<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Adnan:Alper:Demirci &#187; Olay-Durum</title>
	<atom:link href="http://blog.alperdemirci.com/kategori/olay-durum/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://blog.alperdemirci.com</link>
	<description>Internet günlüğü, kişisel alan.</description>
	<lastBuildDate>Thu, 18 Nov 2010 22:59:46 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0</generator>
		<item>
		<title>Bizimkiler</title>
		<link>http://blog.alperdemirci.com/bizimkiler/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=bizimkiler</link>
		<comments>http://blog.alperdemirci.com/bizimkiler/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 18 Nov 2010 22:59:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Alper</dc:creator>
				<category><![CDATA[Olay-Durum]]></category>
		<category><![CDATA[bizimkiler]]></category>
		<category><![CDATA[dizi]]></category>
		<category><![CDATA[komedi]]></category>
		<category><![CDATA[televizyon]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://blog.alperdemirci.com/?p=180</guid>
		<description><![CDATA[Benimle yaklaşık aynı dönemde doğup büyümüş kuşak bir bakımdan şanslıdır, bir bakımdan ise şanssızdır. Şanslıyız çünkü, 1990&#8242;larda bugünküyle karşılaştırıldığında binlerce kat daha karakterli televizyon programları ve dizilerine rastladık. Şanssızlığımızsa, o sıralar henüz bu yapımları tam olarak anlayabilecek yaşta olmayışımızdı. Bu durum elbette ki Türkiye&#8217;nin gelmiş geçmiş en uzun süre yayında kalan dizisi Bizimkiler için de [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_183" class="wp-caption alignright" style="width: 210px"><a href="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/11/148174_462170978245_39368983245_5853666_7144556_n.jpg" rel="lightbox[180]"><img class="size-medium wp-image-183" title="Bizimkiler" src="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/11/148174_462170978245_39368983245_5853666_7144556_n-200x155.jpg" alt="Bizimkiler" width="200" height="155" /></a><p class="wp-caption-text">Bizimkiler</p></div>
<p>Benimle yaklaşık aynı dönemde doğup büyümüş kuşak bir bakımdan şanslıdır, bir bakımdan ise şanssızdır. Şanslıyız çünkü, 1990&#8242;larda bugünküyle karşılaştırıldığında binlerce kat daha karakterli televizyon programları ve dizilerine rastladık. Şanssızlığımızsa, o sıralar henüz bu yapımları tam olarak anlayabilecek yaşta olmayışımızdı. Bu durum elbette ki Türkiye&#8217;nin gelmiş geçmiş en uzun süre yayında kalan dizisi Bizimkiler için de geçerli. Son birkaç aydır &#8220;internetten cızzz&#8221; nimeti sayesinde diziyle yeniden haşır neşir oldum ve yıllar sonra nihayet yetişkin bir gözle izlemenin sağladığı gözlemleri bir kenara not almakta fayda gördüm.</p>
<p>Diziye dair okuduğum yorumlarda en çok karşılaştığım cümleler şunlara benziyor: &#8220;Ne güzel komşuluk ilişkilerini anlatıyordu&#8221;, &#8220;Sıcacık insanlar vardı&#8221;, &#8220;Dizi içimizi ısıtırdı&#8221; ve bunun gibiler&#8230; Çocukluktan hatırladığım Bizimkiler&#8217;i düşündüğümde bu yorumlara hak verebilirdim. Ama o zamanlar repliklere gülüyormuşuz sadece çocuk aklımızla. Şimdiyse karşımda bambaşka bir Bizimkiler var.</p>
<p>1950&#8242;li yıllardan itibaren Türkiye&#8217;deki bazı devlet yöneticileri ile büyük şehirlerdeki belediye başkanlarında bulunan &#8220;modernliğe özenme&#8221;, icraat olarak apartmanlaşmayı getirmiştir. Tabi batı kültüründen getirilmeye çalışılan birçok şeyde olduğu gibi bunu da eğreti bir şekilde, plansız programsız, alelacele uyguladığımız için apartmanlaşma konusunda ortaya çıkan sonuç, önlenemeyen iç göçlerle de birlikte, çarpık kentleşme olmuştur. Apartmanlar rastgele yerleşmiş, estetik ve rahatlıktan önce &#8220;nasıl daha çok daire sıkıştırabilirim de daha çok para kazanabilirim&#8221; mantığı ağır basmıştır. Daha kötüsü, bu apartmanlar boş arazilere değil, kent merkezindeki güzelim eski binaların yerlerine yapılmış, tarihi doku ve kimlik ortadan kalkmıştır. Bunlar işin görüntü boyutu. Bizimkiler&#8217;e ilham kaynağı olan şey ise, apartmanlaşmanın insani boyutudur. Haneler birbirine daha da yaklaşmış yaklaşmasına, ama insanların hayatları tam tersine birbirinden uzaklaşmış.</p>
<div id="attachment_185" class="wp-caption alignright" style="width: 210px"><a href="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/11/n39368983245_1237009_1103.jpg" rel="lightbox[180]"><img class="size-medium wp-image-185" title="Şükrü ile Şevket" src="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/11/n39368983245_1237009_1103-200x133.jpg" alt="Şükrü ile Şevket" width="200" height="133" /></a><p class="wp-caption-text">-Oğlum ben sana bu ihracata girmeyeceğiz demedim mi!  -Olmaz abi, ben kararımı verdim...</p></div>
<p>Bizimkiler&#8217;in parmak bastığı olay en temelinde, apartman hayatına ayak uyduramamış toplumun başından geçenler. Başka daireleri rahatsız edecek kadar rahat davranmak, komşuların arkasından dedikodular çevirmek, bir süre sonra yüzüne bile laf edebilmek, birbirini sevmeyen insanların bir arada yaşamak zorunda olması, bu yüzden birbirini seviyor ve sayıyormuş gibi davranmaları&#8230; Bol miktarda çıkar ilişkisi, yüzüne gülüp arkadan konuşmalar, üst sınıfın altındakini ezme çabaları, dedikodu üstüne dedikodu&#8230;</p>
<p>Bizimkiler&#8217;de her bölüm bir gün demektir. Bölüm sabahleyin başlar, çoğu zaman en geç aynı günün akşamı sona erer. Bu yüzden olaylar pek ilerlemez, hatta kimi olaylar iki bölüm arasındaki boşlukta oldu bittiye getirilir, seyirci bundan bir sonraki bölümün diyalogları aracılığıyla haberdar olur. Olayların ilerlememesi sorun değil, zaten dizi de bir olay komedisi değildir. Durum komedisi de değildir. Karakter komedisidir Bizimkiler. Oldukça kalabalık kadrosuyla bir çok karakteri içerisinde barındırır. Her biri toplumun çeşitli kesimlerinin birer aynasıdır. Sabri Bey&#8217;den memlekette çok vardır mesela.</p>
<div id="attachment_186" class="wp-caption alignright" style="width: 210px"><a href="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/11/n39368983245_1236995_8572.jpg" rel="lightbox[180]"><img class="size-medium wp-image-186" title="Sabri ile Ayla" src="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/11/n39368983245_1236995_8572-200x136.jpg" alt="Sabri ile Ayla" width="200" height="136" /></a><p class="wp-caption-text">-Duyuyor musunuz efendim saksafonun sesini? Sabri bey şuna daha fazla üflesenize!</p></div>
<p>Ve replikler&#8230; Bu diziyi unutulmaz kılan en önemli etken hiç kuşkusuz, neredeyse her bir karakterin kendine özgü birer repliğinin olması. Dizinin sona erişinden yıllar sonra bile hala akıllarda kalıp, dost meclisinde söz Bizimkiler&#8217;den açıldığında ortalıkta uçuşmayı başarıyorlar. Bunca yıl aynı sözleri işitmemize rağmen her pazar akşamı severek izlememiz ise hala nasıl olduğunu anlayamadığım bir başarı. Aşağıya bir kısmını sıralayayım, bunun üzerine topluca kafa yoralım:</p>
<p>Evli değiller mi, gezerler de, öpüşürler de öööyle yumuşak yumuşak&#8230; Teyze öpeyim! <strong>Halt! Dunkof! Patlatırım enseni!</strong> Nein Davut, yok ense patlatmak! <strong>Alaman bozuntuları, çıktılar yine dışarı.</strong> Koş Sevim, kavga var! <strong>Vay sayın abim, sen de mi çıktın dışarı?</strong> Elini kolunu oynatma komşum! Vatandaşa cart curt yok. <strong>Tak! Yok cart curt sayın abime! </strong>Anaaam katil! Buyruuun! <strong>Anaaaaam kaaatil geldi kaaatil!</strong> Vay yavru, katil amcan öpsün seni! <strong>Ne varmış giydiğimde Sabri bey? Çok geri kafalısınız!</strong> Ne dedik şimdi efendim! Pissst! Çekil sen de ayak altından pis musibet! <strong>Görüyor musun Ruknettin, damadın hayvana nasıl eziyet ediyor&#8230;</strong> Öpiyim babacım! <strong>Öpme öyle şapır şupur iblis, kırarım boynuzunu!</strong> Öyle öpülür mü adam aslanım, rahat bırak eniştemi nefes alsın önce. <strong>Amaaaan para kokusunu aldılar ya ondan yapışıyorlardır Halil Bey&#8217;e&#8230;</strong> Olur mu öyle şey Sultaaan&#8217;ım&#8230; <strong>Baba, arabayı alabilir miyim?</strong> Hayır! <strong>Peki sahip.</strong> Oh oh ne güzel efendim ne güzel, gözlerim yaşarıyor valla sizin şu aile bağlarınızı gördükçe. <strong>Konuşma öyle cıvık cıvık müdürüm afedersin!</strong> Bak hala burada mı duruyorsun sen, koş kahve yap! <strong>Azizim biz bir aile değil miyiz? Ne demiş şair&#8230;</strong> Raşit! Yine mi buradasın sen? Valla paralarım!</p>
<p>Ve en derin anlamlısı: Sevim koş, kaçırdın!</p>
<div id="attachment_187" class="wp-caption alignright" style="width: 210px"><a href="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/11/n39368983245_1237003_30.jpg" rel="lightbox[180]"><img class="size-medium wp-image-187" title="Sedat, Cafer ve Yavuz" src="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/11/n39368983245_1237003_30-200x135.jpg" alt="Sedat, Cafer ve Yavuz" width="200" height="135" /></a><p class="wp-caption-text">-Birader, bu kabaklar niye küçük?  -Bilmiyorum sayın abicim.</p></div>
<p>Bütün bu yazdıklarımdan çıkardığım sonuç nedir? Bizimkiler çoğumuzun hatırladığının aksine sevgi pıtırcığı bir dizi değil. Karakterlerin çoğu aslında birbirinden pek hoşlanmıyor. Takıntıları var, bu takıntılar dizide çatışmaya dönüşüyor. Dikkatli izlendiğinde toplumla ilgili önemli mesaj ve göndermeler içeriyor. Topluma ayna tutuyor. Bir de nostaljik değeri var günümüz insanı için. Bugün hayatımızda standart olan şeylerin o zamanlar olmaması veya yeni yeni hayata girmesini şaşkınlıkla izliyorum. Cep telefonu, bilgisayar, internet, televizyon formları, araba tipleri&#8230;</p>
<p>Bizimkiler üzerine derin araştırmaya girilse kalın bir kitap bile çıkarılabilir. Karakterlerin detaylı incelemeleri, aramızdan ayrılan oyuncular, meşhur apartmanın dünü-bugünü, dönemin şartları, daha önce değindiğim apartmanlaşma süreci ve bunun topluma etkisi, dizideki ince mesajlar, keşfedilen ilginç detaylar&#8230; Eski bölümlerini edinip izledikçe dizi hakkında birkaç yazı daha yazabileceğimin işareti bunlar.</p>
<p>Son zamanlarda dizinin <a href="http://www.facebook.com/bizimkilerfanpage" target="_blank">Facebook sayfası</a> oldukça hareketlendi. Meraklıları takip listesine alsın derim. Sayfa yöneticisinin duvara yazdıklarını araştırmakta da fayda var, belki de dizinin bölümlerini edinebileceğiniz bağlantılar falan bulursunuz kim bilir&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://blog.alperdemirci.com/bizimkiler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>11. İzmir Kısa Film Festivali İzlenimleri</title>
		<link>http://blog.alperdemirci.com/11-izmir-kisa-film-festivali-izlenimleri/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=11-izmir-kisa-film-festivali-izlenimleri</link>
		<comments>http://blog.alperdemirci.com/11-izmir-kisa-film-festivali-izlenimleri/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 07 Nov 2010 21:40:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Adnan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Olay-Durum]]></category>
		<category><![CDATA[festival]]></category>
		<category><![CDATA[izmir]]></category>
		<category><![CDATA[kısa film]]></category>
		<category><![CDATA[sinema]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://blog.alperdemirci.com/?p=173</guid>
		<description><![CDATA[Her ne kadar son 1.5-2 yıldır eski fanatikliğim mevcut olmasa da halen daha İzmir, Türkiye&#8217;de en sıkı savunduğum kent. Hele hele hiç sevmediğim İstanbul karşısında! Sevmem etmem, ama kıskandığım bir şey var, o da her bir kültür-sanat etkinliğinin İstanbul&#8217;da olması. Doğal olarak ülke genelindeki kültür-sanat yayınları ister istemez &#8220;İstanbul yerel yayını&#8221;na dönüşüyor. Buna tepki olarak [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_175" class="wp-caption alignright" style="width: 210px"><a href="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/11/50499_7626046857_4997301_n.jpg" rel="lightbox[173]"><img class="size-full wp-image-175" title="11. Kısa Film Afişi" src="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/11/50499_7626046857_4997301_n.jpg" alt="11. Kısa Film Afişi" width="200" height="350" /></a><p class="wp-caption-text">11. Kısa Film Afişi (daha büyüğünü yayınlasalardı iyiydi, basın için...)</p></div>
<p>Her ne kadar son 1.5-2 yıldır eski fanatikliğim mevcut olmasa da halen daha İzmir, Türkiye&#8217;de en sıkı savunduğum kent. Hele hele hiç sevmediğim İstanbul karşısında! Sevmem etmem, ama kıskandığım bir şey var, o da her bir kültür-sanat etkinliğinin İstanbul&#8217;da olması. Doğal olarak ülke genelindeki kültür-sanat yayınları ister istemez &#8220;İstanbul yerel yayını&#8221;na dönüşüyor. Buna tepki olarak yapılabilecek en iyi şey, kendi kentindeki etkinliklere sahip çıkmak. Sinemaya fazla ilgim olmasa da son 4 yıldır <a href="http://www.izmirkisafilm.org/festival11/" target="_blank">İzmir Kısa Film Festivali</a>&#8216;ne müsait oldukça gitmem, &#8220;neler varmış bu sene bakalım&#8221; diye sorgulamam bu sebepten. Özel ve duygusal sebepleri de var elbet, ama burası yeri değil :P</p>
<p>İlk olarak 2000 yılında gerçekleşen İzmir Kısa Film Festivali, bugüne geldiğinde on birinci sefer İzmirlinin karşısına çıktı. 3-7 Kasım arasında gerçekleşti. Son 5 yıldır festivalin 3 Kasım&#8217;da başlaması da artık gelenekselleşti. En uzun festival 12 gün ile 2, 3, 4 ve beşinci festival idi. En kısasıysa 3 güncük ile 2000&#8242;deki ilk festival&#8230; İlk 8 festivalin afişleri açılan yarışmalar sonucu belirlendi, son 3 seferdir festival ekibi hazırlıyor. Benim ilk defa katıldığım sekizinci festivalin afişi efsaneydi! Çıta o kadar yüksekteyken festivalle tanışmıştım ki, ondan sonraki hiçbir afiş o kadar etkileyici gelmedi :P İlk iki gidişimde festival Fransız Kültür Merkezi&#8217;nde gerçekleşiyordu. Son iki yıl ise Türk-Amerikan Derneği&#8217;nde gerçekleşti. Tamamen duygusal bir şekilde &#8220;Ah nerede o Fransız Kültür&#8217;deki festivaller&#8221; diyorum. Bahaneyle yan odada denk gelen sergiyi gezerdik, film aralarında yine yandaki, binaya içeriden bağlı Le Cigale adlı mekanda oturup çay kahve içerdik, erken gidilmişse kapıya asılan binbir etkinlik afişine bakar, gitmesek bile &#8220;neler oluyor?&#8221; diye nabız tutardık&#8230; Vay yaşlandık biz de!</p>
<div id="attachment_177" class="wp-caption alignright" style="width: 210px"><a href="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/11/2080592636_70d06bcdee_o.jpg" rel="lightbox[173]"><img class="size-medium wp-image-177" title="8. Festival Afişi" src="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/11/2080592636_70d06bcdee_o-200x281.jpg" alt="8. Festival Afişi" width="200" height="281" /></a><p class="wp-caption-text">8. Festival Afişi, sokaktan yırtıp evinde saklayanlar olmuştu!</p></div>
<p>Lafı uzattım ama söylemek istediğim bir şey daha var. Aslında sinemaya aşırı ilgi duysam (heavy metalden bile fazla!), iş-güç-okul falan baskı yapmasa (tam 5 Kasım günü sınavım vardı), ben de festivalin bütün seanslarına girsem, notlar alsam, ödül törenini kaçırmasam, bütün atölyelerine katılsam (partiye gitmesem de olur, yaşasın metal! \m/ ) ne kadar güzel olurdu. Festival coşkusunu doyasıya yaşardım. Ancak ne yazık ki sinema büyük bir ilgi alanım değil, mühendislik gibi alakasız bir bölümde okuyorum, basınsal bir görevim de yok, <strong>o yüzden 2 günde, sadece 4 tane seansa katılabildim</strong>. Gördüğüm kadarıyla izlenimlerimi mühim başlıklar altında sunarım:</p>
<p><strong>Not:</strong> Merak edenler filmleri Google&#8217;da araştırsın, belki internette yayınlananları olmuştur&#8230;</p>
<p><strong>Hah, Çıktı Yine Baykuş&#8230; (Belgeseller)</strong><br />
Benim bu festivalde 4 yıldır en çok sevdiğim kısım, kesinlikle belgesellerdir! Bittiği zaman &#8220;Ee ne oldu peki şimdi?&#8221; cümlesi eşliğinde takınılan şaşkın surat ifadeleri, senaristten başka kimsenin anlamadığı kurgusal kısa filmler şöyle bir kenara çekilsin; belgeseller mesajı doğrudan veriyor, görmüş geçirmişlik hanesine görünür şekilde katkıda bulunuyor. Hele belgeseldeki söyleşiler samimi bir ortamda yapılmışsa ve bizden birileriyse, bunları izlemenin keyfine diyecek yok!</p>
<p>Bugüne kadar festivalde izlediğim şu belgeseller unutulmaz: Göztepe-Karşıyaka çekişmesi (<strong>Körfezin Ayırdığı Biladerler</strong>), Mithatpaşa Caddesi&#8217;nde 1950&#8242;li yıllardan bugüne imar katliamına kurban giden güzelim Rum evleri ve o zamanlardan kalan levantenler (<strong>İzmir Deniz Çocukları</strong>), Boğaziçi Üniversitesi&#8217;nin Amerikan Futbolu takımı (<strong>Boğaziçi&#8217;nin Sultanları</strong>), İzmir&#8217;de yaşayan üç yabancının hayatlarından kesitler (<strong>35&#8242;te 3</strong>), bir köye muhtar olarak atanan bir kadın ve köylülerin bu duruma bakış açısı (<strong>Lady Muhtar</strong>)&#8230;</p>
<p>Bu yıl programı açtığımda ilk bakışta gözüme çarpan bir belgesel olmadığı için üzülmüştüm ama ışıklar kapanıp girdiğim ilk seans başladığında (Cumartesi 15.00), bizi hemen bir tane belgesel karşıladı! Şanslıydım çünkü programda yoktu aslında, önceki seanslardan buraya aktarılmış. Aykut Alp Ersoy&#8217;un hazırladığı, <strong>Urban Bugs</strong> adındaki belgeseldi bu. İstanbul&#8217;da duvarlara resim yapan, grafiti çizen gençleri anlatıyordu. Daha doğrusu gençler anlatıyordu. Tamamına yakını hiphop kültüründen, ama toplumun burun kıvırdığı bütün alt kültürleri temsil ediyordu (kimi yerlerde punk tadı bile aldım). İnsanların sokakları kirleten, gözlere tecavüz eden yüzlerce reklam panosundan rahatsız olmayıp, duvarlara resim yapan gençlere havlamasını sorguluyordu. Gençlerden birinin Turkcell reklamlarına geçirdiği sahne belgeselin zirve yaptığı anlardan biriydi. Öteki zirve ise kesinlikle, bir tanesinin &#8220;Size sokak sanatı nedir göstereyim!&#8221; dedikten sonra yaptığı hareketti! Yoo, hareket çekmedi ya da arkasını dönüp poposunu göstermedi. Protest kavramsal sanat diyelim biz buna&#8230;</p>
<p>Denk geldiğim bir başka belgesel ise <strong>Metruk</strong> idi. Aslında belgesel olup olmadığına başta karar veremedim, ancak festivalin gazetesinde tarzı &#8220;belgesel&#8221; olarak geçtiği için şimdi bu şekilde değerlendireceğim. Metruk, Orkide Ünsür&#8217;ün hazırladığı bir belgesel. 12 dakika, diyalogsuz, eski binaları gezen bir film. Sonlara doğru çalan müzik kutusu hariç arkaplan müziği yok, sokak sesleri geliyor. Aralarda ani efektler, görüntüyü negatifleştirmeler falan denenmiş, bence &#8220;belgesel&#8221; sıfatı düşünüldüğünde olmamış. Filmin açıklamasında bile duygusal bir metin kullanılmış, korku filmi havasına hiç gerek yoktu o yüzden. Hem piyano çalıp hem beste yapabilen biriyle tanışılmış olsa, görüntü kurgusundan sonra bu kişinin görüntülere göre hazırlayacağı müzikle 12 dakikaya eşlik edilse daha etkili olurdu bence. Naçizane önerimdir :)</p>
<p>İzlediğim 4 seansın en sonunda bir belgesel daha denk geldi, bu sefer Romanya yapımı&#8230; <strong>Nea Radu</strong> adlı belgeselde yerel ve geleneksel üflemeli çalgıların son temsilcilerinden biri hünerini sergiliyor, geçmiş günleri anlatıyor. Yer, Valea Lunga köyü, başrolde ise Radu Vasile var. Çocuklara bunların öğretilmesi lazım, yoksa dünyadaki çoğu yerel kültür gibi bu da tarihe karışacak. Tanıdık geldi, bütün dünya tek kültürlülüğe doğru gidiyor. N&#8217;içün? Seri üretimin maliyeti daha düşük olduğundan olsa gerek&#8230;</p>
<p>Unutuyordum, ekleyeyim. <strong>Kwa Heri Mandima</strong> adında İsviçre yapımı ilginç bir belgesel de vardı. Fransız bir baba, Hollandalı bir annenin çocuğu olarak Afrika&#8217;da büyümüş bir çocuğun Avrupa&#8217;ya taşınma anı üzerine ulusal ve kültürel farklılıkları anlatan bir belgeseldi. İlginçti çünkü anlatımın tamamına yakınına hareketli görüntüler değil, fotoğraflar eşlik ediyordu. Aralardan popüler kültür eleştirisi de aldık, bir de Afrikalı çocukların büyüyünce karşılaşacakları kaderlerini&#8230; Hani şu filmlerde gördüğümüz askeri çete gibi şeylerin şiddet olayları&#8230;</p>
<p><strong>Anaaaam, Katil! (korku filmleri)</strong><br />
Bu sene gözüme korku filmleri çok çarptı, önceki 3 festivalden sadece 2 dakikalık <strong>Causa</strong>&#8216;yı hatırlıyorum gözlerimi kısarak izlediğim. Bu sefer Kanada yapımı <strong>All Flowers in Time</strong> alttan gerilimi verip verip ani ve gerçeküstü öğelerle korkuyu basıyor. Dişsiz amca ve tekrarlanan sahneler de filmdeki korku unsurlarının bonusu. Can Evrenol&#8217;un çektiği <strong>To My Mother&amp;Father</strong> da bizi psikolojik korkutacak zannettirirken &#8220;sürpriz!&#8221; diyor, Cannibal Corpse&#8217;un eşlik edebileceği sahneler perdeye yansıyor. Kapat şunu kapat! Rüyalarıma girecek yine&#8230;</p>
<p>Elde iki gerilim filmi daha var ama bünyede üstteki ikisi kadar gerilime yol açmıyor. Kurgusu gergin diyelim&#8230; Amerikan yapımı 5 dakikalık <strong>Telefone</strong> adlı film ile Fransız yapımı 15 dakikalık <strong>Jour 0</strong> adlı film&#8230; İkisi de maksadını anlamadığım filmlerden oldu. Ama yapım kalitesi üst düzey. Özellikle Jour 0&#8242;ın.</p>
<p><strong>Nein Davut, Yok Ense Patlatmak! (Türk-Alman ekolü)</strong><br />
Dikkatimi bir şey çekti bu yıl: Almanca filmler. Bir kısmında Türk imzası da var tabi. 4 dakikalık <strong>Oma Rennt!</strong> sevimli ve acımasız nineleriyle kahkahalara boğdu. <strong>Zu Vermieten</strong>&#8216;de, huzurevine gitmeyi reddeden yaşlı ve yalnız bir kadının son haftalarında yalnızlığından kurtulmak için yaptığı kurnazlığı duygusal bir gülümsemeyle izledik. Ve izlediğim 4 seanstaki kurgular arasındaki en bomba film olan <strong>Seppi und Hias</strong>! Futbol hastası, 9 yaşında, biri Türk biri Alman iki çocuğun kültür ve din etrafında şekillenen eğlenceli hikayesi. Muazzam pastoral arkaplan, her şeyiyle &#8220;Türk&#8221; dayının karakteristik eşyaları, masum bir idealizmin simgesi çocuklar, &#8220;çocuklarının iyiliği için olsa da&#8221; totalitarizmi simgeleyen ebeveynler, dini çocuklara korku ile öğretmeye çalışmak, türlü afacanlıklar, alaturka ezgilerle bezeli Alman müzikleri&#8230; Bayer Münih de işin bonusu. Internet&#8217;te yayınlandıysa bulup izlenilmesi gerek!</p>
<p><strong>Tak! Belçika&#8230; Tak! İtalya&#8230; Tak! Rusya&#8230; (Diğerleri)</strong><br />
Diğer izlediğim filmler şunlardı, bazısına 1-2 cümleyle değineceğim: <strong>Aprilis Suskhi</strong> (Gürcistan), <strong>Berf </strong>(Türkiye), <strong>Bugün Yok</strong> (Türkiye), <strong>Diarchia </strong>(İtalya, Fransızca), <strong>Hayerida</strong> (İsrail), <strong>Kain </strong>(Belçika), <strong>Kindergeld </strong>(Türkiye), <strong>In Scale</strong> (Rusya, animasyon) ve <strong>Mukadderat</strong> (Türkiye).</p>
<p>Bu saydıklarımdan Aprilis Suskhi&#8217;yi ve In Scale&#8217;i çok beğendim. Bugün Yok da buna katılabilir, sonu daha huzurlu bitseydi kafadan koyardım :P <strong>Aprilis Suskhi</strong>&#8216;de Gürcistan&#8217;ı işgal eden Rus ordusundan bir askerin içinde uyanan insanlığı gösteriyor. Ondan sonra ordunun sıkıcı rutinine geri dönmek zorunda kalıyor tabi eşyalarını toplayıp. Aradaki birkaç insanlık dakikasının mutluluğu yetiyor filmin etkili olmasına. Festivalin esas ödülünü de o almış sanırım.</p>
<p><strong>Berf</strong>, festivalde her sene görmeye alıştığımız doğu kökenli ajitasyon filmlerden. Jüri özel ödülünü almış. Kökenine lafımız yok (aslında filme de lafım yok, tarzım değil sadece) ama bu insanların hayatında acıdan başka bir şey yok mudur? Bu insanlar kent hayatının kapris dolu rahatından bir anda yokluk dolu yerleşim birimlerine düşmemişler ki, hayatları sadece acıdan ibaret olsun. Küçük şeylerden çıkardıkları mutluluklar yok mu? Gurur duydukları kendilerine has meziyetleri yok mu? Sözüm aslında Doğu Anadolu ile ilgili bütün yapımlara. Kısa film, uzun metraj, televizyon dizisi, fark etmez&#8230; Bu konuda daha özgün, benzersiz, en önemlisi &#8220;duygu sömürüsü yapmama kaygılı&#8221; ve aynı zamanda bu kaygıyı taşırken cıvıtmayan (durduk yere espri katmayan) yapımlar görmeyi dilerim.</p>
<p><strong>Sevim Koş Kavga Var!</strong><br />
Koca festivalde oldukça az bir bölüme teşrif ettik ama en reytingli bölümlerden biri de bize denk geldi. Festivale katılım o kadar yüksekti ki, ayakta kalanlar oldu. Yer ayarlamak için sahneden koltuklara bakan başkan Kayhan Kırmızıgül&#8217;e biri itiraz etti (üslubu nasıldı bilmem), Kırmızıgül de &#8220;O zaman gelme, başka festivale git&#8221; tarzında bir şey bağırdı. &#8220;Aha kavga çıktı!&#8221; diye salondaki gürültü kesildi. Ardından seyirciyle Kırmızıgül arasında bir tartışma başladı. Seyirci Kırmızıgül&#8217;ün üslubuna çattı, alkışı topladı. Ardından Kırmızıgül kırgın bir konuşma yapıp sahneden indi, yine alkışlar&#8230; Pazar günü seyirci sayısında gözle görülür bir düşüş vardı. Umarım bu olay festivalin seneye devam etmesine engel olmaz.</p>
<p>Ama ne olursa olsun bir organizasyonun yöneticisi katılımcılara karşı en azından onca insanın önünde misafirperver davranmak zorundadır. Arada geçen konuşmayı bilmiyorum, belki de haklıydı Kırmızıgül, ama bu şekilde haksız konuma düştü. İyi niyetten şüphem yok, 11 seferdir İzmirlilere bedavaya festival sunuyorlar. Fakat halkla ilişkiler önemli işte&#8230;</p>
<p><strong>Elini Kolunu Fazla Oynatma Komşum</strong><br />
Yazı yine çok uzadı, buraya kadar okuyan kaç kişi kalıyor bilmiyorum. Bir festivali daha geride bıraktık. İzmir&#8217;in &#8220;ses getiren organizasyon&#8221; kıtlığına geri döndük. Festival ekibine hem Türkiye&#8217;de İzmir&#8217;in ismini duyurdukları, hem de İzmirlilere değerli bir etkinlik sundukları için bol miktarda teşekkür ederim. Sarf edilen çabanın haddi hesabı yoktur eminim, ama gelecek yıl biraz daha güler yüzlü olmaya uğraşılsın. Sponsorların çapı büyütülsün, (Alsancak&#8217;ta varsa) daha büyük mekanlar ayarlanabilsin, biraz da internet daha verimli kullanılsın. Ha bir de seans aralarında Tuna ve Şükrü&#8217;yü daha fazla görelim, eskisi gibi seansla ilgili konuşmalar yapsınlar :) Benim kendi halinde bir festival ziyaretçisi olarak isteklerim ve temennilerim bunlar&#8230; Seneye görüşmek üzere.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://blog.alperdemirci.com/11-izmir-kisa-film-festivali-izlenimleri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>21. Efes Pilsen Blues Festivali İzlenimleri</title>
		<link>http://blog.alperdemirci.com/21-efes-pilsen-blues-festivali-izlenimleri/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=21-efes-pilsen-blues-festivali-izlenimleri</link>
		<comments>http://blog.alperdemirci.com/21-efes-pilsen-blues-festivali-izlenimleri/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 02 Nov 2010 12:06:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Alper</dc:creator>
				<category><![CDATA[Olay-Durum]]></category>
		<category><![CDATA[anı]]></category>
		<category><![CDATA[blues]]></category>
		<category><![CDATA[efes pilsen]]></category>
		<category><![CDATA[festival]]></category>
		<category><![CDATA[izmir]]></category>
		<category><![CDATA[müzik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://blog.alperdemirci.com/?p=163</guid>
		<description><![CDATA[Memlekette meşhur olmayanın gelenekselleşmesi oldukça nadir görüldüğü için 1990&#8242;dan beri süregelen Efes Pilsen Blues Festivali mühimdir benim gözümde. İlginçtir, o gece salona gelen kişilerin ezici bir çoğunluğunun önceden hiç tanımadığı müzisyenlere rağmen, oldukça güzel bir katılımla gerçekleşir festival her yıl. En azından İzmir ayakları öyle, diğerlerini görmedim ki! Malum, az evvel bahsettiğim ezici çoğunluğun içerisinde [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_165" class="wp-caption alignright" style="width: 210px"><a href="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/11/61784_150296945005076_136604559707648_285922_6341794_n.jpg" rel="lightbox[163]"><img class="size-medium wp-image-165" title="21. Efes Pilsen Blues Festivali Afişi" src="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/11/61784_150296945005076_136604559707648_285922_6341794_n-200x138.jpg" alt="21. Efes Pilsen Blues Festivali Afişi" width="200" height="138" /></a><p class="wp-caption-text">Festival Afişi</p></div>
<p>Memlekette meşhur olmayanın gelenekselleşmesi oldukça nadir görüldüğü için 1990&#8242;dan beri süregelen Efes Pilsen Blues Festivali mühimdir benim gözümde. İlginçtir, o gece salona gelen kişilerin ezici bir çoğunluğunun önceden hiç tanımadığı müzisyenlere rağmen, oldukça güzel bir katılımla gerçekleşir festival her yıl. En azından İzmir ayakları öyle, diğerlerini görmedim ki!</p>
<p>Malum, az evvel bahsettiğim ezici çoğunluğun içerisinde bulunduğumdan ötürü, konser izlenimlerinden bahsederken bir yandan sahne alan sanatçıların kısaca yaşam hikayelerine değinmeden edemeyeceğim. Bahaneyle ben de öğrenmiş olayım. Yok, basın bülteninden kopyala yapıştır yapmayacağım! (şimdi baktım, basın bülteni de sanırım sanatçıların sitelerindeki biyografilerinden &#8220;doğrudan çevirili arak&#8221;mış)</p>
<p><strong>Not:</strong> Fotoğrafların çoğunu <a href="http://www.facebook.com/efesblues">Facebook</a> sayfasından aldım, fotoğraf sahiplerinden &#8220;kullanma izin vermiyorum&#8221; diyenler olursa benimle iletişime geçsin, kaldırayım.</p>
<div id="attachment_167" class="wp-caption alignright" style="width: 210px"><a href="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/11/66940_1532431665078_1063365747_31386790_1435360_n.jpg" rel="lightbox[163]"><img class="size-medium wp-image-167" title="Samuel James" src="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/11/66940_1532431665078_1063365747_31386790_1435360_n-200x133.jpg" alt="Samuel James" width="200" height="133" /></a><p class="wp-caption-text">Samuel James sahnede...</p></div>
<p><strong>Samuel James</strong><br />
Festivalin henüz 20&#8242;li yaşlarındaki genç bluescusu&#8230; Kanadalıymış, ama ABD&#8217;nin en kuzeybatısındaki Maine eyaletinde doğmuş. Şu aralar da orada yaşıyormuş. 1890&#8242;da doğan dedesi dönemin blues müziğini icra etmek üzere gitar çalmış. Babasıysa piyano ve trombon&#8230; Böyle bir arkaplan sayesinde müziğe de küçük yaşlarda başlama şansı bulmuş elbet James. 12&#8242;sinde ülkesinin kuzeydoğusunu kapsayan ilk turnesine çıkmış. Henüz genç yaşta annesini kaybetmiş, bir süre besleme evinde kalmak durumunda bulunmuş. 17&#8242;sinde ise babasıyla tekrar bir araya gelmiş.</p>
<p>Bir kadın kalbini kırdığında onun peşinden gitmek için mi, yoksa efkarından kendini yollara vurduğundan mıdır bilinmez, İrlanda&#8217;ya uçmuş. Oraların havası farklı tabi, bulutlu ve yağmurlu&#8230; İşte Samuel James&#8217;in müzikal yönünü çizecek ortam! Ancak evdeki hesap çarşıya uymadığı için İrlanda&#8217;da parasız kalmış ve dönüş parasını biriktirmek üzere oradaki sokak çalgıcılarından mızıka çalmayı öğrenmiş. Sokaklarda çala çala parayı biriktirip nihayet soluğu evde almayı başarmış.</p>
<p>Samuel James&#8217;in şu ana kadar iki tane albümü yayınlandı: 2008 yılında Songs Famed for Sorrow and Joy ile, 2009 yılında yayınlanan For Rosa, Maeve and Noreen&#8230; Böyle bir müzikal geçmiş ile birlikte Samuel James, Efes Pilsen Blues Festivali&#8217;nin yirmi birincisi süresince günün açılış ismi olarak yerini aldı. Festivalin önceki açılış sanatçılarında olduğu gibi, bu sefer de sahnede tek kişi yerini aldı. Eski usul, katıksız blues, sonraki konserlere göre daha az sayıda olan seyircilerle buluştu. Zaten bu festivalde ilk çıkan müzisyenler, bir nevi blues indikatörüdür. Festivale gerçekten blues için gelenle, sadece &#8220;bu akşam da eğlenelim biraz&#8221; düşüncesiyle gelenleri ayıklar. Ancak bu sefer James&#8217;in konserine olan katılım, önceki yıllara göre daha yoğun göründü gözüme. Sevindirici bir gelişme. James de şarkı aralarında öğrendiği Türkçe kelimeleri sıraladı, halimizi hatrımızı sordu. Bir ara sıcak bastı, üzerindekini çıkarıp atletiyle gitarını çalmaya devam etti. Konser boyunca oturduğu içün, kendisini arkalardan izlemek bir miktar zor oldu.</p>
<div id="attachment_166" class="wp-caption alignright" style="width: 210px"><a href="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/11/74299_160728980628539_136604559707648_341159_2937402_n.jpg" rel="lightbox[163]"><img class="size-medium wp-image-166" title="Mitch Woods" src="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/11/74299_160728980628539_136604559707648_341159_2937402_n-200x133.jpg" alt="Mitch Woods" width="200" height="133" /></a><p class="wp-caption-text">Mitch Woods seni çağırıyor!</p></div>
<p><strong>Mitch Woods &amp; The Rocket 88s</strong><br />
Verilen aranın ardından sıra boogie woogie yapmaya gelmişti. Bun&#8217;çün sahneye 59 yaşındaki Mitch Woods ile beraberinde Rocket 88s adındaki grubu çıktı. Normalde caz ve klasik müzik eğitimi almasına karşın, 1970&#8242;lerin başlarında New York&#8217;tan San Francisco&#8217;ya göç edince eğilimi blues tarzına doğru kaymaya başladı. 1980 yılında The Rocket 88s grubunu kurdu, ilk albümleri 1984 yılında geldi. Bugüne kadar toplam 9 tane albüm çıkardılar, en son bu yıl çıkan Gumbo Blues dahil olmak üzere.</p>
<p>Woods piyanonun başında, vokalleri üstleniyor. Bugüne kadar gittiğim hiçbir Blues Festivali&#8217;nde rastlamadığım bir görüntüydü, ilginç geldi. Ama güzeldi de performans. Fevkalade hoşsohbet, keyifli bir adama benziyor. Basın görevlisi olup içeri sızıp grupla sohbet etmek isterdim doğrusu. Rock&#8217;n rolla hayat veren tarzı icra ederek seyirciyi bol bol eğlendirdiler. Sonlara doğru Woods sahneden indi, grup çalmaya devam etti. Sonra gitarist, saksafoncu ve basçı da indi diye hatırlıyorum. Davul solosunun ardından geri geldiler ve festivalin denk geldiği 29 Ekim&#8217;e özel bir jest yaparak tanıdık bir şey çalmaya başladı. Herkesin suratını şaşkın bir gülümseme etkisi altına aldı, ardından gitarist mikrofona yaklaştı ve ağzından şu sözler çıktı: Lambaya püf de! Hoh deme püf de!</p>
<p>Şaşkın gülümseme coşkuya dönüştü, coşkunun zirve yaptığı an ise Woods&#8217;un sahneye elinde Türk bayrağı ile geri dönmesi oldu. Sahneye konserin olduğu ülkenin bayrağıyla çıkmak klişeleşmiş bir sahne şovu olsa da, hem yerel bir şarkının çalınıp, hem de Cumhuriyet Bayramına denk gelen bir günde üzerine bayrakla çıkılması, salondaki coşkunun klişe falan dinlememesini sağladı. Kısa bir süre daha konser devam ettikten sonra Mitch Woods ve The Rocket 88s&#8217;i alkışlar eşliğinde sahneden uğurladık, zihnimize ise bu jest anı uzun yıllar çıkmayacak şekilde kazındı. Bu arada Mitch Woods festival süresince ufak bir blog yazıyor, İngilizce bilenler kaçırmasın: <a href="http://blueswithoutborders.blogspot.com/" target="_blank">http://blueswithoutborders.blogspot.com/</a></p>
<div id="attachment_168" class="wp-caption alignright" style="width: 210px"><a href="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/11/75062_452469872857_689752857_5584904_5957504_n.jpg" rel="lightbox[163]"><img class="size-medium wp-image-168" title="Kenny Neal" src="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/11/75062_452469872857_689752857_5584904_5957504_n-200x133.jpg" alt="Kenny Neal" width="200" height="133" /></a><p class="wp-caption-text">Kenny Neal sahnede, gitara dikkat!</p></div>
<p><strong>Kenny Neal</strong><br />
Roketler sahneden indikten sonra, kalabalığın mola için dağılmasını da fırsat bilerek, &#8220;hayat önlerdedir!&#8221; diyerek en ön sıralara kadar geldik. Önümüzde sadece bir adet sıra vardı. Sönük ışıklar altında grup üyeleri, bizzat kendileri gelip ses kontrollerini yaptılar konserden önce. Hemen önden onları izlerken aklım <a href="http://blog.alperdemirci.com/unirock-2010-guncesi/" target="_blank">Unirock</a>&#8216;a gitti, orada metal grupları bile başkasına yaptırıyordu bu kontrolleri. Ortamdaki amatör ruhtan ötürü duygulandım, beklemeye devam ettim.</p>
<p>Kenny Neal 1957 doğumlu, ancak çok daha genç gösteriyor kesinlikle. Hatta ben 30&#8242;lu yaşlarında zannediyordum. Müzikle iç içe, kalabalık bir aileden geliyor. Babası döneminin ünlü blues müzisyenleriyle çalışmış mızıkacı Raful Neal. New Orleans&#8217;da yaşıyor Neal ailesi. Sürekli &#8220;aile&#8221; kelimesini kullanmam boşa değil, Neal&#8217;ın grubunun bir kısmını da aile üyeleri oluşturuyor: Bir kardeşi klavye çalıyor, bir kardeşi bas gitarda. Öbür klavyede yeğen var. Aile bu kadarla kalmıyor, daha çok kardeşi var, tamamına da yakını müzisyen, ancak bazılarını yakın zamanda kaybetmiş ne yazık ki. Kenny Neal&#8217;ın <a href="http://www.kennyneal.net/" target="_blank">internet sitesinde</a> detaylara ulaşabilirsiniz. Stüdyo-canlı demeden bol bol da albüm çıkarmış, araştırın!</p>
<div id="attachment_170" class="wp-caption alignright" style="width: 110px"><a href="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/11/l_dc022ab0353351ed0662fa78cbd654b2.jpg" rel="lightbox[163]"><img class="size-thumbnail wp-image-170" title="Tyree Neal" src="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/11/l_dc022ab0353351ed0662fa78cbd654b2-100x149.jpg" alt="Tyree Neal" width="100" height="149" /></a><p class="wp-caption-text">Gitar şovunu yapan yeğen. Tellere dikkat!</p></div>
<p>Ve şimdi dönelim konsere&#8230; Grupta iki klavye, bir saksafon, bir trompet, bir bas, bir davul ve bir Kenny Neal (gitar+vokal) var. Ne yalan söyleyeyim, konser boyunca gözlerim en çok, Neal&#8217;ın antika gitarındaydı. Eskimiş ahşap, kahverengi renkte, iki adet dümdüz manyetik, hayranlık uyandırıcı bir gitar! Ondan sonra dikkatimi çeken, klavyecilerdi! Bir şarkının sonrasında Neal gruptaki aile üyelerini takdim etti, Neal&#8217;a hiç benzemeyen klavyecilerin akraba olduklarını duyunca dumura uğradım! Onlar da bizleri altın kaplama parlak dişleriyle selamladılar. Ardından kızını (Syreeta Neal) sahneye çağırdı, kızı eline klasik gitarı alarak bir bölümü üstlendi sahnede. Ardından sağdaki daha ufak olan klavyeci, Fender gitarı alıp adeta şov yaptı! Jimi Hendrix usulü, gitarı solakmış gibi ters tutarak çaldı, teller de tersti tabi doğal olarak. Konserde kesinlikle en çok eğlendiğim bölümdü bu. Ardından Kenny Neal sahneye geri döndü ve konser başlangıçtaki normal seyrinde devam etti. Ara sıra mızıka ve adını bilmediğim ilginç çalgıyla da performanslar sergiledi (oturup dizlerinin üzerine koyuyor çalgıyı, sonra kah gitar gibi, kah bizdeki kanun gibi çalıyor. Acaba nedir nedir?). Konserin sonlarına doğru tüm elemanlara sırayla solo bölüm ayırdı, ondan sonra ise noktayı koydular. Seyirci hemen dağılmaya başladı, dolayısıyla bis falan da olmadı.</p>
<p><strong>İğne Batırma Faslı</strong><br />
Birincisi, en önemlisinden başlayayım, içerideki fiyatlar. Evet, orası mahrumiyet bölgesi ve fiyatlar elbet zamlanacaktır. Ama bir bardak suyun 5 TL&#8217;ye satılmasını yüzleri kızarmadan bana nasıl açıklayabilirler? Muhtemelen Hilton&#8217;un fiyatlandırmasıdır bu. O zaman İzmir Hilton&#8217;dan biri gelip yüzü kızarmadan anlatmaya çalışsın. İnsanın en temel ihtiyacı üzerinden bu kadar para sömürülür mü? Şahsen ben içeriden hiçbir alışveriş yapmadım protesto etmek amacıyla. Hitap ettiğim etkili bir kitle olsa &#8220;Bilet alın, içeride yiyecek-içecek almayın&#8221; diye eylem başlatacaktım ama işte, suyun geçen sene 5 liraya satılmış olmasına inanamadığımdan ötürü, emin olamadım. En azından öbür temel ihtiyaç olan tuvalet bedava.</p>
<p>İkincisi, öğrenci biletleri. Bu festivaldeki öğrenci bileti uygulamasını ben anlamıyorum. Sınırlı sayıda satışa çıkarıyorlar ve hemen bitiveriyor. Öğrenci olduğumuz halde tam bilet almak zorunda kalıyoruz. O biletler nedense daha ilk günlerden bitiveriyor ama tam biletler kapıda bile satılabiliyor! Çok mu zor, kota ayırmayıp öğrenciye öğrenci, tama tam bilet basmak?</p>
<p>Üçüncüsü, organizasyonun ilgisi. Önceki yıllar Adobe Flash ile hazırlanmış güzel ve kullanışlı sitelere sahip olurdu festival. Bu yılsa <a href="http://www.facebook.com/efesblues" target="_blank">Facebook sayfasıyla</a> yetinilmiş. Hiç yakıştıramadım. Tabi festivalle ilgili edinilebilecek bilgi de azalmış oldu. Önceleri site üzerinden festivaldeki sanatçıların bazı şarkılarını dinleyebiliyorduk mesela.</p>
<p>Bunların dışında gözüme çarpan, eleştirecek bir şey olmadı. Gelelim hatıra maksatlı hediyelere! İlk gittiğim 17. festivalden beri her geçen yıl çıkışta verilen hediyelerde bir düşüş gözlemliyordum (sırasıyla; üflenebilir ufak <strong>mızıka</strong>, <strong>metal </strong>gitar anahtarlık, <strong>plastik </strong>gitar anahtarlık (hem de halkasız!), Efes Pilsen ve festival yöneticilerinin yıkama yağlama dolu röportajlarından oluşan <strong>gazete</strong>). Bütçedendir, olabilir, normaldir&#8230; Bu yıl çıkışta son iki yıldan daha güzel bir hediye verdiler, pantolona takılabilen metal gitar anahtarlık ve ona bağlı bir pena.</p>
<p>Bu şekilde bir Blues Festivali&#8217;ni daha atlattık. Seneye hangi kentten festivale katılacağım bilinmemekle beraber, uzun zamandır içimde olan bir isteği de burada dile getirmek istiyorum: Bir sonraki festivalde lütfen ama lütfen Asım Can Gündüz de olsun!</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://blog.alperdemirci.com/21-efes-pilsen-blues-festivali-izlenimleri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>The Prisoner</title>
		<link>http://blog.alperdemirci.com/the-prisoner/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=the-prisoner</link>
		<comments>http://blog.alperdemirci.com/the-prisoner/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 20 Jan 2010 10:50:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Adnan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Olay-Durum]]></category>
		<category><![CDATA[çarpıcı]]></category>
		<category><![CDATA[dizi]]></category>
		<category><![CDATA[özgürlük]]></category>
		<category><![CDATA[televizyon]]></category>
		<category><![CDATA[the prisoner]]></category>
		<category><![CDATA[totalitarizm]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://blog.alperdemirci.com/?p=31</guid>
		<description><![CDATA[Tam da Cehenneme Övgü&#8216;yü okuyup ne kadar özgür olduğumuz hakkında saksıyı çalıştırmaya başladığım bir dönemde, televizyonda yeni bir dizi reklamı gördüm. Daha o zamanlar adını bile adam gibi hatırlayamadığım bu diziden aklımda kalan şey, &#8220;özgür olduğunu mu sanıyorsun?&#8221; sloganıydı. Sadece o reklamdan aklımda kalanlar, normalde neredeyse hiç dizi izlemeyen şahsıma &#8220;hmm bu dizi ilgini çekecek [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_56" class="wp-caption alignright" style="width: 209px"><a href="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/01/amc-the-prisoner-comic-con-six.jpg" rel="lightbox[31]"><img class="size-medium wp-image-56" title="6'lı The Prisoner Afişi" src="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/01/amc-the-prisoner-comic-con-six-199x295.jpg" alt="6'lı The Prisoner Afişi" width="199" height="295" /></a><p class="wp-caption-text">Resist - Karşı Koy</p></div>
<p>Tam da <a href="http://blog.alperdemirci.com/cehenneme-ovgu/" target="_blank">Cehenneme Övgü</a>&#8216;yü okuyup ne kadar özgür olduğumuz hakkında saksıyı çalıştırmaya başladığım bir dönemde, televizyonda yeni bir dizi reklamı gördüm. Daha o zamanlar adını bile adam gibi hatırlayamadığım bu diziden aklımda kalan şey, &#8220;özgür olduğunu mu sanıyorsun?&#8221; sloganıydı. Sadece o reklamdan aklımda kalanlar, normalde neredeyse hiç dizi izlemeyen şahsıma &#8220;hmm bu dizi ilgini çekecek gibi ne dersin?&#8221; diyordu. O zamanlar bilgisayarım da arızada zaten, başka şeylere vakit ayırabiliyorum, o zaman başlayalım bakalım dedim.</p>
<p>Sonradan nihayet dizinin adını öğrenebildim, ama o slogan ve isim dışında başka bir şey daha öğrenmeden (bir de 6 bölümlük olduğunu biliyordum) ilk bölümün başına oturdum. Saat 23:00 olduğunda dizi bitmiş, diğer kanalları zaplamaya başlamıştım, ama daha ilk bölümden hayata bakışım değişmiş, binbir düşünce zihnimde uçuşmaya başlamıştı. Dizi şu anda CNBC-e&#8217;de bitmiş durumda, kaçıranlar ya kanalın 6 bölüm peşpeşe maraton yapmasını bekleyecek, ya da internete başvuracak. Bu yazıda bir miktar dizi hakkındaki fikirlerimi söyleyip, bir miktar da 6 hafta boyunca beni düşüncelere sevk eden bu dizinin bende oluşturduğu düşünceler üzerine yazacağım. Yani dizi incelemesinden ziyade deneme gibi bir şey olacak ama, yine de dizi hakkında keyif kaçıracak bilgi edinmek konusunda takıntılı olanlar bu yazıyı okumayabilir. Bu kişilere takıntılarından kurtulup öyle gelmelerini salık veriyorum :P</p>
<p>The Prisoner, normalde 1967 yılında çekilmiş 17 bölümlük bir dizi. Bizim izlediğimiz ise geçen yıl çekilen yeniden çevrimi. Orijinali 17 bölümken, yenisi 6 bölüm sürmüş. Konunun işlenişinde arada oldukça farklar varmış. Hatta neredeyse Köy ve 2-6 çekişmesi haricinde birçok şey farklıymış okuduklarıma göre. Henüz orijinal seriyi izlemediğim için -miş&#8217;li cümleler kuruyorum, bir gün denk gelince onu da izlemek gerekli.</p>
<p>Konumuz, günlük hayatta güvenlik kameralarından insanları izleyip sosyal analizler yapan Summakor adlı bir şirkette çalışan Michael&#8217;ın istifa etmesiyle başlıyor. Ardından gözünü nasıl geldiğini hiç bilmeden çölün ortasında açıyor. Uzaklarda eli silahlı güvenlik birimlerinin, yaşlı bir adamı kovaladığını görüyor, onu kurtarıp mağaraya çekiyor. İlk aldığı tiyo, &#8220;554&#8242;ü bul&#8221; oluyor. Hepimiz ekran başında bir adres, bir dolap numarası ya da olmadık bir şifreli mesaj (bak hala Prison Break paranoyası etkisini gösteriyor!) zannediyoruz. Ardından Michael, çölün ortasında bir yerleşim birimini keşfediyor. Çölün ortasındaki tek yerleşim birimi olduğunu ve oraya kısılıp kaldığını keşfetmesi de uzun sürmüyor. Bunu öğrendikten sonra buradan kaçmak için elinden gelen her şeyi yapmaya başlıyor. Dizinin konusu kabaca bu şekilde. Bilinmeyenlerle dolu, gizemli bir hikaye. Sadece bu kadarı da değil, 6 bölümde gördüğümüz her olay, her kişi ve her nesne, günlük hayattaki modern yaşamımıza eleştirel bir gönderme potansiyeline sahip. Bir kısmını izlerken fark edebiliyoruz, ancak geri kalanlar için ya tekrar tekrar izlemek, ya da bu konuda okuma ve araştırma yapmak lazım. Dizideki göndermeler, tanışma mahiyetiyle olsa gerek, daha çok ilk iki bölümde gözümüze çarpıyor. Daha sonra dizi yavaş yavaş kendi hikayesine dönüyor, açıkçası biraz içine kapanmış oluyor. Ama yine de günlük hayatla bağlantılar kurmamızı engellemiyor. Sadece daha az bağ yakalayabiliyoruz.</p>
<p>Ben kendi gözlemlerimden bir miktar bahsedebilmek için, dizinin geçtiği ortamı anlatayım. Issız bucaksız bir çölün ortasında bir vaha gibi duran bir Köy var. Köyün ismi yok, sadece Köy işte. Her zaman güneşli, binalar yüksek değil. İnsanlar müstakil evlerinde kalıyorlar, hiçbir şeyi sorgulamadan mutlu mesut günlerini geçiriyorlar. Hiçbirinin adı yok, numaralandırılmışlar, numaralarıyla çağırılıyorlar. Bu şekilde barış ve mutluluk içinde yaşıyorlar. Ancak öyle yaşamaları istendiği için öyle yaşıyorlar. Duyarsızlar, kolay güdülmeye müsaitler. En sevdikleri televizyon programı, Wonkers adındaki pembe dizi (hmm hayret bunun bir adı varmış). O başladığında bütün aile transa geçmişçesine ekran başına kilitleniyorlar. Domuz burada evcil bir hayvan. Nefesinin atmosferi düzenleyip anormallikleri giderdiği üst yönetimce duyuruluyor, hiçkimse bunun nasıl olduğunu sorgulamayıp hemen bir tane evcil domuz ediniyor (benzetmelere sonra geçecektim ama, bu bizdeki salgın haberleri, &#8220;şu gıdalar kötü şartlarda yapılıyormuş sakın yemeyin&#8221; tarzı duyuruları anımsattı bana). Köyün bir yöneticisi var, numarası 2. Yatalak (!) bir karısı ve depresif bir oğlu var. Halk ona sonsuz saygı gösteriyor. Bir bölümde 2, otobüse bindiğinde içerideki herkesin ayağa kalkması bizim bugün politikacılara (hangi ülkeden olursa olsun) gösterdiğimiz zorlama saygıya benziyor. Tek fark, belki de o insanların saygı gösterip göstermemeyi sorgulamaması.</p>
<p>Köyde bütün güç 2&#8242;nin elinde. Göz boyayıp susturmaya yönelik totaliter bir rejim mevcut. Sonu -izm ile biten yönetim biçimi terimlerine pek hakim değilim ama, hani şu herkesin eşit mevkiye, eşit malvarlığına sahip olduğu tarzda bir yönetim biçimine gönderme yapılıyor olabilir. İnsanların bireysellikleri ellerinden alınmış, sadece sürünün sıradan bir parçası olmuş. &#8220;Neler oluyor burada yahu?&#8221; diye sorguladıklarını belli ettiklerinde er ya da geç başlarına kötü bir şey geliyor. Eğer bu olay kişisel düzeyde kalırsa kara kaplı bir minibüs gelip apar topar götürülüyorlar. Buna &#8220;tedaviye götürmek&#8221; diyorlar. Birden fazla kişiyi etkileyecekse eğer, bu durum Köy&#8217;de yönetim tarafından uygulanan terörist saldırılara kadar varıyor. Amaç insanların olan biteni sorgulamaktan korkması, sindirilmesi. Tanıdık geliyor değil mi? Köy&#8217;deki yönetim, kamera olsun olmasın her an her şeyi izleyebiliyor (bölümlerden birinde gördüğüm kadarıyla). Köy&#8217;de gerçekleşen olayları, insanları manipüle etme yeteneğine sahip ve gerektiği zaman bunları kullanmaktan çekinmiyor. Wonkers adlı dizi, televizyonların kitleleri nasıl başka şeylerle oyaladığını gösteriyor. Bizdeki sabah programları, saçma sapan, insanlara düşünme fırsatı tanımayan diziler, pop müzik, magazin programları&#8230; Hepsi halkın olan biten hakkında yorum yapmaması ve cahil bırakılması için.</p>
<div id="attachment_58" class="wp-caption alignleft" style="width: 209px"><a href="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/01/amc-the-prisoner-comic-con-two.jpg" rel="lightbox[31]"><img class="size-medium wp-image-58" title="2'li The Prisoner Afişi" src="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/01/amc-the-prisoner-comic-con-two-199x295.jpg" alt="2'li The Prisoner Afişi" width="199" height="295" /></a><p class="wp-caption-text">Obey - İtaat Et</p></div>
<p>Köy&#8217;deki bütün insanlar &#8220;sürü&#8221; kavramını gösterirken, &#8220;sürüden ayrılmaya çalışan&#8221; sıfatınıysa Michael, yani oradaki numarasıyla 6 temsil ediyor. İnsanları harekete geçirmek istiyor, kaçmak istiyor, ancak 2 engeliyle karşılaşıyor. 2, 6&#8242;yı buradan başka bir yer olmadığına ikna etmek için türlü yöntemlere, manipülasyonlara başvuruyor. Aile, aşk ve ölüm gibi, yaşadığının gerçek olabileceğini hissettireceği duyguları yaşamaya zorluyor.</p>
<p>Diziyi izlediğimden beri, Köy&#8217;ü yaşadığım ülkeyle değil de, daha geniş düşünüp Dünya ile kıyasladım. Burada karşılık olarak Köy, Dünya oldu. Çöl ise etrafımızdaki sonsuz uzay boşluğu. Dizide sürekli &#8220;Köy&#8217;ün dışına çıkmayın, güvenli değil&#8221; diyerek insanları içeride tutmaya çalışıyorlar ya, oradaki gibi, uzayın derinliklerine gittikçe geri gelme ihtimali azalıyor. İnsan aklını kaçırıyor, halisünasyonlar görmeye başlıyor, korkularını temsil eden dev bir beyaz balon tepesine iniyor. Burada 2&#8242;nin karşılığı belki içimizden biri değil, ama düşününce, kendisiyle konuşamasak da insanlar üzerinde benzer bir etkiye sahip olduğunu söylemek mümkün. Çoğumuz inanıyoruz, derinden saygı duyuyoruz. İnanmayanlar belki 6&#8242;nın Köy&#8217;den kaçmaya çalışması gibi Dünya&#8217;dan kaçmaya çalışmıyor ama, diğer davranışları 6&#8242;nın davranışlarına benzeyebiliyor. Bu benzetmeleri yapmak marifet değil, bundan daha önemlisi, zihni sorgulamaya biraz olsun açık olan insanları beyin cimnastiği yaptırmaya, &#8220;biz niye yaşıyoruz?&#8221; sorusuna cevaplar düşünmeye sevk ediyor The Prisoner. En azından diziyi izledikten sonra benim kafamda bu konuda nice sorular, nice düşünceler dolaşmaya başladı. &#8220;Doğmadan önce neredeydik?&#8221;, &#8220;Ölünce nereye gideceğiz?&#8221;, &#8220;Öldüğümüz zaman nasıl hissedeceğiz?&#8221;, &#8220;Bize anlatılanlar doğruysa öldükten sonra kıyameti beklerken süre nasıl, nerede geçecek? Yalnız mı olacağız? Yoksa yıllardır bekleyen, tarihteki insanları da görebilecek miyiz?&#8221; gibi sorular zihnimi kurcaladı. Kıyametten sonra yargılanıp geçici veya sonsuz bir süre cehennemde, diğerleriyse sonsuza kadar cennette kalacak dendi, peki hiç iniş çıkış olmadan sonsuza kadar mutlu olacağız ya da acı çekeceğiz, bu hep tekdüze olmayacak mı? Sıkıcı değil mi? Eğer öyleyse burada yaşadığımız hayatın değerini bilmek gerek.</p>
<p>Sorduğum sorulara cevap bulmak hiç kolay değil. Sürekli sorgulayan biri için bize küçükken öğretilen bilgiler yeterli değil. Sordukça bir cevap bulamıyoruz ve doğumdan öncesi, ölümden sonrası yokmuş gibi geliyor. &#8220;Olamaz&#8221; deyip biraz daha deşiyoruz, ama gittikçe daha derin konulara giriyoruz. İnsan zihninin kaldıramayacağı türden. Beyin ağırlaşmaya başlıyor, gözler de kararmaya. Derin şeyleri düşündükçe, karıştırdıkça bayılacak gibi oluyoruz. Belki bu da bizim burnumuzu sokmamamız için alınmış bir önlemdir. Bayılmamak için günlük hayata dönüyoruz. Günlük hayattaki işlerimizle oyalanıp mutlu olmaya çalışmaya devam ediyoruz. Ardından akıl sağlığımız önem kazanıyor, aklımızı kaçırmamak için &#8220;en iyisi bekleyip görmek, sonunda ya ödül varsa? Onun için hayatımızı dolu dolu yaşayalım&#8221; diyoruz. İşimize dönüyoruz.</p>
<p>Böyle bayılana kadar düşündükten sonra (düşünürken tuvaletteydim, baygın bulunmak isteyeceğim en son yer tuvalet olsa gerek, ondan zorlamayıp hemen kendime geldim) vardığım tek net cevap, (burada dizinin sonunu söylemiş gibi olabilirim, takıntıya rağmen bu yazıyı okuduysanız aman dikkat) ki dizide de bu anafikrin verildiğine inanıyorum, Dünya üzerindeki en iktidar sahibi, en zengin insanlar dahil hiçbirimiz, özgür değiliz. Özgürlük, bu dünyada kelime anlamı tam karşılanacak şekilde uygulanamayan nadir şeylerden biri (bir başkasına da &#8220;mükemmellik&#8221; diyoruz). Hayatımızın öncesini ve sonrasını bilmiyorum ama hiçbirimizin ne hayatımızda, ne de öncesi-sonrasında tam anlamıyla özgür olmadığımızı biliyorum. Hapisten çıkınca, askerlikten terhis olunca, okuldan mezun olduğumuzda &#8220;artık özgürüm!&#8221; diyoruz belki, ama değiliz. Sadece kısmi olarak bazı kısıtlamalardan kurtuluyoruz. O gün hangi kafede oturabileceğimize karar verebiliyoruz, ne yiyeceğimizi seçebiliyoruz, istersek top oynayıp, istersek kitap okuyabiliyoruz&#8230; Ama hepsi bu. Özgürlük dediğimiz şey bu kadar basit bir şey olmasa gerek.</p>
<div id="attachment_59" class="wp-caption alignright" style="width: 210px"><a href="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/01/brianwilson-smile.jpg" rel="lightbox[31]"><img class="size-medium wp-image-59 " title="Dizide Kullanılan Şarkıların Yer Aldığı Albüm" src="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/01/brianwilson-smile-200x200.jpg" alt="Dizide Kullanılan Şarkıların Yer Aldığı Albüm" width="200" height="200" /></a><p class="wp-caption-text">Brian Wilson - Smile</p></div>
<p>Son olarak diziye dönüp birkaç bilgi ve yorumla bitireyim. Ian McKellen ve James Caviezel başrolde. Özellikle McKellen&#8217;ın oyunculuğu muazzamdı. Dizinin müzikleri de aynen öyle. The Prisoner için özel olarak bestelenen enstrümental dizi müziklerinin yanında, arada sırada çalan şarkılarsa 1967 civarında bestelenmiş ama yayınlanmamış <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/The_Beach_Boys" target="_blank">The Beach Boys</a>&#8216;un Smile adlı albümünden. Daha sonra <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Brian_Wilson" target="_blank">Brian Wilson</a> oradaki şarkıları yeniden kaydedip 2004&#8242;te aynı isimle yayınlıyor. Bu şarkıların da diziye muhteşem bir şekilde uyduğunu söylemeliyim. Hatta benim bile ilgimi bu kadar çektiğine göre, cuk diye oturmuş sanırım. Okuduğum söylentilere göre bu şarkılar 1967&#8242;deki orijinal dizi için bestelenmiş, ama kullanmak nasip olmamış. Böylece dizide sunulan Köy havası da biraz nostaljik oluyor.</p>
<p>Televizyona işte böyle diziler lazım, düşünceleri harekete geçiren, belli bir mesajı olan ve zaman zaman modern hayata eleştirel göndermelerde bulunan diziler&#8230; Her ne kadar insanlar buna pek hazır olmasa da&#8230; Ne demek istediğimi merak edenler dizinin <a href="http://www.amctv.com/originals/the-prisoner/" target="_blank">internet sitesinde</a> bölümlerle ilgili yorum kısmına yapılan yorumlara bakabilir (takıntılı kişiler bakmasın). Birçok &#8220;sürü insanı&#8221;, diziyi anlamadığı için bel altından vurarak eleştirmiş. Sorun olan anlamamak değil, o kadar televizyon izlesem ben de hazıra alışırdım. Sorun olan, sorunu dizide görüp memnuniyetsizliğini adam gibi ifade etmemesi, sinire dayaması. Böyle insanlar çoğunlukta bulunduğu sürece The Prisoner gibi dizileri cesur bir hareket olarak kabul edeceğiz, ayakta alkışlayacağız. Bunca pembe dizinin, &#8220;realite şovları&#8221;nın arasında aykırı durduğu için tebrik edeceğiz.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://blog.alperdemirci.com/the-prisoner/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

