Adnan:Alper:Demirci

Internet günlüğü, kişisel alan.

Hakkımda

Adım belli. Okuduğum okul, az sonra bahsi geçecek olan mensubu olduğum fotoğraf topluluğundan belli. Okuduğum bölüm, ana sayfadaki profilden belli. Yaşadığım kent, okuldan çıkarılabilir. Ee hakkımda ne kaldı geriye?

Dergi kaldı. 2005 yılının sonlarına doğru Boo! adında bir internet dergisi kurdum. 4 yıl boyunca çeşitli dönemlerde toplam 80 küsur yazar ile beraber 46 adet sayı çıkarttık. Çeşitli dönemlerde bir dergide yapılabilecek bütün her şeyden bir parça yaptım: genel yayın yönetmenliği, yazı işleri sorumluluğu, görsel yönetmenlik, tasarım uygulama, editörlük, yazarlık, internet sitesi… Bir başkası gelse, hatta üstüne para verse bile belki de yapmayacağım şeyleri yaptım Boo! için: Sayfa kıvrılma animasyonu ve kayan yazı haricindeki Adobe Flash ile yapılan her şeyi. Animasyonu da hazır bulduğumda oldukça dandikti, kendim adam ettim öyle kullandım. Bütün bu dergiyi “template”, yani “hazır şablon” zannedip 1-2 yerde “nereden bulabilirim?” diye soranlara rastladım. Bu parazitçe yaklaşımın bir gün beni gururlandıracağını hiç düşünmezdim :P

Boo! dergisi bir hobi olarak başladı, 4 yıl süreceğini hiç tahmin etmiyordum. Ardında bu kadar tecrübe bırakacağını da. Umuyorum ki bu tecrübeler hayatın ilerleyen akışı içinde kendine yer bulur, bir işe yararlar. Yaramazsa da hoş bir anı olarak kalsın artık.

Fotoğraf kaldı. 2006 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Fotoğraf Topluluğu’na (DEFOT) katıldım. Böylece filmli fotoğraf ile ilgilenmeye başladım. Babadan kalma, pozometresi bozuk eski bir Zenit ile toplulukta yerimi aldım. Bir dönem ikinci el Nikon F801 almaya karar verdim, ancak aldığımın daha ikinci gününde bozunca Zenit tekrar yegane makinem oldu. Bu zamana kadar hobi amaçlı fotoğraf çekmekte dijitale karşı olan ben, bu olayın ardından otomatik filmli makinelere de karşı oldum. Pozometre çalışmadığı için makineye değerleri hep kafadan verdim, genellikle de güzel tutturdum. Bunun üzerine bir de pozometreyle fotoğraf çekilmesine karşı oldum :P Kendi filmimi kendim yıkadım, tek tük baskıya girdim. Atelyelerde yer aldım (DEFOT geleneğinde “atölye”ye “atelye” denir). İtalyanca kursuyla çakıştığı için çok fazla eğitim veremedim ilk yılımın ardından, ama yeni üyelere tek tük fotoğraf tekniğini anlatmışlığım vardır. Tekniği ve fotoğraf kültürünü bilmeme rağmen tembelimdir, 2006’dan beri sadece 17 makara film çekmişim. On sekizinci makara ise şu anda Zenit’in içinde aylardır bitirilmeyi beklemekte. Bu tembellik sayesinde sadece bir tane sergiye fotoğraflarımla katılabildim, ama onda da kurduğum enstalasyonla en çok dikkati benim alanım çekmiş duyduğum kadarıyla. Bu yazıyı yazdığım dönemde elimdeki bütün makaraları tek tek tarıyorum, aklıma estikçe iki üç günde bir Flickr hesabıma yükleyeceğim. Bloguma ana sayfadan giriyorsanız sağ taraftaki Ufak Günlük’te görünür zaten.

İtalyanca kaldı. Henüz kullandığım, işime yarayan bir şey değil ama 2.5 yıllık kurs hayatının yaşantımda büyük izler bıraktığını söylemeliyim. İzmir İtalyan Kültür Merkezi’ndeki kursta 8 kuru birden tamamladım. Tabi “patlat bir İtalyanca” deseler güzel patlatamam o ayrı. Ama öğrendik nihayetinde. Her kurda fevkalade eğlenceli gruplara denk geldiğim için kendimi şanslı sayıyorum. Ama uzun kurlar boyunca birlikte okuduğum arkadaşlar, tahmin ettiğim gibi kurs bittikten sonra bağlantıyı sağlam tutmadı. Bakalım, yeni sezonda başka kurslar dolayısıyla tekrar bir araya gelinecek mi?

Yazarlık kaldı. Boo! dergisini nihayete erdirdikten sonra mühendisliğe alternatif olacak bir meslek olarak dergicilik alanını belirledim, çünkü en çok tecrübeyi burada kazandım. Ancak Boo! tek başına yetmez, beni de bu saatten sonra artık amatör çalışmalar kesmez, o yüzden yazabileceğim basılı dergileri düşündüm. Serbest yazarlık için ilk başvuruyu Blue Jean’in yanında verilen Headbang dergisine yaptım ve böylece Nisan 2010 sayısından itibaren orada yazmaya başladım. Hala da devam ediyorum. Müzik dergisi olmayan bir iki dergiye daha başvurmayı düşünüyorum. Örneğin İzmir’deki yerel dergiler. Çoğu cemiyet hayatı üzerine gerçi, benim aradığım kültür-sanat üzerine bir şeyler. Daha fazla yazıp, kendimi bu konuda geliştirmek istiyorum. Bu blogun amacı da bu sayılır. Burada kişisel yazıların yanında, belirlediğim konuları bir dergiye yazıyormuş gibi yazıp sunmaya çalışıyorum. Hani fotoğrafçılar ya da tasarımcılar “portfolyo sitesi” yaparlar ya, bu da benim yazı portfolyom.

Ufak şeyler kaldı. Bir dönem okuldaki İktisat Oyuncuları Tiyatro Topluluğu’nda (İOTT) yer aldım. Yine bir ara 2 arkadaşla beraber müzik grubu kurduk, birkaç provanın ardından dağıldık. Bu yaz elektrogitar alıp beste yazarak aynı isimle, tek kişilik kendi çapında proje olarak devam etmek istiyorum. Kayıt aşamasına kadar gelirse diğer enstrümanları çalacak adam ararım. Ondan sonra, uzun yıllar web tasarımı ile ilgilendim, ama geçtiğimiz günlerde kendi ihtiyaçlarım haricinde bir daha hiçbir şekilde bununla ilgilenmemeye karar verdim, rahatladım. Genç yaşıma rağmen bilgisayarda dinozor sayılırım, klavyeye ilk dokunduğum yıl 1991 olabilir. İlk bilgisayarımaysa 1995’te kavuştum. Piksellerin tadına zamanında baktım. Futboldan nefret ettim, basketbolu sevdim. Beyza’nın Kadınları’nı izledikten sonra hep keyifli filmlere gitme kararı aldım. Tek istisnası Gölgesizler filmine gitmem oldu. Televizyon neredeyse hiç izlemem. Son 5 yılda sadece Prisonbreak ve The Prisoner’ı düzenli takip ettim. Yaşıma başıma bakmadan hala Sünger Bob ve Susam Sokağı bulur izlerim. Elmo da monitörümün yanından bana hep el sallar :) Eski dizilerden Bizimkiler’i, 7 Numara’yı yad ederim. Eski Türk komedi filmlerinin HD kalitesinde tekrar taranıp satışa sunulmasını beklemekteyim. Cep yakmayacak fiyatta çıkarlarsa bir koleksiyon da onlardan yaparım belki.

Şimdilik geriye başka bir şey kalmadı. Aslında kaldı da, çarşaf çarşaf uzatmak istemedim bu yazıyı. Günlüğe girilecek her yazı, bu yazıyı da bir miktar besleyecektir zaten. O zaman tekrardan, blogu okumaya buradan başlayan kişilere “iyi okumalar” diyeyim, zira 3-4 aylık bir aranın ardından tekrar blogumun başındayım! Tekrar bırakmamak dileğiyle :P