet ettiğimiz lil siztah’ya, hoşsohbet sahaflara, beni telefondan yalnız bırakmayan aileme ve guzucuğuma, festival alanında az da konuşsak çok da konuşsak; beni sevseler de, bana kıl olsalar da tanıştığım herkese birer teşekkürü borç bilirim. Bakalım bir festivalde daha yerimi alacak mıyım? Seneye festivale Destruction veya Testament gelirse neden olmasın?
Etiketler: anı, entombed, festival, istanbul, müzik, necrophagist, obituary, overkill, thrash metal + Kategori: H. Metal


