<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Adnan:Alper:Demirci &#187; Nesneler</title>
	<atom:link href="http://blog.alperdemirci.com/kategori/nesneler/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://blog.alperdemirci.com</link>
	<description>Internet günlüğü, kişisel alan.</description>
	<lastBuildDate>Thu, 18 Nov 2010 22:59:46 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0</generator>
		<item>
		<title>Trendsetter</title>
		<link>http://blog.alperdemirci.com/trendsetter/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=trendsetter</link>
		<comments>http://blog.alperdemirci.com/trendsetter/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 30 Jul 2010 13:37:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Alper</dc:creator>
				<category><![CDATA[Nesneler]]></category>
		<category><![CDATA[anı]]></category>
		<category><![CDATA[dergi]]></category>
		<category><![CDATA[dijital fotoğraf]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[yazı dizisi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://blog.alperdemirci.com/?p=143</guid>
		<description><![CDATA[Şu anda halen daha ileride ne iş yapacağım belli olmasa da, hiçbir zaman “okuldan çıktığım gibi mühendis olacağım!” demedim. Sürekli çeşitli adaylar denedim, farklı şeylere ilgi duydum. Bunlardan bir tanesi fotoğraf ve görsel sanatlardı. 2004’te üye olduğum DeviantArt adlı sitenin kullanıcıları yorumları arasındaki “güzel çalışma” “favori için teşekkürler” “izleme için teşekkürler” cümlelerinden öteye gidemeyen kısır [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_144" class="wp-caption alignright" style="width: 210px"><a href="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/07/kapak.jpg" rel="lightbox[143]"><img class="size-medium wp-image-144" title="Muhtemelen, eski formunun son kapağı bu." src="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/07/kapak-200x275.jpg" alt="Muhtemelen, eski formunun son kapağı bu." width="200" height="275" /></a><p class="wp-caption-text">Sayı 85-86, Mayıs-Haziran 2009</p></div>
<p>Şu anda halen daha ileride ne iş yapacağım belli olmasa da, hiçbir zaman “okuldan çıktığım gibi mühendis olacağım!” demedim. Sürekli çeşitli adaylar denedim, farklı şeylere ilgi duydum. Bunlardan bir tanesi fotoğraf ve görsel sanatlardı. 2004’te üye olduğum DeviantArt adlı sitenin kullanıcıları yorumları arasındaki “güzel çalışma” “favori için teşekkürler” “izleme için teşekkürler” cümlelerinden öteye gidemeyen kısır döngüsünün de gazıyla, bu bahsi geçen disiplinlere merak saldım. Aynı yıl alınan kompakt dijital fotoğraf makinesi Canon A60 ile amaçsızca fotoğraflar çektim, bilgisayara Photoshoplar kuruldu, beceremeyince Fireworks programına geri dönüldü. Neticede sevgili Zenit ile çekilen tek tük başarılı sayılabilecek fotoğraf haricinde geride hiçbir eser bırakmadan geçilen bir “görsel sanatlar devresi” geçirmiş oldum.</p>
<p>Bahsi geçen devrenin en büyük motivasyon kaynaklarından bir tanesi, <a href="http://www.mayailetisim.com/trendsetter.php" target="_blank">Trendsetter</a> dergisini almaktı. Raflarda, kapağında içeriğe dair hiçbir şey yazmaması ile dikkatimi çekmişti. O zamana kadar gördüğüm dergiler içerisinde gerçekten özgündü. Modern sanatın neredeyse bütün disiplinlerine yer veriyordu: Moda, fotoğraf, resim, illüstrasyon, müzik, sinema, mimari, endüstriyel tasarım, heykel, edebiyat… Özellikle şu derginin ortasında onca kuşe kağıdın arasında kendine yer bulmuş normal, pütürlü kağıda resimsiz baskıyla gördüğümüz yazın içerikli Akıl Fikir bölümü çok ilgimi çekmişti. Saydığım disiplinlerden yerli ve yabancı sanatçılar, çoğunlukla adı pek bilinmeyen kişilerle yapılan röportajlar vardı. Bağımsız bir yayın olmasına rağmen, birçok plaza dergisinin “masraftır o” diye kıstığı sayfa sayısı ile kağıt kalitesi Trendsetter’da hiç fena değildi. Hatta kağıt ve baskı kalitesi için oldukça yüksekti bile denebilir.</p>
<p>İlk defa 58 numaralı, Şubat 2007 tarihli sayısını aldığım Trendsetter’ı, 24 sayı boyunca takip ettikten sonra bıraktım. Tam Ocak 2009 sayısında bırakacaktım ki, o sırada yükselen ekonomik kriz nedeniyle dergi o ay çıkmadı. Ben de 24 sayıya tamamlamak için Şubat ayında çıkan “81-82” numaralı sayıyı aldım. Ondan sonra da iki ya da üç sayının ardından ortadan kayboldu Trendsetter. “Kapandı” denirken, Kasım 2009’da biraz form değiştirip, üç aylık yayına dönmüş. Fiyatı artmış, içerik pek değişmemiş. Bu yeni halini denemek için almadım artık, çünkü doğrusu pek severek ayrılmamıştım.</p>
<p>Trendsetter’ı aldığım ilk yıl ile ikinci yıl arasında büyük farklar, zıtlıklar var.  İlk yıl, benim görsel sanatlara, özellikle moda/reklam fotoğrafçılığına ilgim büyüktü. Sürekli sanat sitelerinde takılır, fotoğraflar izlerdim. Hatta bu nedenle 2007 yazında <a href="http://www.defot.org" target="_blank">Defot</a>’un kurucu üyelerinden sevgili <a href="http://www.beyazkare.biz/" target="_blank">Melih Önyer</a>’in yanında bir ay çalışmıştım. İkinci yıl ise bütün bu ilgiyi terk etmiştim. İlk yıl Trendsetter okurken kendimi “sanatla ilgilenen yüksek insan” gibi hissediyordum, ikinci yıl ise “bütün bu sayfalardan bir şey kapmayan aşağılık insan” gibi…</p>
<p>Niye bu iki yıl arasında bu kadar zıtlık var? Olayları tetikleyen şey, bizim Defot’un aşırılık atelyesi kapsamında fotoğraflar çekmemizdi. Benim aklıma uygulamadan önce ilginç görünen bir fikir geldi: Açlıktan elini ayağını yemeye başlayan gözü dönmüş insanlar. Birkaç ay önce tanıştığım, hobi olarak modellik yapan, ara sıra dizilerde küçük roller oynayan bir arkadaşımla anlaştıktan sonra çekimlere başladık. Elimde Zenit, tepesinde ise kafa flaşı, başka bir ekipman olmadan birkaç tane fotoğraf çektik. Pek başarılı geçmediğini düşünüyordum ki, filmi banyo ettikten sonra gördüğüm sonuç daha da kötüydü. Kötüden ziyade komikti. İşte bu olay, fotoğrafçılığın en parıltılı dalına olan ilgimi tamamen terk etmeme neden oldu. Elbette ki, atelyede kullanmadım bu fotoğrafları. Bu yazıda da en iyi karesini bile paylaşmayacağım!</p>
<p>Olaylar zincirini tetikleyen çekimin ardından görsel sanatlar konusunda büyük bir belirsizliğe düştüm. Bir yandan Defot’ta dönen “fotoğraf yobazı” geyiklerini ciddiye alıp, benim de o yobazlardan biri olmam, bir yandan sahip olduğum İstanbul karşıtlığı, Trendsetter’ın sunduğu içeriğin büyük çoğunluğunun bana hitap etmediğini düşünmeme yol açtı. Artık fotoğraf yobazlığım sadece dijital-filmli fotoğraf ekseninde değil, fotoğrafın konusunda da kendini gösteriyordu. Stüdyolarda, o son derece suni şekillerde çekilmiş kurgusal fotoğrafların beni çeken hiçbir yanı yoktu artık. Bir fotoğraf izleyicisi olarak, belgesel fotoğraf tarzına yöneldim. Tanımadığım insanlarla kolay kolay yakınlaşamadığım içinse, fotoğraf çekicisi olarak belgesel fotoğraf ekolünün “gözlemci” dalında sıkışıp kaldım.</p>
<p>Bu anlattıklarım çerçevesinde Trendsetter’ı aldığım ikinci yıl, dergiyle olan ilişkim açısından tamamen hayal kırıklığıydı. Dergide yer alan insanlar, sanatçılar ilgimi çekmemeye başladı. Büyük çoğunluğu sokak ağzıyla, “artizin teki” gibi geliyordu. Röportajlara verilen klişe cevaplar, derginin neredeyse her sayfasında “Türkiye eşittir İstanbul” altmetninin geçmesi, sürekli birbirine benzeyen modellerle çekilen birbirine benzeyen moda fotoğrafları… Daha bitmedi, İstanbul’da oturan, ilginç giyinen sokak gençlerinin sayfalarda ya da küçük kutularda fevkalade antipatik zuhur edişleri… Sanki hepsinde İstanbul dışında oturan ve bir şeyler yapmak derdinde olan yaşıtlarına tepeden bakan bir surat ifadesi var. Bu ifade sadece bunlarda değil, aslında derginin tamamında var. Her şey İstanbul için! Tüm haberler, tüm etkinlikler, tüm illüstrasyonlar, tüm fotoğraflar… Sanki ulusal yayın değil de, İstanbul yerel yayını gibi.</p>
<p>İçeriğin bana hitap etmemeye başlamasından başladık İstanbul’a geldik. İçerikten devam edelim. Trendsetter yaratıcı düşüncenin merkeziydi, ama düşününce aslında tek tip insanı vurguluyordu: İstanbullu, varlıklı, elektronik ve indie müzik dinleyen, sokak modasını benimseyen, basın ya da yeni medya reklamcılığıyla ilgilenen, bu ilgi doğrultusunda resim ve fotoğraflara merak duyan insanlar. İçerik büyük oranda bu yönde, hiçbiri de 2008 sonrası sahip olduğum özellikleri yansıtmıyor. Her ay bana yabancı bir sürü sayfayla karşılaşmak, her yazının, her fotoğrafın, her resmin altında bilinçaltıma yollanan “sen bir aşağılıksın, bunun gibi yüksek şeyler sana hitap etmiyor” mesajları iyice rahatsız etmeye başladı. Eylül-Ekim 2008 civarında dergiyi bırakmayı kafama koydum, artık sadece 24 sayıya tamamlamak için almaya devam ettim. O aldıklarıma da belki ancak bir kere bakmışımdır.</p>
<p>Benim kişisel görüşlerimden bağımsız bakıldığında, Türkiye’de nitelik bakımından oldukça üst düzeydeydi Trendsetter. Dergilere, dergiciliğe özel ilgi duyan bana katkısı büyüktür açıkçası. Ama bir okur olarak yaklaşınca, işte o cicim aylarının ardından, biraz da benim kendi içimde geçirdiğim dönüşümlerle, artık “işim olmaz” dediğim yayınlar arasında. Tabi elimdeki 24 sayıyı ne elimden çıkarırım, ne de sahaflara satarım, o ayrı. Benim ilgi alanıma girsin girmesin, umarım Türkiye dergi piyasasında Trendsetter gibi bağımsız; isim ve içerik olarak yurtdışından devşirilmemiş, kendine özgü dergiler çoğalır. Dışarıdan isim hakkı alıp, sırtını bir yayın grubunun sermayesine dayayıp da kolaya kaçmak çirkindir. İki durumun birden tersi ise, takdire şayandır ne olursa olsun.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://blog.alperdemirci.com/trendsetter/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Level Dergisi, Eski Günler&#8230;</title>
		<link>http://blog.alperdemirci.com/level-dergisi-eski-gunler/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=level-dergisi-eski-gunler</link>
		<comments>http://blog.alperdemirci.com/level-dergisi-eski-gunler/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 24 May 2010 21:54:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Alper</dc:creator>
				<category><![CDATA[Nesneler]]></category>
		<category><![CDATA[anı]]></category>
		<category><![CDATA[dergi]]></category>
		<category><![CDATA[oyun]]></category>
		<category><![CDATA[yazı dizisi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://blog.alperdemirci.com/?p=122</guid>
		<description><![CDATA[Hayatım boyunca almış olduğum bütün dergiler elbet yaşamımda bir iz bırakmış, bir etkiye sahip olmuştur. Bunu inkar etmem mümkün değil, tek sayısını edinmiş olduğum dergiler için bile. Ama içlerinde bir dergi var ki, en parlak dönemleri gelişme çağıma denk gelmiş, yazma ve konuşma üslubumu şekillendirmiş, hayatıma aldığım bütün dergiler, okuduğum bütün kitaplardan daha fazla etki [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_123" class="wp-caption alignright" style="width: 210px"><a href="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/05/level_mart_99.jpg" rel="lightbox[122]"><img class="size-medium wp-image-123" title="Aldığım ilk Level dergisinin kapağı" src="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/05/level_mart_99-200x280.jpg" alt="Aldığım ilk Level dergisinin kapağı" width="200" height="280" /></a><p class="wp-caption-text">Level Mart 1999 sayısı</p></div>
<p>Hayatım boyunca almış olduğum bütün dergiler elbet yaşamımda bir iz bırakmış, bir etkiye sahip olmuştur. Bunu inkar etmem mümkün değil, tek sayısını edinmiş olduğum dergiler için bile. Ama içlerinde bir dergi var ki, en parlak dönemleri gelişme çağıma denk gelmiş, yazma ve konuşma üslubumu şekillendirmiş, hayatıma aldığım bütün dergiler, okuduğum bütün kitaplardan daha fazla etki ve katkıda bulunmuş bir şey: İlk defa 1999 yılının Mart ayında tanıştığım Level dergisi.</p>
<p>11 yıl öncesi… Ufaklık olunan dönem. Sınıfta popüler olmayan, milletle konuşacak ortak ilgi alanı kovalayan bir ufaklık. O güne kadar Bilim Çocuk almış dergi olarak, popüler değil tabi ki çocuklar arasındaki sohbetlerde. Daha da küçükken Dinozorus, Şirinler gibi dergilerden geçiyor yolu ama, o da konuşulmuyor. İki kafadar var, teneffüslerde çıkıyor bunlar yan yana bahçede dolana dolana her on dakika boyunca oyun muhabbetleri yapıyorlar. O zamanlar benim de hatırı sayılır bilgisayar geçmişim var ama onlara katılamıyorum, oyunları beceremiyorum ki! <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Time_Commando" target="_blank">Time Commando</a> vardı hediye gelen, daha ilk düşman karşıma çıktığında yerimde hopluyordum. <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Tomb_Raider_3" target="_blank">Tomb Raider 3</a> aldım bir keresinde, korkumdan hep Lara’nın evindeki alıştırma bölümünü oynuyordum. Onda da tabi hizmetlisi karşıma çıkınca hopluyordum hiçbir şey yapmadan dolansa da…</p>
<p>Oyunları oynayamayınca nasıl müdahil olabilirdim ki bu iki kafadarın sohbetlerine?</p>
<p>Okula oyun dergileri getirenler de oluyordu ara sıra. Teneffüste çıkarıyordu eleman dergiyi, güya kendi çapında okur gibi. 1 dakika içinde sırasının çevresini sarıyordu tabi sınıftaki meraklı çocuklar. “Hmm” dedim, “Oynayamıyorum ama dergi okursam ortak ilgi alanı yaratmış olur muyum? Olurum!” dedim. Annemin muhalefetine rağmen Mart 1999’da ilk defa Level dergisini almış oldum. O kadar muhalefet vardı ki, dergiyi hafta içi almıştım, hafta sonuna kadar açılmadan vestiyerdeki dolapta saklandı dergi. Hani derslerime mani olur falan ya!</p>
<p>Dergiyi ilk açtığım zamanı hatırlıyorum. Sinan Akkol’un önsözüyle ilk defa karşılaşmıştım. Önceki ay kaybettiğimiz Barış Manço’ya veda yazısı yazmıştı. İçerikten de birkaç başlığı hatırlıyorum. <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Baldur%27s_Gate" target="_blank">Baldur’s Gate</a> kapaktı, haber bölümünde <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Midtown_Madness" target="_blank">Midtown Madness</a> o zamanlar ilk defa duyuluyordu. Üstelik şehir sokaklarında dolaşabileceğimizi öğrendiğimizde şok olmuştuk (sınıfcak). PC Hilekar bölümünde <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/SimCity_3000" target="_blank">SimCity 3000</a>’in hileleri vardı, az kullanmadım. Strateji ustası bölümünde Tomb Raider 3, Lara Croft’un o zamanki biz çocuklara çok çekici gelen resimleriyle bezeli bir şekilde tam çözümüyle yerini almıştı. Okur mektupları bölümünün o zamanki adı neydi hatırlamıyorum ama, Ayın Okuyucu İncisi kutusu gülmekten kırar geçirirdi. Son Sayfa vardı, bilgisayarlarımızdaki donanım yükseltmeleriyle ilgili manidar bir yazı yazılmıştı.</p>
<p>O zamanlar ön inceleme diye bir şey yoktu. Köşe yazıları da sonradan çıktı. Demolar ufak tefek olduğundan, bir CD’de 20-30 tane tadımlık oyun olurdu. Çıkacak oyunların videolarını değil, resimlerini izlerdik. O dönemin kadrosu benim için “ikinci efsane kadro”dur. Ozan Simitçiler, Ozan Ali Dönmez, Burak Hun (a.k.a. Wanted), Mega Emin, Sinan Akkol, Berker Güngör, Kadir Tuztaş aklıma şimdi gelen isimler. Cem Şancı tam da benim aldığım ikinci Level’da katılmıştı ekibe. Şimdiki üslubundan eser yoktu ama; aralarına yeni katıldığından mıdır, yoksa o zamanlarda zaten öyle midir bilmem, oldukça ciddi bir dille yazardı incelemelerini. İlk zamanları sıkıcıdır, şimdiki zamanları yüksek egolu ve cıvıktır belki. Ancak benim beğendiğim tam kıvamını 1999’un sonlarına doğru yakaladı. Ondan sonra 2001 civarı dergiden ayrıldığında hakikaten üzüldüğümü söylemem gerek.</p>
<p>2000 yılına girildiğinde dergide revizyonumsu şeyler oldu. Dönemin en rakip dergisi PC Gamer’dan toplu yazar transferleri oldu. İlk etapta pek alışamasam da birkaç ay içinde işte benim “en efsane kadro” dediğim künye meydana gelmişti: Sinan Akkol, Berker Güngör, Serpil Ulutürk, Tuğbek Ölek, Güven Çatak, Burak Akmenek, Batu &amp; Gökhan, Onur Bayram (favorimdi!), Cem Şancı, Mega Emin ve Eser Güven hepsi bir aradaydı. Gerçekten bu dönemde çıkan sayıları hala arşivimin yanına gittiğimde çıkarır okurum. Mart 1999 – Ağustos 2001 arasında Level aldığım bu dönemde işte, olay artık sınıfta oyun sohbetlerine ortak olmaktan çıkmış, herkesten bağımsız bir kafa dinleme, kendine bir şeyler katma etkinliği olmuştu. Oyun kültürü değildi Level’ın bana kattığı sadece. Dünya görüşü kattı, kültürel yönelim sağladı, insanlar hakkında fikirler verdi. Parantez aralarından yazarların birbirleriyle sohbet etmesine bayılırdım, sanki benim arkadaşlarımmış gibi severek okurdum. O zamanlar ortaokula giden bir çocuk için belki anneler babalar tarafından “olmayacak olmayacak gereksiz şeyler” kategorisine giriyordu bir oyun dergisi, ama benim o zamanlar kendi dünyamı oluşturan şeylerin başında geliyordu o dönemin Level’ı.</p>
<p>2002 yılında Lise Giriş Sınavı’na girecek olmam, ailemin o dönemlerde iç işlerime karışabiliyor olması, “oyun dergisi okursa derslerinden geri kalır” şeklinde düz mantıkla hareket etmesi yüzünden 2001 yılının Ağustos ayında son bir defa Level aldım. O zaman gerçekten çok üzülmüştüm. O günden sonra 2005’e kadar Level almama izin vermediler. Bilgisayarı istediğim zaman kullanmak, harçlığımla istediğim şeyi sorgusuz sualsiz almak gibi bağımsızlıkları ilk kazandığım zaman da işte, 2005’te Level’ın 100. sayısına denk gelir. Kişisel uyanış başladı, “yeter ulan!” dendi, “her şey için izin almak zorunda mıyım?!” diye iç dünyada ayaklanma gerçekleşip yumruklar havaya kalkınca, Level’ın 100 numaralı sayısını o yıl gireceğim ÖSS’ye rağmen bahane ederek ikinci Level dönemimi başlatmış oldum hayatımda. Kadro değişmiş tabi bir miktar, gözüme yeni görünenlere pek ısınamadım. Ancak o sayının anılardan oluşan bölümü bile tek başına yeterdi. Özellikle benim ilk aldığım döneme denk gelen kısımlar…</p>
<p>Nisan 2005’te ikinci defa başlayan Level okurluğu maceram bu sefer Kasım 2007’ye kadar sürdü. İkinci dönemde elbette ilk dönemdeki tadı alamadım. Ancak sevdiğim yazarları takip etmek, yazılarını okumak hala oldukça keyifliydi. Bu dönemde derginin forumlarında da aktif bir kullanıcı oldum, hatta <a href="http://www.boodergi.com" target="_blank">Boo!</a> dergisinin ilk kadrosu o forumdan bir araya geldi. 1 yıl kadar sonra Level’da bizi tanıtmışlardı internet siteleri bölümünde. Fevkalade bahtiyar olmuştum.</p>
<p>Yazının gidişatından anlaşılacağı üzere ikinci dönem de bitti, artık Level almıyorum. Kasım 2007’de bıraktım. N’içün? Çünkü 2007 yazında derginin bağlı olduğu şirket olan Vogel’in Türkiye kısmını Doğan Yayın Grubu almıştı. Bunun üzerine benim takip ettiğim yazarların neredeyse tümü dergiden ayrılmıştı. Level’daki son yazılarını Eylül 2007 sayısında yayınladılar. Ekim 2007 sayısını, o ara verdikleri PDF arşivlerinin ikinci yarısını edinmek için, Kasım 2007 sayısını ise yeni kadronun değiştirdiği çehreyi incelemek amaçlı almıştım. Bu tarihten sonra iki kere daha aldım, biri <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/FlatOut_2" target="_blank">FlatOut 2</a> oyununu derginin yanında verdiklerinde, biri de yine “n’apıyorlar bakalım” diye merak ettiğim bir zamanda. Gördüğüm manzara bir daha merak etmeme ihtiyaç duydurmadı ki, bir daha da almadım o gün bu gündür.</p>
<p>Uzun lafın kısası, Level deyince benim aklıma 1999-2001 yılları arasındaki o şahane dönem gelir. Şimdinin o döneme en benzer kadrosu <a href="http://www.oyungezer.com.tr" target="_blank">Oyungezer</a> bile yaklaşamaz ki, bunun nedeni nitelik olduğu kadar, benim büyümüş olmam da olabilir tabi. O zamanın şartları, algıları hepten farklı. Başka bir yazı konusu bile olur bu. Ama ben burada keseyim. 1997 yılında Berker Güngör’ün tek başına hazırladığı 24 sayfalık ilk sayıdan bu yana 13 yıldır ortalarda olan <a href="http://www.level.com.tr" target="_blank">Level</a> dergisinin şimdiki haline başarılar dilerim, benim aklımda hep o 1999-2001 arasındaki efsane dergi olacak.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://blog.alperdemirci.com/level-dergisi-eski-gunler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Dergilere Giriş</title>
		<link>http://blog.alperdemirci.com/dergilere-giris/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=dergilere-giris</link>
		<comments>http://blog.alperdemirci.com/dergilere-giris/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 22 May 2010 21:47:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Alper</dc:creator>
				<category><![CDATA[Nesneler]]></category>
		<category><![CDATA[dergi]]></category>
		<category><![CDATA[önsöz]]></category>
		<category><![CDATA[yazı dizisi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://blog.alperdemirci.com/?p=120</guid>
		<description><![CDATA[Yok hayır, bu yazıda dergiler üzerine eğitici şeyler yazmayacağım. “Dergiler 101” yazıp klişe bir espri yapamayacak kadar farklı bu yazının içeriği. Nur topu gibi bir yazı dizisi yaratıyorum, ona giriş yazısı diyelim. Dergiler benim hayatımda son 10 yıldan fazla süredir önemli bir yer kaplıyor. Aile büyüklerinin çocuk iç işlerine karıştığı zamanlarda, yani dönemin Lise Giriş [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Yok hayır, bu yazıda dergiler üzerine eğitici şeyler yazmayacağım. “Dergiler 101” yazıp klişe bir espri yapamayacak kadar farklı bu yazının içeriği. Nur topu gibi bir yazı dizisi yaratıyorum, ona giriş yazısı diyelim.</p>
<p>Dergiler benim hayatımda son 10 yıldan fazla süredir önemli bir yer kaplıyor. Aile büyüklerinin çocuk iç işlerine karıştığı zamanlarda, yani dönemin Lise Giriş Sınavı’na (LGS) hazırlandığım sezon haricinde, dergi almadığım bir ay bile olmadı. “Dergi” kavramı hep yanımdaydı. Bir dönem abarttığım olmuştu üstelik, yaptığım hesaba göre ayda 50 liradan fazla tutacak kadar dergi almışlığım olmuştu. Neyse ki şimdilerde o kadar servet harcamıyorum, daha mütevazı bir dergi alışkanlığım var.</p>
<p>Dergi okumak benim için önemli bir hobi. Ara sıra kitap okuma alışkanlığımla kafa kafaya gittiği, hatta öne geçtiği de olmuştur zannediyorum ki. Yine de sözel yanı kuvvetli bir mühendis adayı olmamda payı kitaplardan daha fazla olabilir, geçmiş yıllarda okuduklarıma bakarsak. Yazı yazmamda en büyük etken, okuduğum dergilerdir, kitaplar değil. Yazma yeteneğimi geliştiren de budur. Üslubu da… Dilbilgisi hakimiyetimi ancak, dergilere borçlu olduğumu söyleyemem. Ortaokuldan miras kaldığını düşünüyorum. Nitekim dergilerde sürüyle imla hatası olduğunu söylemek mümkün. Sadece dergilere kalsaydım, yazarken imla bakımından halim nice olurdu.</p>
<p>Uzun yıllar doğal olarak ilgi alanlarım dahilinde dergiler aldım, içeriğini ilgi alanımdan dışarı çıkardığında bıraktım. Hacılattığım birkaç nüsha dışında aldığım bütün dergileri halen daha saklarım, odam zaten “küçük sahaf” olarak anılmaya doğru gidiyor. İşte önümüzdeki günlerde başlayacağım, aslında bu yazıyla başladığım yazı dizisinde bu aldığım bütün dergilerle ilgili teker teker düşüncelerimi, anılarımı ve dergiyle ilgili tarihsel bilgileri dile getiren yazılar yazacağım. Hangi dergiler mi bunlar? Sırasıyla yazmıyorum, rastgele aklıma gelenler şöyle:</p>
<p><a href="http://blog.alperdemirci.com/level-dergisi-eski-gunler/" target="_self">Level</a>, Oyungezer, Gameshow, Free2Play, PCNet, Chip, Byte, PC World, PC Magazine, LinuxNet, Computer Active, PC Extra, Log, Digital Arts, Artist, <a href="http://blog.alperdemirci.com/trendsetter/">Trendsetter</a>, Boxer, Arena, Max (İtalyan), National Geographic, Git, NTV Tarih, Bilim ve Teknik, Bilim Çocuk, Pivot (ve yan ürünleri Basket Poster ile All Star), Slam, Blue Jean, Çalıntı, Müzük.</p>
<p>Rastgele dedim ama yine de dayanamayıp kategorilere göre sıralamış oldum :P Yazıların sırası bu sıralamadan farklı olabilir tabi ki, öyle bir beklentiye girmeyelim. Önce en uzun süre aldıklarım, en çok iz bırakanlar gelecek. Bu listeye elimdeki heavy metal dergilerinin dahil olmadığını da belirteyim. Onları, geçen sene Boo!’nun içindeki Şamar bölümündeki devasa Türkiye’de Heavy Metal Yayıncılığı dosya konusunda işlemiştim, ancak daha kapsamlısını yine parçalar halinde blogda yayınlamayı düşünüyorum. O yüzden onları şimdilik aldığım dergilerle ilgili yazı dizisine dahil etmiyorum. Onları sıralasam üstteki paragrafı geçer mi acaba?</p>
<p>Zor, Deli Kasap, Headbang, Non Serviam, Şebek Heavy Metal Fanzin, Stüdyo İmge, Rock Station, Metal Heart, Holysin, Chaosound, Power Magazine, Pena Zine, Nora Zine, Metal Faust, Sessiz Ada, Korsan Dergi, Metal Nova, The Rock Ula!</p>
<p>Ah ben daha çok sanıyordum bendeki heavy metal yayınlarını! Önceki sıralamayı geçemedi. Olsun, dediğim gibi, onlar ayrı bir yazı dizisinin konuları.</p>
<p>Bu yazıdan en geç 3-4 gün sonra ilk dergiyi seçip, üzerine bir yazı patlatacağım. Bu yazı da bu dizinin önsözü olsun.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://blog.alperdemirci.com/dergilere-giris/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Uzun Yaşamanın Sırrı</title>
		<link>http://blog.alperdemirci.com/uzun-yasamanin-sirri/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=uzun-yasamanin-sirri</link>
		<comments>http://blog.alperdemirci.com/uzun-yasamanin-sirri/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 25 Jan 2010 14:46:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Adnan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Nesneler]]></category>
		<category><![CDATA[aydın boysan]]></category>
		<category><![CDATA[kitap]]></category>
		<category><![CDATA[tecrübe]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://blog.alperdemirci.com/?p=38</guid>
		<description><![CDATA[İnsanoğlunun nice dengesiz huyundan bir tanesi vardır, bir sanatçı öldüğü zaman hemen yakınmaya başlar &#8220;hayatta olduğu zamanlarda kıymetini bilemedik&#8221; diye. Ölen sanatçının müziğini dinlemeye, kitaplarını okumaya, filmlerini izlemeye, kısacası onu keşfetmeye (ya da eskisinden daha çok ilgilenmeye) sanatçı öldükten sonra başlar. Hadi aklı başında değildir, sanatçıya sanatçı hayattayken değer vermenin daha güzel bir şey olduğunu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_54" class="wp-caption alignright" style="width: 185px"><img class="size-full wp-image-54" title="Uzun Yaşamanın Sırrı" src="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/01/172368b.jpg" alt="Uzun Yaşamanın Sırrı" width="175" height="263" /><p class="wp-caption-text"> </p></div>
<p>İnsanoğlunun nice dengesiz huyundan bir tanesi vardır, bir sanatçı öldüğü zaman hemen yakınmaya başlar &#8220;hayatta olduğu zamanlarda kıymetini bilemedik&#8221; diye. Ölen sanatçının müziğini dinlemeye, kitaplarını okumaya, filmlerini izlemeye, kısacası onu keşfetmeye (ya da eskisinden daha çok ilgilenmeye) sanatçı öldükten sonra başlar. Hadi aklı başında değildir, sanatçıya sanatçı hayattayken değer vermenin daha güzel bir şey olduğunu bilmiyordur, sanatçı öldükten sonra kafasına dank eder. Görüntüye göre ediyordur da, söylediklerine bakarak&#8230; &#8220;Keşke hayattayken kıymetini bilseydik&#8221; deyip pişman oluyor insanlar ama olay sadece göstermelik kalıyor. Bir başka sanatçı ölene kadar tekrar eskisi gibi takılmaya devam ediyor. Sonra bir başka sanatçı öldüğünde tekrar aynı &#8220;ah vah bilemedik&#8221;&#8230; Bir yandan insanların bu davranışını iyi bilen sanat tüccarları, sanatçının ölmesini ellerini ovuşturarak bekliyorlar. Sanatçı öldüğünde insanlar ne de olsa bu kişinin eserlerine daha çok rağbet edecekler. En son örneğini geçen yaz Michael Jackson üzerinde gördük bunun. Onun ardından yapılan onlarca tören, film, derleme albüm, televizyon programları, dergi yazıları, hediye posterler, eminim neredeyse hiçbiri merhumu gerçekten anmak için değildi. Sebebin, Jackson&#8217;ın üzerinden paraya para dememek olduğu konusunda geliştiğini düşünmek kesinlikle paranoyaklık değil. Bilakis, tam tersini düşünmek tam anlamıyla saflık olurdu.</p>
<p>İşte bu gözlemi yaptıktan sonra, bir gün televizyonda bir programa konuk olan Aydın Boysan&#8217;ın sohbetine denk geldim. Sohbetinin hoşluğunu daha önceden denk geldiğim tek tük televizyon programından biliyordum da, kitaplar yazdığını ilk defa burada duymuştum. Bunu duyduğumda, biraz önce bahsettiğim insan davranışı aklıma geldi ve sevgili Boysan hala aramızdayken (kendisine daha nice uzun yıllar dilerim) kitaplarını okumaya bir yerden başlamaya karar verdim. Arka arkaya üç tane kitabını okudum, sonra bu üçünde yavaş yavaş aynı şeylere rastlayınca bir süre ara vermek istedim. Bu aralar bir başka kitabını edinip kendisinin yazılarını okumaya devam edeceğim.</p>
<p>Aydın Boysan&#8217;ın kitaplarından ilk okuduğum kitap, Uzun Yaşamanın Sırrı idi. Kitapta kısa kısa anılar, denemeler, kişilikler, hikeyeler ve bunların üzerine düşünceler yer alıyor. Her biri konularına göre gruplanmış, her grubun altında 10 kadar yazı mevcut. Televizyondan şahit olduğumuz sohbetin kağıda dökülmüş hali adeta. Okurken sıkmıyor, yazılar genelde birbiriyle bağlantısız olmasına rağmen biri bitince diğerine devam etme isteği uyanıyor. Böylece kitap, okuruyla dost bir şekilde kısa sürede okunmuş oluyor. Kitabı okuduğumuz sırada yazılanları zihnimizde Boysan&#8217;ın sesinden seslendirince hele, keyfimize diyecek olmuyor. Sanki karşımıza oturmuş, dinlemeye doyum olmayan tecrübelerinden birini daha anlatıyor gibi.</p>
<p>Uzun Yaşamanın Sırrı, Boysan&#8217;ın anlatabileceği sayısız anı ve tarihi bilginin bir kısmını kapsarken, layıkıyla okuyanlara, kitaba ismini veren sırrın ipuçlarını veriyor. Hayatın hiçbir anını boş geçirmemek, çok çalışmak, sürekli bir meşgale ile meşgul olmak, ama bir yandan da hayattan keyif almasını bilmek&#8230; İnsanlarla güzel ilişkiler kurmak, sayısız dost edinmek, zaman zaman bir araya gelip demlenmek&#8230; Aydın Boysan&#8217;ın anlattıklarını okudukça, uzun yaşamanın sırrını ben böyle algıladım. Ama algılamak kolay, zor olan kısmı uygulamak. Hele hele şimdiki zamanlarda. Çoğumuz bilgisayarın ya da televizyonun başına çakılıp kalmışız. Ekranlar ne kadar büyük olurlarsa olsunlar bakış açımızı ekranın çerçevesiyle sınırlarken, televizyon insanları her zamanki gibi edilgen olan taraf yapıyor. Bilgisayarda ise internet tüm nimetlerine rağmen insanları bağımlı hale getiriyor, başını başka şeylere çeviremez ediyor. İzlediğimiz ya da tıkladığımız şeyler ne kadar faydalı olursa olsun, hayatı tam anlamıyla dolu dolu geçirmemizi önlüyor. Bir şeyler eksik kalıyor. Peki, şarteli indirdik, sokağa inip insanlarla bir olalım. Onu da yapamıyoruz, sokakta herkes birbirinden korkuyor. Kimse kimseye güvenmiyor. Arkadaşlıklar çıkar üzerine kurulu, kişilerin arasında bir çıkar yoksa oluşan tek diyalog &#8220;Selam naber?&#8221; &#8220;İyi senden naber?&#8221; &#8220;Benden de iyilik, hadi sonra görüşürüz&#8221; &#8220;Görüşürüz&#8221; şeklinde kalıyor. Kimse birbirini aramıyor, arada sırada bir araya gelip toplanılmıyor. Kitapta en çok gıptayla okuduğum kısımlar, Boysan&#8217;ın dostlarıyla ilgili anlattığı anılar idi bu yüzden. Onlar yıllar geçse de birbirlerini arıyor, hal hatır soruyor, denk getirip görüşüyorlar ama bugün ortaokulda 4 yıl boyunca sıra arkadaşımız olan &#8220;o zamanki&#8221; dostumuzla aynı kentte yaşamamıza rağmen yıllardır görüşemiyoruz. Sadece arkadaşlıklar değil, komşuluklar da benzer şekilde kötüleşti. Merdivende karşılaşınca bir kısmına selam veriyoruz ama komşuluk ilişkilerimizi sürdürebiliyor muyuz? Ben şahsen şu anda oturduğum apartmanda üç tarafımı (karşı, alt, üst) da çevreleyen hanelerden memnun değilim. Hadi alttaki yaşlı teyze neyse de, üst ve karşı komşulardan bazen nefret ettiğim bile oluyor! Bu şartlarda uzun yaşamanın sırlarını keşfetsek bile nasıl uygulayabiliriz ki?</p>
<p>Kitabı okudukça gerçekten Aydın Boysan&#8217;ın dolu dolu yaşadığını anlıyoruz. Cumhuriyet&#8217;in ilk 15 yılına şahit olmuş, o dönemle her zaman için gurur duyan birisi. Çocukluğunda yediğinden kısıp, harçlığından biriktirip konserlere, tiyatroya gidiyor. Evde bütün aile tek odada, bir soba etrafında oturduğu için bazen kütüphaneye gidip orada ders çalışıyor. Sürekli kitap okuyor. Bu dönemde henüz sahil yolları, deniz ile kent hayatını birbirinden ayırmadığı için denizle iç içe yaşıyor. Bu deniz kültürü sonradan, kendisinin ayrılmaz bir parçası olan demci kültüründen azami lezzet almasına yardımcı oluyor. Lisedeki öğretmenleri, Reşat Ekrem Koçu, İhsan Kongar, Nurullah Ataç gibi yakın tarihimizde tanınan kişiler. Kitabı okurken en çok hayranlıkla takip ettiğim şeylerden biri ise, üniversitede mimarlık okurken bir yandan mesleğini icra edebilmesiydi. Buraları okurken önce kendimden, sonra da genellikle gözümüzde oluşan üniversite öğrencisi profilinden utandım. Şu anda üçüncü sınıf olmama rağmen halen daha elektronikle ilgili hiçbir şey bildiğimi, mesleğe hazır olduğumu sanmıyorum. Eminim benimle birlikte okuyan onlarca kişi de böyle düşünüyordur. Çalışmaya pek yatkın olduğum söylenemez, ama tüm potansiyelimle çalışsam bile mezuniyet sonrası 1-2 çaylaklık yılından önce mesleğimi adam gibi icra edeceğime inanmıyorum. Böyle bir durumda mimarlık gibi bir alanda daha öğrenciyken okuduğu mesleği uygulamak kulağa muazzam geliyor. Genel öğrenci profiliyle ise Boysan&#8217;ın anlattığı dönemi karşılaştırmak istemiyorum, yoksa büyük saygısızlık yapmış olacağım. Keyif almak için kararında içmek yerine, kendini kanıtlamak için litrelerce alkol tüketen; okul kantininde &#8220;masa üzerinde çöp bırakmayınız&#8221; yazısına rağmen oturduğu masayı leş gibi bırakan; &#8220;dışarıda içiyorum işte&#8221; bahanesiyle dış kapı önünde sigara içip içeriyi leş gibi kokutan; alkole, sigaraya, bahis kuponlarına, çaya kahveye servet yatırdığı halde iş kendi zihinlerini doyuracak olan kitaba, tiyatroya ya da başka şeylere gelince &#8220;öğrenci adamız be abieaa, paramız yok&#8221; diye kıvıran düşüncesiz, duyarsız bir gençlik var ne yazık ki. Bu konuda hiçbir haklılık payım yoksa, üzerine alınıp kırılan gençlerden (bir başka deyişle akranlarımdan) özür diliyorum. Ama hak verildiğinde bu konunun üzerine düşünülmesi gerekli.</p>
<p>Neyse, konumuzdan yine saptık. Uzun Yaşamanın Sırrı, dikkatle okuyanlar için kesinlikle ilham verici bir kitap. Hayatımızı nasıl daha dolu geçirebiliriz, kendimizi daha iyi nasıl besleyebiliriz; bu tarz konularda madde madde &#8220;şunları bunları yapın&#8221; demiyor ama, Boysan&#8217;ın anılarını, verdiği tarihi bilgileri ve anlattığı hikayeleri dinledikçe bu konuda bol bol ipuçları yakalayabiliyoruz. Derinlemesine inmeden bahsettiği genel olaylarla, genel kültürümüz yüzeysel bir şekilde gelişiyor. Daha da geliştirmek artık bize kalıyor. Bir yandan da kafamızı dinlendiriyor, hatta bazen keyfimizi bile yerine getirebiliyor. Kitapta güzel detaylar var, o yüzden belli zaman aralıklarıyla tekrar tekrar okumak güzel olabilir. Ama şimdi sırada, sevgili Boysan&#8217;ın diğer kitaplarını keşfetmek var!</p>
<p><strong>Yayıncı:</strong> <a href="http://alisveris.iskulturyayinlari.com.tr/" target="_blank">Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları</a><br />
<strong>İlk yayınlandığı yıl:</strong> 2008<br />
<strong>Sayfa sayısı:</strong> 312<br />
<strong>Fiyatı:</strong> 12 TL&#8217;ye almıştım.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://blog.alperdemirci.com/uzun-yasamanin-sirri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Cehenneme Övgü</title>
		<link>http://blog.alperdemirci.com/cehenneme-ovgu/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=cehenneme-ovgu</link>
		<comments>http://blog.alperdemirci.com/cehenneme-ovgu/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 15 Jan 2010 17:38:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Adnan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Nesneler]]></category>
		<category><![CDATA[çarpıcı]]></category>
		<category><![CDATA[gündüz vassaf]]></category>
		<category><![CDATA[kitap]]></category>
		<category><![CDATA[özgürlük]]></category>
		<category><![CDATA[totalitarizm]]></category>
		<category><![CDATA[uslup]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://blog.alperdemirci.com/?p=26</guid>
		<description><![CDATA[Geçen sonbaharda, otobüste geçirdiğim süreyi kitap okuyarak geçirmeye karar verince 4 kitap art arda okumayı başardım. Üçü Aydın Boysan&#8217;a aitti, biri Gündüz Vassaf&#8217;a. Sevgili Boysan&#8217;ın kitaplarına ilerleyen günlerde değineceğim ama şimdi Gündüz Vassaf&#8217;ın kitabı Cehenneme Övgü&#8217;den bahsedelim. Daha önce Cennetin Dibi&#8217;ni okuduğumdan, hatta Boo!&#8216;nun 32 numaralı sayısının 88 ve 89 numaralı sayfalarında incelediğimden (kaçıncı sayı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_61" class="wp-caption alignright" style="width: 210px"><a href="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/01/B9789754707069.gif" rel="lightbox[26]"><img class="size-medium wp-image-61" title="Cehenneme Övgü" src="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/01/B9789754707069-200x301.gif" alt="Cehenneme Övgü" width="200" height="301" /></a><p class="wp-caption-text"> </p></div>
<p>Geçen sonbaharda, otobüste geçirdiğim süreyi kitap okuyarak geçirmeye karar verince 4 kitap art arda okumayı başardım. Üçü Aydın Boysan&#8217;a aitti, biri Gündüz Vassaf&#8217;a. Sevgili Boysan&#8217;ın kitaplarına ilerleyen günlerde değineceğim ama şimdi Gündüz Vassaf&#8217;ın kitabı Cehenneme Övgü&#8217;den bahsedelim.</p>
<p>Daha önce Cennetin Dibi&#8217;ni okuduğumdan, hatta <a href="http://www.boodergi.com" target="_blank">Boo!</a>&#8216;nun 32 numaralı sayısının 88 ve 89 numaralı sayfalarında incelediğimden (kaçıncı sayı olduğunu söyleyeyim diye en az yarım saat aradım, çok gizlemişim kendisini :P) ötürü Gündüz Vassaf&#8217;ın tarzı hakkında belli bir görüş sahibi olarak, kitapçılarda Cehenneme Övgü&#8217;yü aramaya başladım. Kapak tasarımı da benziyordu, zaten Cennetin Dibi bir nevi, Cehenneme Övgü kitabına ikinci bölüm olarak çıkmış gibi duran bir kitaptı. Bu yazının konusu olan kitabı alıp içini şöyle bir incelediğimde de, içerideki sayfaların biçim olarak benzer şekilde düzenlendiğini gördüm. Yine kitap birkaç bölüme ayrılmış, her bölümün başında çarpıcı bir resim kullanılmış. Kapak içlerinde iskeletimiz yine bizi selamlıyor. Kitap başlarken yine çarpıcı resimler, ufak notlar var. Yazarın kendisini anlatan bir hayli keyifli bir önsözü var. İşte bunlarla gazı alıyorum ve bir sabah okula giderken otobüste okumaya başlıyorum.</p>
<p>Kitap başlıyor, ama ne başlayış! Daha ilk iki bölümünden itibaren çok sert başlıyor Cehenneme Övgü. Cennetin Dibi&#8217;nin çarpıcılığı için Boo!&#8217;daki yazımda &#8220;adeta dayak yemişe dönüyorsunuz&#8221; demiştim, ama bundan daha çarpıcı olan girişle, eşşek sudan gelene kadar dövülmüş hissine kapıldım. Diğer kitabını okurken sürekli içimden söylediğim &#8220;Oha hakikaten yahu!&#8221; tepkileri, bu kitabın ilk bölümlerini okurken tavan yaptı. Öyle aykırı, öyle eleştirel, ama bir o kadar öyle mantıklı şeyler vardı ki bu bölümlerde, ilerleyen günlerde otobüste yanıma polis üniformalı biri oturduğunda tırsmaya başlamıştım, &#8220;sistem karşıtı mısın sen ha?!&#8221; deyip karakola götürecek durduk yerde diye. Bunda kitaptaki cümlelerin çoğunda &#8220;totaliter&#8221; kelimesinin geçmesinin de payı vardı, bu kelimenin zırt pırt geçtiği kitap bir roman ya da totalitarizmin misyonerliğini üstlenmiş bir şey olamazdı.</p>
<p>Kitapta bol bol totalitarizmden dem vuruluyor, bu zaten kapaktaki alt başlığında da yer alıyor: Gündelik Hayatta Totalitarizm. Başı binbir çeşit olup sonu -izm ile biten yönetim terimlerinden pek anlamayan şahsıma bu konuda birkaç tanım öğretmiş olması bakımından güzeldi. Ancak her ne kadar bazı bölümleri okurken müzik dinlerken olduğu gibi ya da tribünde maç izlerken olduğu gibi coşsam, içimden &#8220;Yürü be!&#8221; &#8220;Mükemmel tespitler!&#8221; nidaları atsam da her bölüme katılmadığımı söylemeliyim. Özellikle bazı yerlerde öyle bağlantılar yapmış ki Gündüz Vassaf, &#8220;ne alakası var?&#8221; demekten kendimi alamadım. Sırf aykırı yazmak için yazılmış olduğunu düşündüğüm bölümler oldu. Örneğin sessizliğin özgürlük, sessizliği bozma ihtiyacını karşılamanınsa totaliter olduğunu anlatan bölüm bunlardan bir tanesiydi. Üstelik kitabın o müthiş coşkulu ilk iki bölümünden sonra kitabın geri kalanında coşkunun biraz durulmasına, sonraki bölümlerde yazan fikirleri biraz daha süzgeçten geçirerek benimseyip benimsememeye karar vermeme neden oldu. Aslında bakınca iyi de olmuş ama işte derin bir kitap okuyucusu olmadığım için, yolda da kulağımda hep müzik (tarzını tahmin edin :P) olduğu için kitabı okurken biraz coşmak, zihnimden nidalar yükseltmek istiyorum.</p>
<p>Kitap boyunca çeşitli gündelik konular üzerinden neyin totaliter olduğu, neyin olmadığı hakkında düşünceler sunulurken, bir yandan da özgürlüğün tanımları yapılmaya çalışılıyor. Doğrusu kitabı okuduktan sonra özgürlüğe yaklaşımımın geliştiğini söyleyebilirim. Ama önceki paragrafta yakındığım gibi, bazı yerlerde özgürlük o kadar karmaşık tanımlar içine konmuş, o kadar içinden çıkılmaz bir hale getirilmiş ki; aşağı tükürsek sakal, yukarı tükürsek bıyık olmuş. Bu konuda düşünürken aklıma Beyaz&#8217;ın psikopat tiplemesi geldi. &#8220;Tek ayağının havada olmasını istiyorum ama, sekmeden yürümeni istiyorum&#8221; &#8220;Bardağa suyu doldurmanı, ama sadece boş tarafını içmeni istiyorum&#8221; &#8220;Heykel gibi durmanı istiyorum ama, aynı zamanda parmağını şıklatıp şarkı söylemeni de istiyorum, beni anlıyor musun? Yıığeeeiieeiieeğğğğhhhh!!&#8221; tarzı birbiriyle bağlantısız şeylere bağlanmış özgürlüğün formülü. Sapına kadar şüpheci olsak ama, özgürlüğü böyle şamar oğlanına çevirmek herkes için kolay olmaz mı? &#8220;Özgürlüğü tanımlıyoruz ama özgürlüğü tanımlarken bile belli kalıplara soktuğumuz için o şey özgür olmuyor&#8221; &#8220;&#8216;Özgürlük şöyledir böyledir&#8217; dediğimizde özgürlüğü tutsak etmiş olmuyor muyuz?&#8221; Bakınız şimdiden iki tane uyduruverdim bile. Bu tartışmalara girildiğinde içinden çıkılamayacağını düşünüyorum. O yüzden en iyisi ilk okulda öğrendiğimiz &#8220;özgürlük, başkalarını rahatsız etmemek kaydıyla istediğimizi yapmaktır&#8221; tanımını kullanmaya devam edelim. Ama bak kendimi tutamıyorum, bu tanımda da özgür değiliz ki :P</p>
<p>Bu kadar ikileme kafayı takmazsak, Cehenneme Övgü geneli itibariyle çok güzel tespitlere ev sahipliği yapan bir kitap. Gündüz Vassaf&#8217;ın kendine has çarpıcı uslubu ve başlıkları, alıntıladığı sözler, seçtiği resimler, bir yandan benim gibi her şeye heavy metalmiş gibi yaklaşan insanlar için biçilmiş kaftan oluyor. Hatta doğrusunu söylemek gerekirse, kitabı okurken coştuğum dönemlerde &#8220;İşte kitap dünyasının heavy metali bu!&#8221; diye cümleler bile sarf etmişimdir içimden. Hatta daha da ileri gidip, 20 şarkılı bir heavy metal albümünün kitaba dökülmüş hali şeklinde bir tanımlamada bile bulunmuştum, içerdiği 20 bölümden ötürü. Eh albüm tanıtırken en sevdiğimiz şarkılara değiniyoruz, ben de en beğendiğim bölümlerin isimlerini söyleyeyim: Geceye Övgü, Özgürlük Cehennemdir, 20. Yüzyıl Delileri Artık Özgür Değiller, Seçememe Özgürlüğü ve &#8220;Zıp Sen Öldün&#8221;.</p>
<p>Cehenneme Övgü&#8217;nün bir kopyasını satın aldığımda İletişim Yayınları&#8217;ndan basılan ilk baskının ardından geçen 10 yıla ithafen yayınlanan 10. yıl özel baskısına denk gelmiştim, kalın kapaklı, kırmızı ayraçlı şık bir cilde sahip. Üstelik çantamda torbada taşırken kılıfı haşat olmasın diye taşırken çıkardığım için, otobüste kendimi &#8220;kara kaplı kitabı&#8221; okuyor gibi hissetmek farklı bir hissiyattı. Göründüğünden daha gizemli bir şey okuyormuşum gibi&#8230; Yanıma oturan polisten tırsmamın sebepleri arasında bu da vardı, dikkat çekiyordu!</p>
<p><strong>Not:</strong> Yazıda geçen psikopat repliklerini ben uydurdum, &#8220;hangi programda söyledi bunu yav&#8221; diye düşüncelere dalmayınız.</p>
<p><strong>Yayıncı:</strong> <a href="http://www.iletisim.com.tr/" target="_blank">İletişim Yayınları</a><br />
<strong>İlk yayınlandığı yıl:</strong> 1992 (<a href="http://www.ayrintiyayinlari.com.tr/" target="_blank">Ayrıntı Yayınları</a>)<br />
<strong>Sayfa sayısı:</strong> 277<br />
<strong>Fiyatı:</strong> Ben aldığımda 24 TL idi.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://blog.alperdemirci.com/cehenneme-ovgu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

