Trendsetter
Şu anda halen daha ileride ne iş yapacağım belli olmasa da, hiçbir zaman “okuldan çıktığım gibi mühendis olacağım!” demedim. Sürekli çeşitli adaylar denedim, farklı şeylere ilgi duydum. Bunlardan bir tanesi fotoğraf ve görsel sanatlardı. 2004’te üye olduğum DeviantArt adlı sitenin kullanıcıları yorumları arasındaki “güzel çalışma” “favori için teşekkürler” “izleme için teşekkürler” cümlelerinden öteye gidemeyen kısır döngüsünün de gazıyla, bu bahsi geçen disiplinlere merak saldım. Aynı yıl alınan kompakt dijital fotoğraf makinesi Canon A60 ile amaçsızca fotoğraflar çektim, bilgisayara Photoshoplar kuruldu, beceremeyince Fireworks programına geri dönüldü. Neticede sevgili Zenit ile çekilen tek tük başarılı sayılabilecek fotoğraf haricinde geride hiçbir eser bırakmadan geçilen bir “görsel sanatlar devresi” geçirmiş oldum.
Bahsi geçen devrenin en büyük motivasyon kaynaklarından bir tanesi, Trendsetter dergisini almaktı. Raflarda, kapağında içeriğe dair hiçbir şey yazmaması ile dikkatimi çekmişti. O zamana kadar gördüğüm dergiler içerisinde gerçekten özgündü. Modern sanatın neredeyse bütün disiplinlerine yer veriyordu: Moda, fotoğraf, resim, illüstrasyon, müzik, sinema, mimari, endüstriyel tasarım, heykel, edebiyat… Özellikle şu derginin ortasında onca kuşe kağıdın arasında kendine yer bulmuş normal, pütürlü kağıda resimsiz baskıyla gördüğümüz yazın içerikli Akıl Fikir bölümü çok ilgimi çekmişti. Saydığım disiplinlerden yerli ve yabancı sanatçılar, çoğunlukla adı pek bilinmeyen kişilerle yapılan röportajlar vardı. Bağımsız bir yayın olmasına rağmen, birçok plaza dergisinin “masraftır o” diye kıstığı sayfa sayısı ile kağıt kalitesi Trendsetter’da hiç fena değildi. Hatta kağıt ve baskı kalitesi için oldukça yüksekti bile denebilir.
İlk defa 58 numaralı, Şubat 2007 tarihli sayısını aldığım Trendsetter’ı, 24 sayı boyunca takip ettikten sonra bıraktım. Tam Ocak 2009 sayısında bırakacaktım ki, o sırada yükselen ekonomik kriz nedeniyle dergi o ay çıkmadı. Ben de 24 sayıya tamamlamak için Şubat ayında çıkan “81-82” numaralı sayıyı aldım. Ondan sonra da iki ya da üç sayının ardından ortadan kayboldu Trendsetter. “Kapandı” denirken, Kasım 2009’da biraz form değiştirip, üç aylık yayına dönmüş. Fiyatı artmış, içerik pek değişmemiş. Bu yeni halini denemek için almadım artık, çünkü doğrusu pek severek ayrılmamıştım.
Trendsetter’ı aldığım ilk yıl ile ikinci yıl arasında büyük farklar, zıtlıklar var. İlk yıl, benim görsel sanatlara, özellikle moda/reklam fotoğrafçılığına ilgim büyüktü. Sürekli sanat sitelerinde takılır, fotoğraflar izlerdim. Hatta bu nedenle 2007 yazında Defot’un kurucu üyelerinden sevgili Melih Önyer’in yanında bir ay çalışmıştım. İkinci yıl ise bütün bu ilgiyi terk etmiştim. İlk yıl Trendsetter okurken kendimi “sanatla ilgilenen yüksek insan” gibi hissediyordum, ikinci yıl ise “bütün bu sayfalardan bir şey kapmayan aşağılık insan” gibi…
Niye bu iki yıl arasında bu kadar zıtlık var? Olayları tetikleyen şey, bizim Defot’un aşırılık atelyesi kapsamında fotoğraflar çekmemizdi. Benim aklıma uygulamadan önce ilginç görünen bir fikir geldi: Açlıktan elini ayağını yemeye başlayan gözü dönmüş insanlar. Birkaç ay önce tanıştığım, hobi olarak modellik yapan, ara sıra dizilerde küçük roller oynayan bir arkadaşımla anlaştıktan sonra çekimlere başladık. Elimde Zenit, tepesinde ise kafa flaşı, başka bir ekipman olmadan birkaç tane fotoğraf çektik. Pek başarılı geçmediğini düşünüyordum ki, filmi banyo ettikten sonra gördüğüm sonuç daha da kötüydü. Kötüden ziyade komikti. İşte bu olay, fotoğrafçılığın en parıltılı dalına olan ilgimi tamamen terk etmeme neden oldu. Elbette ki, atelyede kullanmadım bu fotoğrafları. Bu yazıda da en iyi karesini bile paylaşmayacağım!
Olaylar zincirini tetikleyen çekimin ardından görsel sanatlar konusunda büyük bir belirsizliğe düştüm. Bir yandan Defot’ta dönen “fotoğraf yobazı” geyiklerini ciddiye alıp, benim de o yobazlardan biri olmam, bir yandan sahip olduğum İstanbul karşıtlığı, Trendsetter’ın sunduğu içeriğin büyük çoğunluğunun bana hitap etmediğini düşünmeme yol açtı. Artık fotoğraf yobazlığım sadece dijital-filmli fotoğraf ekseninde değil, fotoğrafın konusunda da kendini gösteriyordu. Stüdyolarda, o son derece suni şekillerde çekilmiş kurgusal fotoğrafların beni çeken hiçbir yanı yoktu artık. Bir fotoğraf izleyicisi olarak, belgesel fotoğraf tarzına yöneldim. Tanımadığım insanlarla kolay kolay yakınlaşamadığım içinse, fotoğraf çekicisi olarak belgesel fotoğraf ekolünün “gözlemci” dalında sıkışıp kaldım.
Bu anlattıklarım çerçevesinde Trendsetter’ı aldığım ikinci yıl, dergiyle olan ilişkim açısından tamamen hayal kırıklığıydı. Dergide yer alan insanlar, sanatçılar ilgimi çekmemeye başladı. Büyük çoğunluğu sokak ağzıyla, “artizin teki” gibi geliyordu. Röportajlara verilen klişe cevaplar, derginin neredeyse her sayfasında “Türkiye eşittir İstanbul” altmetninin geçmesi, sürekli birbirine benzeyen modellerle çekilen birbirine benzeyen moda fotoğrafları… Daha bitmedi, İstanbul’da oturan, ilginç giyinen sokak gençlerinin sayfalarda ya da küçük kutularda fevkalade antipatik zuhur edişleri… Sanki hepsinde İstanbul dışında oturan ve bir şeyler yapmak derdinde olan yaşıtlarına tepeden bakan bir surat ifadesi var. Bu ifade sadece bunlarda değil, aslında derginin tamamında var. Her şey İstanbul için! Tüm haberler, tüm etkinlikler, tüm illüstrasyonlar, tüm fotoğraflar… Sanki ulusal yayın değil de, İstanbul yerel yayını gibi.
İçeriğin bana hitap etmemeye başlamasından başladık İstanbul’a geldik. İçerikten devam edelim. Trendsetter yaratıcı düşüncenin merkeziydi, ama düşününce aslında tek tip insanı vurguluyordu: İstanbullu, varlıklı, elektronik ve indie müzik dinleyen, sokak modasını benimseyen, basın ya da yeni medya reklamcılığıyla ilgilenen, bu ilgi doğrultusunda resim ve fotoğraflara merak duyan insanlar. İçerik büyük oranda bu yönde, hiçbiri de 2008 sonrası sahip olduğum özellikleri yansıtmıyor. Her ay bana yabancı bir sürü sayfayla karşılaşmak, her yazının, her fotoğrafın, her resmin altında bilinçaltıma yollanan “sen bir aşağılıksın, bunun gibi yüksek şeyler sana hitap etmiyor” mesajları iyice rahatsız etmeye başladı. Eylül-Ekim 2008 civarında dergiyi bırakmayı kafama koydum, artık sadece 24 sayıya tamamlamak için almaya devam ettim. O aldıklarıma da belki ancak bir kere bakmışımdır.
Benim kişisel görüşlerimden bağımsız bakıldığında, Türkiye’de nitelik bakımından oldukça üst düzeydeydi Trendsetter. Dergilere, dergiciliğe özel ilgi duyan bana katkısı büyüktür açıkçası. Ama bir okur olarak yaklaşınca, işte o cicim aylarının ardından, biraz da benim kendi içimde geçirdiğim dönüşümlerle, artık “işim olmaz” dediğim yayınlar arasında. Tabi elimdeki 24 sayıyı ne elimden çıkarırım, ne de sahaflara satarım, o ayrı. Benim ilgi alanıma girsin girmesin, umarım Türkiye dergi piyasasında Trendsetter gibi bağımsız; isim ve içerik olarak yurtdışından devşirilmemiş, kendine özgü dergiler çoğalır. Dışarıdan isim hakkı alıp, sırtını bir yayın grubunun sermayesine dayayıp da kolaya kaçmak çirkindir. İki durumun birden tersi ise, takdire şayandır ne olursa olsun.
Etiketler: anı, dergi, dijital fotoğraf, istanbul, yazı dizisi + Kategori: Nesneler
