Adnan:Alper:Demirci

Internet günlüğü, kişisel alan.

The Prisoner

6'lı The Prisoner Afişi

Resist - Karşı Koy

Tam da Cehenneme Övgü‘yü okuyup ne kadar özgür olduğumuz hakkında saksıyı çalıştırmaya başladığım bir dönemde, televizyonda yeni bir dizi reklamı gördüm. Daha o zamanlar adını bile adam gibi hatırlayamadığım bu diziden aklımda kalan şey, “özgür olduğunu mu sanıyorsun?” sloganıydı. Sadece o reklamdan aklımda kalanlar, normalde neredeyse hiç dizi izlemeyen şahsıma “hmm bu dizi ilgini çekecek gibi ne dersin?” diyordu. O zamanlar bilgisayarım da arızada zaten, başka şeylere vakit ayırabiliyorum, o zaman başlayalım bakalım dedim.

Sonradan nihayet dizinin adını öğrenebildim, ama o slogan ve isim dışında başka bir şey daha öğrenmeden (bir de 6 bölümlük olduğunu biliyordum) ilk bölümün başına oturdum. Saat 23:00 olduğunda dizi bitmiş, diğer kanalları zaplamaya başlamıştım, ama daha ilk bölümden hayata bakışım değişmiş, binbir düşünce zihnimde uçuşmaya başlamıştı. Dizi şu anda CNBC-e’de bitmiş durumda, kaçıranlar ya kanalın 6 bölüm peşpeşe maraton yapmasını bekleyecek, ya da internete başvuracak. Bu yazıda bir miktar dizi hakkındaki fikirlerimi söyleyip, bir miktar da 6 hafta boyunca beni düşüncelere sevk eden bu dizinin bende oluşturduğu düşünceler üzerine yazacağım. Yani dizi incelemesinden ziyade deneme gibi bir şey olacak ama, yine de dizi hakkında keyif kaçıracak bilgi edinmek konusunda takıntılı olanlar bu yazıyı okumayabilir. Bu kişilere takıntılarından kurtulup öyle gelmelerini salık veriyorum :P

The Prisoner, normalde 1967 yılında çekilmiş 17 bölümlük bir dizi. Bizim izlediğimiz ise geçen yıl çekilen yeniden çevrimi. Orijinali 17 bölümken, yenisi 6 bölüm sürmüş. Konunun işlenişinde arada oldukça farklar varmış. Hatta neredeyse Köy ve 2-6 çekişmesi haricinde birçok şey farklıymış okuduklarıma göre. Henüz orijinal seriyi izlemediğim için -miş’li cümleler kuruyorum, bir gün denk gelince onu da izlemek gerekli.

Konumuz, günlük hayatta güvenlik kameralarından insanları izleyip sosyal analizler yapan Summakor adlı bir şirkette çalışan Michael’ın istifa etmesiyle başlıyor. Ardından gözünü nasıl geldiğini hiç bilmeden çölün ortasında açıyor. Uzaklarda eli silahlı güvenlik birimlerinin, yaşlı bir adamı kovaladığını görüyor, onu kurtarıp mağaraya çekiyor. İlk aldığı tiyo, “554′ü bul” oluyor. Hepimiz ekran başında bir adres, bir dolap numarası ya da olmadık bir şifreli mesaj (bak hala Prison Break paranoyası etkisini gösteriyor!) zannediyoruz. Ardından Michael, çölün ortasında bir yerleşim birimini keşfediyor. Çölün ortasındaki tek yerleşim birimi olduğunu ve oraya kısılıp kaldığını keşfetmesi de uzun sürmüyor. Bunu öğrendikten sonra buradan kaçmak için elinden gelen her şeyi yapmaya başlıyor. Dizinin konusu kabaca bu şekilde. Bilinmeyenlerle dolu, gizemli bir hikaye. Sadece bu kadarı da değil, 6 bölümde gördüğümüz her olay, her kişi ve her nesne, günlük hayattaki modern yaşamımıza eleştirel bir gönderme potansiyeline sahip. Bir kısmını izlerken fark edebiliyoruz, ancak geri kalanlar için ya tekrar tekrar izlemek, ya da bu konuda okuma ve araştırma yapmak lazım. Dizideki göndermeler, tanışma mahiyetiyle olsa gerek, daha çok ilk iki bölümde gözümüze çarpıyor. Daha sonra dizi yavaş yavaş kendi hikayesine dönüyor, açıkçası biraz içine kapanmış oluyor. Ama yine de günlük hayatla bağlantılar kurmamızı engellemiyor. Sadece daha az bağ yakalayabiliyoruz.

Ben kendi gözlemlerimden bir miktar bahsedebilmek için, dizinin geçtiği ortamı anlatayım. Issız bucaksız bir çölün ortasında bir vaha gibi duran bir Köy var. Köyün ismi yok, sadece Köy işte. Her zaman güneşli, binalar yüksek değil. İnsanlar müstakil evlerinde kalıyorlar, hiçbir şeyi sorgulamadan mutlu mesut günlerini geçiriyorlar. Hiçbirinin adı yok, numaralandırılmışlar, numaralarıyla çağırılıyorlar. Bu şekilde barış ve mutluluk içinde yaşıyorlar. Ancak öyle yaşamaları istendiği için öyle yaşıyorlar. Duyarsızlar, kolay güdülmeye müsaitler. En sevdikleri televizyon programı, Wonkers adındaki pembe dizi (hmm hayret bunun bir adı varmış). O başladığında bütün aile transa geçmişçesine ekran başına kilitleniyorlar. Domuz burada evcil bir hayvan. Nefesinin atmosferi düzenleyip anormallikleri giderdiği üst yönetimce duyuruluyor, hiçkimse bunun nasıl olduğunu sorgulamayıp hemen bir tane evcil domuz ediniyor (benzetmelere sonra geçecektim ama, bu bizdeki salgın haberleri, “şu gıdalar kötü şartlarda yapılıyormuş sakın yemeyin” tarzı duyuruları anımsattı bana). Köyün bir yöneticisi var, numarası 2. Yatalak (!) bir karısı ve depresif bir oğlu var. Halk ona sonsuz saygı gösteriyor. Bir bölümde 2, otobüse bindiğinde içerideki herkesin ayağa kalkması bizim bugün politikacılara (hangi ülkeden olursa olsun) gösterdiğimiz zorlama saygıya benziyor. Tek fark, belki de o insanların saygı gösterip göstermemeyi sorgulamaması.

Köyde bütün güç 2′nin elinde. Göz boyayıp susturmaya yönelik totaliter bir rejim mevcut. Sonu -izm ile biten yönetim biçimi terimlerine pek hakim değilim ama, hani şu herkesin eşit mevkiye, eşit malvarlığına sahip olduğu tarzda bir yönetim biçimine gönderme yapılıyor olabilir. İnsanların bireysellikleri ellerinden alınmış, sadece sürünün sıradan bir parçası olmuş. “Neler oluyor burada yahu?” diye sorguladıklarını belli ettiklerinde er ya da geç başlarına kötü bir şey geliyor. Eğer bu olay kişisel düzeyde kalırsa kara kaplı bir minibüs gelip apar topar götürülüyorlar. Buna “tedaviye götürmek” diyorlar. Birden fazla kişiyi etkileyecekse eğer, bu durum Köy’de yönetim tarafından uygulanan terörist saldırılara kadar varıyor. Amaç insanların olan biteni sorgulamaktan korkması, sindirilmesi. Tanıdık geliyor değil mi? Köy’deki yönetim, kamera olsun olmasın her an her şeyi izleyebiliyor (bölümlerden birinde gördüğüm kadarıyla). Köy’de gerçekleşen olayları, insanları manipüle etme yeteneğine sahip ve gerektiği zaman bunları kullanmaktan çekinmiyor. Wonkers adlı dizi, televizyonların kitleleri nasıl başka şeylerle oyaladığını gösteriyor. Bizdeki sabah programları, saçma sapan, insanlara düşünme fırsatı tanımayan diziler, pop müzik, magazin programları… Hepsi halkın olan biten hakkında yorum yapmaması ve cahil bırakılması için.

2'li The Prisoner Afişi

Obey - İtaat Et

Köy’deki bütün insanlar “sürü” kavramını gösterirken, “sürüden ayrılmaya çalışan” sıfatınıysa Michael, yani oradaki numarasıyla 6 temsil ediyor. İnsanları harekete geçirmek istiyor, kaçmak istiyor, ancak 2 engeliyle karşılaşıyor. 2, 6′yı buradan başka bir yer olmadığına ikna etmek için türlü yöntemlere, manipülasyonlara başvuruyor. Aile, aşk ve ölüm gibi, yaşadığının gerçek olabileceğini hissettireceği duyguları yaşamaya zorluyor.

Diziyi izlediğimden beri, Köy’ü yaşadığım ülkeyle değil de, daha geniş düşünüp Dünya ile kıyasladım. Burada karşılık olarak Köy, Dünya oldu. Çöl ise etrafımızdaki sonsuz uzay boşluğu. Dizide sürekli “Köy’ün dışına çıkmayın, güvenli değil” diyerek insanları içeride tutmaya çalışıyorlar ya, oradaki gibi, uzayın derinliklerine gittikçe geri gelme ihtimali azalıyor. İnsan aklını kaçırıyor, halisünasyonlar görmeye başlıyor, korkularını temsil eden dev bir beyaz balon tepesine iniyor. Burada 2′nin karşılığı belki içimizden biri değil, ama düşününce, kendisiyle konuşamasak da insanlar üzerinde benzer bir etkiye sahip olduğunu söylemek mümkün. Çoğumuz inanıyoruz, derinden saygı duyuyoruz. İnanmayanlar belki 6′nın Köy’den kaçmaya çalışması gibi Dünya’dan kaçmaya çalışmıyor ama, diğer davranışları 6′nın davranışlarına benzeyebiliyor. Bu benzetmeleri yapmak marifet değil, bundan daha önemlisi, zihni sorgulamaya biraz olsun açık olan insanları beyin cimnastiği yaptırmaya, “biz niye yaşıyoruz?” sorusuna cevaplar düşünmeye sevk ediyor The Prisoner. En azından diziyi izledikten sonra benim kafamda bu konuda nice sorular, nice düşünceler dolaşmaya başladı. “Doğmadan önce neredeydik?”, “Ölünce nereye gideceğiz?”, “Öldüğümüz zaman nasıl hissedeceğiz?”, “Bize anlatılanlar doğruysa öldükten sonra kıyameti beklerken süre nasıl, nerede geçecek? Yalnız mı olacağız? Yoksa yıllardır bekleyen, tarihteki insanları da görebilecek miyiz?” gibi sorular zihnimi kurcaladı. Kıyametten sonra yargılanıp geçici veya sonsuz bir süre cehennemde, diğerleriyse sonsuza kadar cennette kalacak dendi, peki hiç iniş çıkış olmadan sonsuza kadar mutlu olacağız ya da acı çekeceğiz, bu hep tekdüze olmayacak mı? Sıkıcı değil mi? Eğer öyleyse burada yaşadığımız hayatın değerini bilmek gerek.

Sorduğum sorulara cevap bulmak hiç kolay değil. Sürekli sorgulayan biri için bize küçükken öğretilen bilgiler yeterli değil. Sordukça bir cevap bulamıyoruz ve doğumdan öncesi, ölümden sonrası yokmuş gibi geliyor. “Olamaz” deyip biraz daha deşiyoruz, ama gittikçe daha derin konulara giriyoruz. İnsan zihninin kaldıramayacağı türden. Beyin ağırlaşmaya başlıyor, gözler de kararmaya. Derin şeyleri düşündükçe, karıştırdıkça bayılacak gibi oluyoruz. Belki bu da bizim burnumuzu sokmamamız için alınmış bir önlemdir. Bayılmamak için günlük hayata dönüyoruz. Günlük hayattaki işlerimizle oyalanıp mutlu olmaya çalışmaya devam ediyoruz. Ardından akıl sağlığımız önem kazanıyor, aklımızı kaçırmamak için “en iyisi bekleyip görmek, sonunda ya ödül varsa? Onun için hayatımızı dolu dolu yaşayalım” diyoruz. İşimize dönüyoruz.

Böyle bayılana kadar düşündükten sonra (düşünürken tuvaletteydim, baygın bulunmak isteyeceğim en son yer tuvalet olsa gerek, ondan zorlamayıp hemen kendime geldim) vardığım tek net cevap, (burada dizinin sonunu söylemiş gibi olabilirim, takıntıya rağmen bu yazıyı okuduysanız aman dikkat) ki dizide de bu anafikrin verildiğine inanıyorum, Dünya üzerindeki en iktidar sahibi, en zengin insanlar dahil hiçbirimiz, özgür değiliz. Özgürlük, bu dünyada kelime anlamı tam karşılanacak şekilde uygulanamayan nadir şeylerden biri (bir başkasına da “mükemmellik” diyoruz). Hayatımızın öncesini ve sonrasını bilmiyorum ama hiçbirimizin ne hayatımızda, ne de öncesi-sonrasında tam anlamıyla özgür olmadığımızı biliyorum. Hapisten çıkınca, askerlikten terhis olunca, okuldan mezun olduğumuzda “artık özgürüm!” diyoruz belki, ama değiliz. Sadece kısmi olarak bazı kısıtlamalardan kurtuluyoruz. O gün hangi kafede oturabileceğimize karar verebiliyoruz, ne yiyeceğimizi seçebiliyoruz, istersek top oynayıp, istersek kitap okuyabiliyoruz… Ama hepsi bu. Özgürlük dediğimiz şey bu kadar basit bir şey olmasa gerek.

Dizide Kullanılan Şarkıların Yer Aldığı Albüm

Brian Wilson - Smile

Son olarak diziye dönüp birkaç bilgi ve yorumla bitireyim. Ian McKellen ve James Caviezel başrolde. Özellikle McKellen’ın oyunculuğu muazzamdı. Dizinin müzikleri de aynen öyle. The Prisoner için özel olarak bestelenen enstrümental dizi müziklerinin yanında, arada sırada çalan şarkılarsa 1967 civarında bestelenmiş ama yayınlanmamış The Beach Boys‘un Smile adlı albümünden. Daha sonra Brian Wilson oradaki şarkıları yeniden kaydedip 2004′te aynı isimle yayınlıyor. Bu şarkıların da diziye muhteşem bir şekilde uyduğunu söylemeliyim. Hatta benim bile ilgimi bu kadar çektiğine göre, cuk diye oturmuş sanırım. Okuduğum söylentilere göre bu şarkılar 1967′deki orijinal dizi için bestelenmiş, ama kullanmak nasip olmamış. Böylece dizide sunulan Köy havası da biraz nostaljik oluyor.

Televizyona işte böyle diziler lazım, düşünceleri harekete geçiren, belli bir mesajı olan ve zaman zaman modern hayata eleştirel göndermelerde bulunan diziler… Her ne kadar insanlar buna pek hazır olmasa da… Ne demek istediğimi merak edenler dizinin internet sitesinde bölümlerle ilgili yorum kısmına yapılan yorumlara bakabilir (takıntılı kişiler bakmasın). Birçok “sürü insanı”, diziyi anlamadığı için bel altından vurarak eleştirmiş. Sorun olan anlamamak değil, o kadar televizyon izlesem ben de hazıra alışırdım. Sorun olan, sorunu dizide görüp memnuniyetsizliğini adam gibi ifade etmemesi, sinire dayaması. Böyle insanlar çoğunlukta bulunduğu sürece The Prisoner gibi dizileri cesur bir hareket olarak kabul edeceğiz, ayakta alkışlayacağız. Bunca pembe dizinin, “realite şovları”nın arasında aykırı durduğu için tebrik edeceğiz.


Etiketler: , , , , , + Kategori: Olay-Durum

2 Comments

  1. dizinin müziklerine nerden ulaşabiliriz acaba ?:))

  2. Malum yerlerde yazıda bahsettiğim albümü veya “The Prisoner Soundtrack” kelimelerini ararsan bulursun muhtemelen. Malum yere torrent siteleri kadar amazon.com da dahildir, nerede arayacağın niyetine bağlı :P

Bir Yorum Girin