<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Adnan:Alper:Demirci</title>
	<atom:link href="http://blog.alperdemirci.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://blog.alperdemirci.com</link>
	<description>Internet günlüğü, kişisel alan.</description>
	<lastBuildDate>Thu, 18 Nov 2010 22:59:46 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0</generator>
		<item>
		<title>Bizimkiler</title>
		<link>http://blog.alperdemirci.com/bizimkiler/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=bizimkiler</link>
		<comments>http://blog.alperdemirci.com/bizimkiler/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 18 Nov 2010 22:59:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Alper</dc:creator>
				<category><![CDATA[Olay-Durum]]></category>
		<category><![CDATA[bizimkiler]]></category>
		<category><![CDATA[dizi]]></category>
		<category><![CDATA[komedi]]></category>
		<category><![CDATA[televizyon]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://blog.alperdemirci.com/?p=180</guid>
		<description><![CDATA[Benimle yaklaşık aynı dönemde doğup büyümüş kuşak bir bakımdan şanslıdır, bir bakımdan ise şanssızdır. Şanslıyız çünkü, 1990&#8242;larda bugünküyle karşılaştırıldığında binlerce kat daha karakterli televizyon programları ve dizilerine rastladık. Şanssızlığımızsa, o sıralar henüz bu yapımları tam olarak anlayabilecek yaşta olmayışımızdı. Bu durum elbette ki Türkiye&#8217;nin gelmiş geçmiş en uzun süre yayında kalan dizisi Bizimkiler için de [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_183" class="wp-caption alignright" style="width: 210px"><a href="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/11/148174_462170978245_39368983245_5853666_7144556_n.jpg" rel="lightbox[180]"><img class="size-medium wp-image-183" title="Bizimkiler" src="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/11/148174_462170978245_39368983245_5853666_7144556_n-200x155.jpg" alt="Bizimkiler" width="200" height="155" /></a><p class="wp-caption-text">Bizimkiler</p></div>
<p>Benimle yaklaşık aynı dönemde doğup büyümüş kuşak bir bakımdan şanslıdır, bir bakımdan ise şanssızdır. Şanslıyız çünkü, 1990&#8242;larda bugünküyle karşılaştırıldığında binlerce kat daha karakterli televizyon programları ve dizilerine rastladık. Şanssızlığımızsa, o sıralar henüz bu yapımları tam olarak anlayabilecek yaşta olmayışımızdı. Bu durum elbette ki Türkiye&#8217;nin gelmiş geçmiş en uzun süre yayında kalan dizisi Bizimkiler için de geçerli. Son birkaç aydır &#8220;internetten cızzz&#8221; nimeti sayesinde diziyle yeniden haşır neşir oldum ve yıllar sonra nihayet yetişkin bir gözle izlemenin sağladığı gözlemleri bir kenara not almakta fayda gördüm.</p>
<p>Diziye dair okuduğum yorumlarda en çok karşılaştığım cümleler şunlara benziyor: &#8220;Ne güzel komşuluk ilişkilerini anlatıyordu&#8221;, &#8220;Sıcacık insanlar vardı&#8221;, &#8220;Dizi içimizi ısıtırdı&#8221; ve bunun gibiler&#8230; Çocukluktan hatırladığım Bizimkiler&#8217;i düşündüğümde bu yorumlara hak verebilirdim. Ama o zamanlar repliklere gülüyormuşuz sadece çocuk aklımızla. Şimdiyse karşımda bambaşka bir Bizimkiler var.</p>
<p>1950&#8242;li yıllardan itibaren Türkiye&#8217;deki bazı devlet yöneticileri ile büyük şehirlerdeki belediye başkanlarında bulunan &#8220;modernliğe özenme&#8221;, icraat olarak apartmanlaşmayı getirmiştir. Tabi batı kültüründen getirilmeye çalışılan birçok şeyde olduğu gibi bunu da eğreti bir şekilde, plansız programsız, alelacele uyguladığımız için apartmanlaşma konusunda ortaya çıkan sonuç, önlenemeyen iç göçlerle de birlikte, çarpık kentleşme olmuştur. Apartmanlar rastgele yerleşmiş, estetik ve rahatlıktan önce &#8220;nasıl daha çok daire sıkıştırabilirim de daha çok para kazanabilirim&#8221; mantığı ağır basmıştır. Daha kötüsü, bu apartmanlar boş arazilere değil, kent merkezindeki güzelim eski binaların yerlerine yapılmış, tarihi doku ve kimlik ortadan kalkmıştır. Bunlar işin görüntü boyutu. Bizimkiler&#8217;e ilham kaynağı olan şey ise, apartmanlaşmanın insani boyutudur. Haneler birbirine daha da yaklaşmış yaklaşmasına, ama insanların hayatları tam tersine birbirinden uzaklaşmış.</p>
<div id="attachment_185" class="wp-caption alignright" style="width: 210px"><a href="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/11/n39368983245_1237009_1103.jpg" rel="lightbox[180]"><img class="size-medium wp-image-185" title="Şükrü ile Şevket" src="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/11/n39368983245_1237009_1103-200x133.jpg" alt="Şükrü ile Şevket" width="200" height="133" /></a><p class="wp-caption-text">-Oğlum ben sana bu ihracata girmeyeceğiz demedim mi!  -Olmaz abi, ben kararımı verdim...</p></div>
<p>Bizimkiler&#8217;in parmak bastığı olay en temelinde, apartman hayatına ayak uyduramamış toplumun başından geçenler. Başka daireleri rahatsız edecek kadar rahat davranmak, komşuların arkasından dedikodular çevirmek, bir süre sonra yüzüne bile laf edebilmek, birbirini sevmeyen insanların bir arada yaşamak zorunda olması, bu yüzden birbirini seviyor ve sayıyormuş gibi davranmaları&#8230; Bol miktarda çıkar ilişkisi, yüzüne gülüp arkadan konuşmalar, üst sınıfın altındakini ezme çabaları, dedikodu üstüne dedikodu&#8230;</p>
<p>Bizimkiler&#8217;de her bölüm bir gün demektir. Bölüm sabahleyin başlar, çoğu zaman en geç aynı günün akşamı sona erer. Bu yüzden olaylar pek ilerlemez, hatta kimi olaylar iki bölüm arasındaki boşlukta oldu bittiye getirilir, seyirci bundan bir sonraki bölümün diyalogları aracılığıyla haberdar olur. Olayların ilerlememesi sorun değil, zaten dizi de bir olay komedisi değildir. Durum komedisi de değildir. Karakter komedisidir Bizimkiler. Oldukça kalabalık kadrosuyla bir çok karakteri içerisinde barındırır. Her biri toplumun çeşitli kesimlerinin birer aynasıdır. Sabri Bey&#8217;den memlekette çok vardır mesela.</p>
<div id="attachment_186" class="wp-caption alignright" style="width: 210px"><a href="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/11/n39368983245_1236995_8572.jpg" rel="lightbox[180]"><img class="size-medium wp-image-186" title="Sabri ile Ayla" src="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/11/n39368983245_1236995_8572-200x136.jpg" alt="Sabri ile Ayla" width="200" height="136" /></a><p class="wp-caption-text">-Duyuyor musunuz efendim saksafonun sesini? Sabri bey şuna daha fazla üflesenize!</p></div>
<p>Ve replikler&#8230; Bu diziyi unutulmaz kılan en önemli etken hiç kuşkusuz, neredeyse her bir karakterin kendine özgü birer repliğinin olması. Dizinin sona erişinden yıllar sonra bile hala akıllarda kalıp, dost meclisinde söz Bizimkiler&#8217;den açıldığında ortalıkta uçuşmayı başarıyorlar. Bunca yıl aynı sözleri işitmemize rağmen her pazar akşamı severek izlememiz ise hala nasıl olduğunu anlayamadığım bir başarı. Aşağıya bir kısmını sıralayayım, bunun üzerine topluca kafa yoralım:</p>
<p>Evli değiller mi, gezerler de, öpüşürler de öööyle yumuşak yumuşak&#8230; Teyze öpeyim! <strong>Halt! Dunkof! Patlatırım enseni!</strong> Nein Davut, yok ense patlatmak! <strong>Alaman bozuntuları, çıktılar yine dışarı.</strong> Koş Sevim, kavga var! <strong>Vay sayın abim, sen de mi çıktın dışarı?</strong> Elini kolunu oynatma komşum! Vatandaşa cart curt yok. <strong>Tak! Yok cart curt sayın abime! </strong>Anaaam katil! Buyruuun! <strong>Anaaaaam kaaatil geldi kaaatil!</strong> Vay yavru, katil amcan öpsün seni! <strong>Ne varmış giydiğimde Sabri bey? Çok geri kafalısınız!</strong> Ne dedik şimdi efendim! Pissst! Çekil sen de ayak altından pis musibet! <strong>Görüyor musun Ruknettin, damadın hayvana nasıl eziyet ediyor&#8230;</strong> Öpiyim babacım! <strong>Öpme öyle şapır şupur iblis, kırarım boynuzunu!</strong> Öyle öpülür mü adam aslanım, rahat bırak eniştemi nefes alsın önce. <strong>Amaaaan para kokusunu aldılar ya ondan yapışıyorlardır Halil Bey&#8217;e&#8230;</strong> Olur mu öyle şey Sultaaan&#8217;ım&#8230; <strong>Baba, arabayı alabilir miyim?</strong> Hayır! <strong>Peki sahip.</strong> Oh oh ne güzel efendim ne güzel, gözlerim yaşarıyor valla sizin şu aile bağlarınızı gördükçe. <strong>Konuşma öyle cıvık cıvık müdürüm afedersin!</strong> Bak hala burada mı duruyorsun sen, koş kahve yap! <strong>Azizim biz bir aile değil miyiz? Ne demiş şair&#8230;</strong> Raşit! Yine mi buradasın sen? Valla paralarım!</p>
<p>Ve en derin anlamlısı: Sevim koş, kaçırdın!</p>
<div id="attachment_187" class="wp-caption alignright" style="width: 210px"><a href="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/11/n39368983245_1237003_30.jpg" rel="lightbox[180]"><img class="size-medium wp-image-187" title="Sedat, Cafer ve Yavuz" src="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/11/n39368983245_1237003_30-200x135.jpg" alt="Sedat, Cafer ve Yavuz" width="200" height="135" /></a><p class="wp-caption-text">-Birader, bu kabaklar niye küçük?  -Bilmiyorum sayın abicim.</p></div>
<p>Bütün bu yazdıklarımdan çıkardığım sonuç nedir? Bizimkiler çoğumuzun hatırladığının aksine sevgi pıtırcığı bir dizi değil. Karakterlerin çoğu aslında birbirinden pek hoşlanmıyor. Takıntıları var, bu takıntılar dizide çatışmaya dönüşüyor. Dikkatli izlendiğinde toplumla ilgili önemli mesaj ve göndermeler içeriyor. Topluma ayna tutuyor. Bir de nostaljik değeri var günümüz insanı için. Bugün hayatımızda standart olan şeylerin o zamanlar olmaması veya yeni yeni hayata girmesini şaşkınlıkla izliyorum. Cep telefonu, bilgisayar, internet, televizyon formları, araba tipleri&#8230;</p>
<p>Bizimkiler üzerine derin araştırmaya girilse kalın bir kitap bile çıkarılabilir. Karakterlerin detaylı incelemeleri, aramızdan ayrılan oyuncular, meşhur apartmanın dünü-bugünü, dönemin şartları, daha önce değindiğim apartmanlaşma süreci ve bunun topluma etkisi, dizideki ince mesajlar, keşfedilen ilginç detaylar&#8230; Eski bölümlerini edinip izledikçe dizi hakkında birkaç yazı daha yazabileceğimin işareti bunlar.</p>
<p>Son zamanlarda dizinin <a href="http://www.facebook.com/bizimkilerfanpage" target="_blank">Facebook sayfası</a> oldukça hareketlendi. Meraklıları takip listesine alsın derim. Sayfa yöneticisinin duvara yazdıklarını araştırmakta da fayda var, belki de dizinin bölümlerini edinebileceğiniz bağlantılar falan bulursunuz kim bilir&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://blog.alperdemirci.com/bizimkiler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>11. İzmir Kısa Film Festivali İzlenimleri</title>
		<link>http://blog.alperdemirci.com/11-izmir-kisa-film-festivali-izlenimleri/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=11-izmir-kisa-film-festivali-izlenimleri</link>
		<comments>http://blog.alperdemirci.com/11-izmir-kisa-film-festivali-izlenimleri/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 07 Nov 2010 21:40:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Adnan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Olay-Durum]]></category>
		<category><![CDATA[festival]]></category>
		<category><![CDATA[izmir]]></category>
		<category><![CDATA[kısa film]]></category>
		<category><![CDATA[sinema]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://blog.alperdemirci.com/?p=173</guid>
		<description><![CDATA[Her ne kadar son 1.5-2 yıldır eski fanatikliğim mevcut olmasa da halen daha İzmir, Türkiye&#8217;de en sıkı savunduğum kent. Hele hele hiç sevmediğim İstanbul karşısında! Sevmem etmem, ama kıskandığım bir şey var, o da her bir kültür-sanat etkinliğinin İstanbul&#8217;da olması. Doğal olarak ülke genelindeki kültür-sanat yayınları ister istemez &#8220;İstanbul yerel yayını&#8221;na dönüşüyor. Buna tepki olarak [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_175" class="wp-caption alignright" style="width: 210px"><a href="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/11/50499_7626046857_4997301_n.jpg" rel="lightbox[173]"><img class="size-full wp-image-175" title="11. Kısa Film Afişi" src="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/11/50499_7626046857_4997301_n.jpg" alt="11. Kısa Film Afişi" width="200" height="350" /></a><p class="wp-caption-text">11. Kısa Film Afişi (daha büyüğünü yayınlasalardı iyiydi, basın için...)</p></div>
<p>Her ne kadar son 1.5-2 yıldır eski fanatikliğim mevcut olmasa da halen daha İzmir, Türkiye&#8217;de en sıkı savunduğum kent. Hele hele hiç sevmediğim İstanbul karşısında! Sevmem etmem, ama kıskandığım bir şey var, o da her bir kültür-sanat etkinliğinin İstanbul&#8217;da olması. Doğal olarak ülke genelindeki kültür-sanat yayınları ister istemez &#8220;İstanbul yerel yayını&#8221;na dönüşüyor. Buna tepki olarak yapılabilecek en iyi şey, kendi kentindeki etkinliklere sahip çıkmak. Sinemaya fazla ilgim olmasa da son 4 yıldır <a href="http://www.izmirkisafilm.org/festival11/" target="_blank">İzmir Kısa Film Festivali</a>&#8216;ne müsait oldukça gitmem, &#8220;neler varmış bu sene bakalım&#8221; diye sorgulamam bu sebepten. Özel ve duygusal sebepleri de var elbet, ama burası yeri değil :P</p>
<p>İlk olarak 2000 yılında gerçekleşen İzmir Kısa Film Festivali, bugüne geldiğinde on birinci sefer İzmirlinin karşısına çıktı. 3-7 Kasım arasında gerçekleşti. Son 5 yıldır festivalin 3 Kasım&#8217;da başlaması da artık gelenekselleşti. En uzun festival 12 gün ile 2, 3, 4 ve beşinci festival idi. En kısasıysa 3 güncük ile 2000&#8242;deki ilk festival&#8230; İlk 8 festivalin afişleri açılan yarışmalar sonucu belirlendi, son 3 seferdir festival ekibi hazırlıyor. Benim ilk defa katıldığım sekizinci festivalin afişi efsaneydi! Çıta o kadar yüksekteyken festivalle tanışmıştım ki, ondan sonraki hiçbir afiş o kadar etkileyici gelmedi :P İlk iki gidişimde festival Fransız Kültür Merkezi&#8217;nde gerçekleşiyordu. Son iki yıl ise Türk-Amerikan Derneği&#8217;nde gerçekleşti. Tamamen duygusal bir şekilde &#8220;Ah nerede o Fransız Kültür&#8217;deki festivaller&#8221; diyorum. Bahaneyle yan odada denk gelen sergiyi gezerdik, film aralarında yine yandaki, binaya içeriden bağlı Le Cigale adlı mekanda oturup çay kahve içerdik, erken gidilmişse kapıya asılan binbir etkinlik afişine bakar, gitmesek bile &#8220;neler oluyor?&#8221; diye nabız tutardık&#8230; Vay yaşlandık biz de!</p>
<div id="attachment_177" class="wp-caption alignright" style="width: 210px"><a href="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/11/2080592636_70d06bcdee_o.jpg" rel="lightbox[173]"><img class="size-medium wp-image-177" title="8. Festival Afişi" src="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/11/2080592636_70d06bcdee_o-200x281.jpg" alt="8. Festival Afişi" width="200" height="281" /></a><p class="wp-caption-text">8. Festival Afişi, sokaktan yırtıp evinde saklayanlar olmuştu!</p></div>
<p>Lafı uzattım ama söylemek istediğim bir şey daha var. Aslında sinemaya aşırı ilgi duysam (heavy metalden bile fazla!), iş-güç-okul falan baskı yapmasa (tam 5 Kasım günü sınavım vardı), ben de festivalin bütün seanslarına girsem, notlar alsam, ödül törenini kaçırmasam, bütün atölyelerine katılsam (partiye gitmesem de olur, yaşasın metal! \m/ ) ne kadar güzel olurdu. Festival coşkusunu doyasıya yaşardım. Ancak ne yazık ki sinema büyük bir ilgi alanım değil, mühendislik gibi alakasız bir bölümde okuyorum, basınsal bir görevim de yok, <strong>o yüzden 2 günde, sadece 4 tane seansa katılabildim</strong>. Gördüğüm kadarıyla izlenimlerimi mühim başlıklar altında sunarım:</p>
<p><strong>Not:</strong> Merak edenler filmleri Google&#8217;da araştırsın, belki internette yayınlananları olmuştur&#8230;</p>
<p><strong>Hah, Çıktı Yine Baykuş&#8230; (Belgeseller)</strong><br />
Benim bu festivalde 4 yıldır en çok sevdiğim kısım, kesinlikle belgesellerdir! Bittiği zaman &#8220;Ee ne oldu peki şimdi?&#8221; cümlesi eşliğinde takınılan şaşkın surat ifadeleri, senaristten başka kimsenin anlamadığı kurgusal kısa filmler şöyle bir kenara çekilsin; belgeseller mesajı doğrudan veriyor, görmüş geçirmişlik hanesine görünür şekilde katkıda bulunuyor. Hele belgeseldeki söyleşiler samimi bir ortamda yapılmışsa ve bizden birileriyse, bunları izlemenin keyfine diyecek yok!</p>
<p>Bugüne kadar festivalde izlediğim şu belgeseller unutulmaz: Göztepe-Karşıyaka çekişmesi (<strong>Körfezin Ayırdığı Biladerler</strong>), Mithatpaşa Caddesi&#8217;nde 1950&#8242;li yıllardan bugüne imar katliamına kurban giden güzelim Rum evleri ve o zamanlardan kalan levantenler (<strong>İzmir Deniz Çocukları</strong>), Boğaziçi Üniversitesi&#8217;nin Amerikan Futbolu takımı (<strong>Boğaziçi&#8217;nin Sultanları</strong>), İzmir&#8217;de yaşayan üç yabancının hayatlarından kesitler (<strong>35&#8242;te 3</strong>), bir köye muhtar olarak atanan bir kadın ve köylülerin bu duruma bakış açısı (<strong>Lady Muhtar</strong>)&#8230;</p>
<p>Bu yıl programı açtığımda ilk bakışta gözüme çarpan bir belgesel olmadığı için üzülmüştüm ama ışıklar kapanıp girdiğim ilk seans başladığında (Cumartesi 15.00), bizi hemen bir tane belgesel karşıladı! Şanslıydım çünkü programda yoktu aslında, önceki seanslardan buraya aktarılmış. Aykut Alp Ersoy&#8217;un hazırladığı, <strong>Urban Bugs</strong> adındaki belgeseldi bu. İstanbul&#8217;da duvarlara resim yapan, grafiti çizen gençleri anlatıyordu. Daha doğrusu gençler anlatıyordu. Tamamına yakını hiphop kültüründen, ama toplumun burun kıvırdığı bütün alt kültürleri temsil ediyordu (kimi yerlerde punk tadı bile aldım). İnsanların sokakları kirleten, gözlere tecavüz eden yüzlerce reklam panosundan rahatsız olmayıp, duvarlara resim yapan gençlere havlamasını sorguluyordu. Gençlerden birinin Turkcell reklamlarına geçirdiği sahne belgeselin zirve yaptığı anlardan biriydi. Öteki zirve ise kesinlikle, bir tanesinin &#8220;Size sokak sanatı nedir göstereyim!&#8221; dedikten sonra yaptığı hareketti! Yoo, hareket çekmedi ya da arkasını dönüp poposunu göstermedi. Protest kavramsal sanat diyelim biz buna&#8230;</p>
<p>Denk geldiğim bir başka belgesel ise <strong>Metruk</strong> idi. Aslında belgesel olup olmadığına başta karar veremedim, ancak festivalin gazetesinde tarzı &#8220;belgesel&#8221; olarak geçtiği için şimdi bu şekilde değerlendireceğim. Metruk, Orkide Ünsür&#8217;ün hazırladığı bir belgesel. 12 dakika, diyalogsuz, eski binaları gezen bir film. Sonlara doğru çalan müzik kutusu hariç arkaplan müziği yok, sokak sesleri geliyor. Aralarda ani efektler, görüntüyü negatifleştirmeler falan denenmiş, bence &#8220;belgesel&#8221; sıfatı düşünüldüğünde olmamış. Filmin açıklamasında bile duygusal bir metin kullanılmış, korku filmi havasına hiç gerek yoktu o yüzden. Hem piyano çalıp hem beste yapabilen biriyle tanışılmış olsa, görüntü kurgusundan sonra bu kişinin görüntülere göre hazırlayacağı müzikle 12 dakikaya eşlik edilse daha etkili olurdu bence. Naçizane önerimdir :)</p>
<p>İzlediğim 4 seansın en sonunda bir belgesel daha denk geldi, bu sefer Romanya yapımı&#8230; <strong>Nea Radu</strong> adlı belgeselde yerel ve geleneksel üflemeli çalgıların son temsilcilerinden biri hünerini sergiliyor, geçmiş günleri anlatıyor. Yer, Valea Lunga köyü, başrolde ise Radu Vasile var. Çocuklara bunların öğretilmesi lazım, yoksa dünyadaki çoğu yerel kültür gibi bu da tarihe karışacak. Tanıdık geldi, bütün dünya tek kültürlülüğe doğru gidiyor. N&#8217;içün? Seri üretimin maliyeti daha düşük olduğundan olsa gerek&#8230;</p>
<p>Unutuyordum, ekleyeyim. <strong>Kwa Heri Mandima</strong> adında İsviçre yapımı ilginç bir belgesel de vardı. Fransız bir baba, Hollandalı bir annenin çocuğu olarak Afrika&#8217;da büyümüş bir çocuğun Avrupa&#8217;ya taşınma anı üzerine ulusal ve kültürel farklılıkları anlatan bir belgeseldi. İlginçti çünkü anlatımın tamamına yakınına hareketli görüntüler değil, fotoğraflar eşlik ediyordu. Aralardan popüler kültür eleştirisi de aldık, bir de Afrikalı çocukların büyüyünce karşılaşacakları kaderlerini&#8230; Hani şu filmlerde gördüğümüz askeri çete gibi şeylerin şiddet olayları&#8230;</p>
<p><strong>Anaaaam, Katil! (korku filmleri)</strong><br />
Bu sene gözüme korku filmleri çok çarptı, önceki 3 festivalden sadece 2 dakikalık <strong>Causa</strong>&#8216;yı hatırlıyorum gözlerimi kısarak izlediğim. Bu sefer Kanada yapımı <strong>All Flowers in Time</strong> alttan gerilimi verip verip ani ve gerçeküstü öğelerle korkuyu basıyor. Dişsiz amca ve tekrarlanan sahneler de filmdeki korku unsurlarının bonusu. Can Evrenol&#8217;un çektiği <strong>To My Mother&amp;Father</strong> da bizi psikolojik korkutacak zannettirirken &#8220;sürpriz!&#8221; diyor, Cannibal Corpse&#8217;un eşlik edebileceği sahneler perdeye yansıyor. Kapat şunu kapat! Rüyalarıma girecek yine&#8230;</p>
<p>Elde iki gerilim filmi daha var ama bünyede üstteki ikisi kadar gerilime yol açmıyor. Kurgusu gergin diyelim&#8230; Amerikan yapımı 5 dakikalık <strong>Telefone</strong> adlı film ile Fransız yapımı 15 dakikalık <strong>Jour 0</strong> adlı film&#8230; İkisi de maksadını anlamadığım filmlerden oldu. Ama yapım kalitesi üst düzey. Özellikle Jour 0&#8242;ın.</p>
<p><strong>Nein Davut, Yok Ense Patlatmak! (Türk-Alman ekolü)</strong><br />
Dikkatimi bir şey çekti bu yıl: Almanca filmler. Bir kısmında Türk imzası da var tabi. 4 dakikalık <strong>Oma Rennt!</strong> sevimli ve acımasız nineleriyle kahkahalara boğdu. <strong>Zu Vermieten</strong>&#8216;de, huzurevine gitmeyi reddeden yaşlı ve yalnız bir kadının son haftalarında yalnızlığından kurtulmak için yaptığı kurnazlığı duygusal bir gülümsemeyle izledik. Ve izlediğim 4 seanstaki kurgular arasındaki en bomba film olan <strong>Seppi und Hias</strong>! Futbol hastası, 9 yaşında, biri Türk biri Alman iki çocuğun kültür ve din etrafında şekillenen eğlenceli hikayesi. Muazzam pastoral arkaplan, her şeyiyle &#8220;Türk&#8221; dayının karakteristik eşyaları, masum bir idealizmin simgesi çocuklar, &#8220;çocuklarının iyiliği için olsa da&#8221; totalitarizmi simgeleyen ebeveynler, dini çocuklara korku ile öğretmeye çalışmak, türlü afacanlıklar, alaturka ezgilerle bezeli Alman müzikleri&#8230; Bayer Münih de işin bonusu. Internet&#8217;te yayınlandıysa bulup izlenilmesi gerek!</p>
<p><strong>Tak! Belçika&#8230; Tak! İtalya&#8230; Tak! Rusya&#8230; (Diğerleri)</strong><br />
Diğer izlediğim filmler şunlardı, bazısına 1-2 cümleyle değineceğim: <strong>Aprilis Suskhi</strong> (Gürcistan), <strong>Berf </strong>(Türkiye), <strong>Bugün Yok</strong> (Türkiye), <strong>Diarchia </strong>(İtalya, Fransızca), <strong>Hayerida</strong> (İsrail), <strong>Kain </strong>(Belçika), <strong>Kindergeld </strong>(Türkiye), <strong>In Scale</strong> (Rusya, animasyon) ve <strong>Mukadderat</strong> (Türkiye).</p>
<p>Bu saydıklarımdan Aprilis Suskhi&#8217;yi ve In Scale&#8217;i çok beğendim. Bugün Yok da buna katılabilir, sonu daha huzurlu bitseydi kafadan koyardım :P <strong>Aprilis Suskhi</strong>&#8216;de Gürcistan&#8217;ı işgal eden Rus ordusundan bir askerin içinde uyanan insanlığı gösteriyor. Ondan sonra ordunun sıkıcı rutinine geri dönmek zorunda kalıyor tabi eşyalarını toplayıp. Aradaki birkaç insanlık dakikasının mutluluğu yetiyor filmin etkili olmasına. Festivalin esas ödülünü de o almış sanırım.</p>
<p><strong>Berf</strong>, festivalde her sene görmeye alıştığımız doğu kökenli ajitasyon filmlerden. Jüri özel ödülünü almış. Kökenine lafımız yok (aslında filme de lafım yok, tarzım değil sadece) ama bu insanların hayatında acıdan başka bir şey yok mudur? Bu insanlar kent hayatının kapris dolu rahatından bir anda yokluk dolu yerleşim birimlerine düşmemişler ki, hayatları sadece acıdan ibaret olsun. Küçük şeylerden çıkardıkları mutluluklar yok mu? Gurur duydukları kendilerine has meziyetleri yok mu? Sözüm aslında Doğu Anadolu ile ilgili bütün yapımlara. Kısa film, uzun metraj, televizyon dizisi, fark etmez&#8230; Bu konuda daha özgün, benzersiz, en önemlisi &#8220;duygu sömürüsü yapmama kaygılı&#8221; ve aynı zamanda bu kaygıyı taşırken cıvıtmayan (durduk yere espri katmayan) yapımlar görmeyi dilerim.</p>
<p><strong>Sevim Koş Kavga Var!</strong><br />
Koca festivalde oldukça az bir bölüme teşrif ettik ama en reytingli bölümlerden biri de bize denk geldi. Festivale katılım o kadar yüksekti ki, ayakta kalanlar oldu. Yer ayarlamak için sahneden koltuklara bakan başkan Kayhan Kırmızıgül&#8217;e biri itiraz etti (üslubu nasıldı bilmem), Kırmızıgül de &#8220;O zaman gelme, başka festivale git&#8221; tarzında bir şey bağırdı. &#8220;Aha kavga çıktı!&#8221; diye salondaki gürültü kesildi. Ardından seyirciyle Kırmızıgül arasında bir tartışma başladı. Seyirci Kırmızıgül&#8217;ün üslubuna çattı, alkışı topladı. Ardından Kırmızıgül kırgın bir konuşma yapıp sahneden indi, yine alkışlar&#8230; Pazar günü seyirci sayısında gözle görülür bir düşüş vardı. Umarım bu olay festivalin seneye devam etmesine engel olmaz.</p>
<p>Ama ne olursa olsun bir organizasyonun yöneticisi katılımcılara karşı en azından onca insanın önünde misafirperver davranmak zorundadır. Arada geçen konuşmayı bilmiyorum, belki de haklıydı Kırmızıgül, ama bu şekilde haksız konuma düştü. İyi niyetten şüphem yok, 11 seferdir İzmirlilere bedavaya festival sunuyorlar. Fakat halkla ilişkiler önemli işte&#8230;</p>
<p><strong>Elini Kolunu Fazla Oynatma Komşum</strong><br />
Yazı yine çok uzadı, buraya kadar okuyan kaç kişi kalıyor bilmiyorum. Bir festivali daha geride bıraktık. İzmir&#8217;in &#8220;ses getiren organizasyon&#8221; kıtlığına geri döndük. Festival ekibine hem Türkiye&#8217;de İzmir&#8217;in ismini duyurdukları, hem de İzmirlilere değerli bir etkinlik sundukları için bol miktarda teşekkür ederim. Sarf edilen çabanın haddi hesabı yoktur eminim, ama gelecek yıl biraz daha güler yüzlü olmaya uğraşılsın. Sponsorların çapı büyütülsün, (Alsancak&#8217;ta varsa) daha büyük mekanlar ayarlanabilsin, biraz da internet daha verimli kullanılsın. Ha bir de seans aralarında Tuna ve Şükrü&#8217;yü daha fazla görelim, eskisi gibi seansla ilgili konuşmalar yapsınlar :) Benim kendi halinde bir festival ziyaretçisi olarak isteklerim ve temennilerim bunlar&#8230; Seneye görüşmek üzere.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://blog.alperdemirci.com/11-izmir-kisa-film-festivali-izlenimleri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>21. Efes Pilsen Blues Festivali İzlenimleri</title>
		<link>http://blog.alperdemirci.com/21-efes-pilsen-blues-festivali-izlenimleri/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=21-efes-pilsen-blues-festivali-izlenimleri</link>
		<comments>http://blog.alperdemirci.com/21-efes-pilsen-blues-festivali-izlenimleri/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 02 Nov 2010 12:06:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Alper</dc:creator>
				<category><![CDATA[Olay-Durum]]></category>
		<category><![CDATA[anı]]></category>
		<category><![CDATA[blues]]></category>
		<category><![CDATA[efes pilsen]]></category>
		<category><![CDATA[festival]]></category>
		<category><![CDATA[izmir]]></category>
		<category><![CDATA[müzik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://blog.alperdemirci.com/?p=163</guid>
		<description><![CDATA[Memlekette meşhur olmayanın gelenekselleşmesi oldukça nadir görüldüğü için 1990&#8242;dan beri süregelen Efes Pilsen Blues Festivali mühimdir benim gözümde. İlginçtir, o gece salona gelen kişilerin ezici bir çoğunluğunun önceden hiç tanımadığı müzisyenlere rağmen, oldukça güzel bir katılımla gerçekleşir festival her yıl. En azından İzmir ayakları öyle, diğerlerini görmedim ki! Malum, az evvel bahsettiğim ezici çoğunluğun içerisinde [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_165" class="wp-caption alignright" style="width: 210px"><a href="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/11/61784_150296945005076_136604559707648_285922_6341794_n.jpg" rel="lightbox[163]"><img class="size-medium wp-image-165" title="21. Efes Pilsen Blues Festivali Afişi" src="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/11/61784_150296945005076_136604559707648_285922_6341794_n-200x138.jpg" alt="21. Efes Pilsen Blues Festivali Afişi" width="200" height="138" /></a><p class="wp-caption-text">Festival Afişi</p></div>
<p>Memlekette meşhur olmayanın gelenekselleşmesi oldukça nadir görüldüğü için 1990&#8242;dan beri süregelen Efes Pilsen Blues Festivali mühimdir benim gözümde. İlginçtir, o gece salona gelen kişilerin ezici bir çoğunluğunun önceden hiç tanımadığı müzisyenlere rağmen, oldukça güzel bir katılımla gerçekleşir festival her yıl. En azından İzmir ayakları öyle, diğerlerini görmedim ki!</p>
<p>Malum, az evvel bahsettiğim ezici çoğunluğun içerisinde bulunduğumdan ötürü, konser izlenimlerinden bahsederken bir yandan sahne alan sanatçıların kısaca yaşam hikayelerine değinmeden edemeyeceğim. Bahaneyle ben de öğrenmiş olayım. Yok, basın bülteninden kopyala yapıştır yapmayacağım! (şimdi baktım, basın bülteni de sanırım sanatçıların sitelerindeki biyografilerinden &#8220;doğrudan çevirili arak&#8221;mış)</p>
<p><strong>Not:</strong> Fotoğrafların çoğunu <a href="http://www.facebook.com/efesblues">Facebook</a> sayfasından aldım, fotoğraf sahiplerinden &#8220;kullanma izin vermiyorum&#8221; diyenler olursa benimle iletişime geçsin, kaldırayım.</p>
<div id="attachment_167" class="wp-caption alignright" style="width: 210px"><a href="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/11/66940_1532431665078_1063365747_31386790_1435360_n.jpg" rel="lightbox[163]"><img class="size-medium wp-image-167" title="Samuel James" src="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/11/66940_1532431665078_1063365747_31386790_1435360_n-200x133.jpg" alt="Samuel James" width="200" height="133" /></a><p class="wp-caption-text">Samuel James sahnede...</p></div>
<p><strong>Samuel James</strong><br />
Festivalin henüz 20&#8242;li yaşlarındaki genç bluescusu&#8230; Kanadalıymış, ama ABD&#8217;nin en kuzeybatısındaki Maine eyaletinde doğmuş. Şu aralar da orada yaşıyormuş. 1890&#8242;da doğan dedesi dönemin blues müziğini icra etmek üzere gitar çalmış. Babasıysa piyano ve trombon&#8230; Böyle bir arkaplan sayesinde müziğe de küçük yaşlarda başlama şansı bulmuş elbet James. 12&#8242;sinde ülkesinin kuzeydoğusunu kapsayan ilk turnesine çıkmış. Henüz genç yaşta annesini kaybetmiş, bir süre besleme evinde kalmak durumunda bulunmuş. 17&#8242;sinde ise babasıyla tekrar bir araya gelmiş.</p>
<p>Bir kadın kalbini kırdığında onun peşinden gitmek için mi, yoksa efkarından kendini yollara vurduğundan mıdır bilinmez, İrlanda&#8217;ya uçmuş. Oraların havası farklı tabi, bulutlu ve yağmurlu&#8230; İşte Samuel James&#8217;in müzikal yönünü çizecek ortam! Ancak evdeki hesap çarşıya uymadığı için İrlanda&#8217;da parasız kalmış ve dönüş parasını biriktirmek üzere oradaki sokak çalgıcılarından mızıka çalmayı öğrenmiş. Sokaklarda çala çala parayı biriktirip nihayet soluğu evde almayı başarmış.</p>
<p>Samuel James&#8217;in şu ana kadar iki tane albümü yayınlandı: 2008 yılında Songs Famed for Sorrow and Joy ile, 2009 yılında yayınlanan For Rosa, Maeve and Noreen&#8230; Böyle bir müzikal geçmiş ile birlikte Samuel James, Efes Pilsen Blues Festivali&#8217;nin yirmi birincisi süresince günün açılış ismi olarak yerini aldı. Festivalin önceki açılış sanatçılarında olduğu gibi, bu sefer de sahnede tek kişi yerini aldı. Eski usul, katıksız blues, sonraki konserlere göre daha az sayıda olan seyircilerle buluştu. Zaten bu festivalde ilk çıkan müzisyenler, bir nevi blues indikatörüdür. Festivale gerçekten blues için gelenle, sadece &#8220;bu akşam da eğlenelim biraz&#8221; düşüncesiyle gelenleri ayıklar. Ancak bu sefer James&#8217;in konserine olan katılım, önceki yıllara göre daha yoğun göründü gözüme. Sevindirici bir gelişme. James de şarkı aralarında öğrendiği Türkçe kelimeleri sıraladı, halimizi hatrımızı sordu. Bir ara sıcak bastı, üzerindekini çıkarıp atletiyle gitarını çalmaya devam etti. Konser boyunca oturduğu içün, kendisini arkalardan izlemek bir miktar zor oldu.</p>
<div id="attachment_166" class="wp-caption alignright" style="width: 210px"><a href="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/11/74299_160728980628539_136604559707648_341159_2937402_n.jpg" rel="lightbox[163]"><img class="size-medium wp-image-166" title="Mitch Woods" src="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/11/74299_160728980628539_136604559707648_341159_2937402_n-200x133.jpg" alt="Mitch Woods" width="200" height="133" /></a><p class="wp-caption-text">Mitch Woods seni çağırıyor!</p></div>
<p><strong>Mitch Woods &amp; The Rocket 88s</strong><br />
Verilen aranın ardından sıra boogie woogie yapmaya gelmişti. Bun&#8217;çün sahneye 59 yaşındaki Mitch Woods ile beraberinde Rocket 88s adındaki grubu çıktı. Normalde caz ve klasik müzik eğitimi almasına karşın, 1970&#8242;lerin başlarında New York&#8217;tan San Francisco&#8217;ya göç edince eğilimi blues tarzına doğru kaymaya başladı. 1980 yılında The Rocket 88s grubunu kurdu, ilk albümleri 1984 yılında geldi. Bugüne kadar toplam 9 tane albüm çıkardılar, en son bu yıl çıkan Gumbo Blues dahil olmak üzere.</p>
<p>Woods piyanonun başında, vokalleri üstleniyor. Bugüne kadar gittiğim hiçbir Blues Festivali&#8217;nde rastlamadığım bir görüntüydü, ilginç geldi. Ama güzeldi de performans. Fevkalade hoşsohbet, keyifli bir adama benziyor. Basın görevlisi olup içeri sızıp grupla sohbet etmek isterdim doğrusu. Rock&#8217;n rolla hayat veren tarzı icra ederek seyirciyi bol bol eğlendirdiler. Sonlara doğru Woods sahneden indi, grup çalmaya devam etti. Sonra gitarist, saksafoncu ve basçı da indi diye hatırlıyorum. Davul solosunun ardından geri geldiler ve festivalin denk geldiği 29 Ekim&#8217;e özel bir jest yaparak tanıdık bir şey çalmaya başladı. Herkesin suratını şaşkın bir gülümseme etkisi altına aldı, ardından gitarist mikrofona yaklaştı ve ağzından şu sözler çıktı: Lambaya püf de! Hoh deme püf de!</p>
<p>Şaşkın gülümseme coşkuya dönüştü, coşkunun zirve yaptığı an ise Woods&#8217;un sahneye elinde Türk bayrağı ile geri dönmesi oldu. Sahneye konserin olduğu ülkenin bayrağıyla çıkmak klişeleşmiş bir sahne şovu olsa da, hem yerel bir şarkının çalınıp, hem de Cumhuriyet Bayramına denk gelen bir günde üzerine bayrakla çıkılması, salondaki coşkunun klişe falan dinlememesini sağladı. Kısa bir süre daha konser devam ettikten sonra Mitch Woods ve The Rocket 88s&#8217;i alkışlar eşliğinde sahneden uğurladık, zihnimize ise bu jest anı uzun yıllar çıkmayacak şekilde kazındı. Bu arada Mitch Woods festival süresince ufak bir blog yazıyor, İngilizce bilenler kaçırmasın: <a href="http://blueswithoutborders.blogspot.com/" target="_blank">http://blueswithoutborders.blogspot.com/</a></p>
<div id="attachment_168" class="wp-caption alignright" style="width: 210px"><a href="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/11/75062_452469872857_689752857_5584904_5957504_n.jpg" rel="lightbox[163]"><img class="size-medium wp-image-168" title="Kenny Neal" src="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/11/75062_452469872857_689752857_5584904_5957504_n-200x133.jpg" alt="Kenny Neal" width="200" height="133" /></a><p class="wp-caption-text">Kenny Neal sahnede, gitara dikkat!</p></div>
<p><strong>Kenny Neal</strong><br />
Roketler sahneden indikten sonra, kalabalığın mola için dağılmasını da fırsat bilerek, &#8220;hayat önlerdedir!&#8221; diyerek en ön sıralara kadar geldik. Önümüzde sadece bir adet sıra vardı. Sönük ışıklar altında grup üyeleri, bizzat kendileri gelip ses kontrollerini yaptılar konserden önce. Hemen önden onları izlerken aklım <a href="http://blog.alperdemirci.com/unirock-2010-guncesi/" target="_blank">Unirock</a>&#8216;a gitti, orada metal grupları bile başkasına yaptırıyordu bu kontrolleri. Ortamdaki amatör ruhtan ötürü duygulandım, beklemeye devam ettim.</p>
<p>Kenny Neal 1957 doğumlu, ancak çok daha genç gösteriyor kesinlikle. Hatta ben 30&#8242;lu yaşlarında zannediyordum. Müzikle iç içe, kalabalık bir aileden geliyor. Babası döneminin ünlü blues müzisyenleriyle çalışmış mızıkacı Raful Neal. New Orleans&#8217;da yaşıyor Neal ailesi. Sürekli &#8220;aile&#8221; kelimesini kullanmam boşa değil, Neal&#8217;ın grubunun bir kısmını da aile üyeleri oluşturuyor: Bir kardeşi klavye çalıyor, bir kardeşi bas gitarda. Öbür klavyede yeğen var. Aile bu kadarla kalmıyor, daha çok kardeşi var, tamamına da yakını müzisyen, ancak bazılarını yakın zamanda kaybetmiş ne yazık ki. Kenny Neal&#8217;ın <a href="http://www.kennyneal.net/" target="_blank">internet sitesinde</a> detaylara ulaşabilirsiniz. Stüdyo-canlı demeden bol bol da albüm çıkarmış, araştırın!</p>
<div id="attachment_170" class="wp-caption alignright" style="width: 110px"><a href="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/11/l_dc022ab0353351ed0662fa78cbd654b2.jpg" rel="lightbox[163]"><img class="size-thumbnail wp-image-170" title="Tyree Neal" src="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/11/l_dc022ab0353351ed0662fa78cbd654b2-100x149.jpg" alt="Tyree Neal" width="100" height="149" /></a><p class="wp-caption-text">Gitar şovunu yapan yeğen. Tellere dikkat!</p></div>
<p>Ve şimdi dönelim konsere&#8230; Grupta iki klavye, bir saksafon, bir trompet, bir bas, bir davul ve bir Kenny Neal (gitar+vokal) var. Ne yalan söyleyeyim, konser boyunca gözlerim en çok, Neal&#8217;ın antika gitarındaydı. Eskimiş ahşap, kahverengi renkte, iki adet dümdüz manyetik, hayranlık uyandırıcı bir gitar! Ondan sonra dikkatimi çeken, klavyecilerdi! Bir şarkının sonrasında Neal gruptaki aile üyelerini takdim etti, Neal&#8217;a hiç benzemeyen klavyecilerin akraba olduklarını duyunca dumura uğradım! Onlar da bizleri altın kaplama parlak dişleriyle selamladılar. Ardından kızını (Syreeta Neal) sahneye çağırdı, kızı eline klasik gitarı alarak bir bölümü üstlendi sahnede. Ardından sağdaki daha ufak olan klavyeci, Fender gitarı alıp adeta şov yaptı! Jimi Hendrix usulü, gitarı solakmış gibi ters tutarak çaldı, teller de tersti tabi doğal olarak. Konserde kesinlikle en çok eğlendiğim bölümdü bu. Ardından Kenny Neal sahneye geri döndü ve konser başlangıçtaki normal seyrinde devam etti. Ara sıra mızıka ve adını bilmediğim ilginç çalgıyla da performanslar sergiledi (oturup dizlerinin üzerine koyuyor çalgıyı, sonra kah gitar gibi, kah bizdeki kanun gibi çalıyor. Acaba nedir nedir?). Konserin sonlarına doğru tüm elemanlara sırayla solo bölüm ayırdı, ondan sonra ise noktayı koydular. Seyirci hemen dağılmaya başladı, dolayısıyla bis falan da olmadı.</p>
<p><strong>İğne Batırma Faslı</strong><br />
Birincisi, en önemlisinden başlayayım, içerideki fiyatlar. Evet, orası mahrumiyet bölgesi ve fiyatlar elbet zamlanacaktır. Ama bir bardak suyun 5 TL&#8217;ye satılmasını yüzleri kızarmadan bana nasıl açıklayabilirler? Muhtemelen Hilton&#8217;un fiyatlandırmasıdır bu. O zaman İzmir Hilton&#8217;dan biri gelip yüzü kızarmadan anlatmaya çalışsın. İnsanın en temel ihtiyacı üzerinden bu kadar para sömürülür mü? Şahsen ben içeriden hiçbir alışveriş yapmadım protesto etmek amacıyla. Hitap ettiğim etkili bir kitle olsa &#8220;Bilet alın, içeride yiyecek-içecek almayın&#8221; diye eylem başlatacaktım ama işte, suyun geçen sene 5 liraya satılmış olmasına inanamadığımdan ötürü, emin olamadım. En azından öbür temel ihtiyaç olan tuvalet bedava.</p>
<p>İkincisi, öğrenci biletleri. Bu festivaldeki öğrenci bileti uygulamasını ben anlamıyorum. Sınırlı sayıda satışa çıkarıyorlar ve hemen bitiveriyor. Öğrenci olduğumuz halde tam bilet almak zorunda kalıyoruz. O biletler nedense daha ilk günlerden bitiveriyor ama tam biletler kapıda bile satılabiliyor! Çok mu zor, kota ayırmayıp öğrenciye öğrenci, tama tam bilet basmak?</p>
<p>Üçüncüsü, organizasyonun ilgisi. Önceki yıllar Adobe Flash ile hazırlanmış güzel ve kullanışlı sitelere sahip olurdu festival. Bu yılsa <a href="http://www.facebook.com/efesblues" target="_blank">Facebook sayfasıyla</a> yetinilmiş. Hiç yakıştıramadım. Tabi festivalle ilgili edinilebilecek bilgi de azalmış oldu. Önceleri site üzerinden festivaldeki sanatçıların bazı şarkılarını dinleyebiliyorduk mesela.</p>
<p>Bunların dışında gözüme çarpan, eleştirecek bir şey olmadı. Gelelim hatıra maksatlı hediyelere! İlk gittiğim 17. festivalden beri her geçen yıl çıkışta verilen hediyelerde bir düşüş gözlemliyordum (sırasıyla; üflenebilir ufak <strong>mızıka</strong>, <strong>metal </strong>gitar anahtarlık, <strong>plastik </strong>gitar anahtarlık (hem de halkasız!), Efes Pilsen ve festival yöneticilerinin yıkama yağlama dolu röportajlarından oluşan <strong>gazete</strong>). Bütçedendir, olabilir, normaldir&#8230; Bu yıl çıkışta son iki yıldan daha güzel bir hediye verdiler, pantolona takılabilen metal gitar anahtarlık ve ona bağlı bir pena.</p>
<p>Bu şekilde bir Blues Festivali&#8217;ni daha atlattık. Seneye hangi kentten festivale katılacağım bilinmemekle beraber, uzun zamandır içimde olan bir isteği de burada dile getirmek istiyorum: Bir sonraki festivalde lütfen ama lütfen Asım Can Gündüz de olsun!</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://blog.alperdemirci.com/21-efes-pilsen-blues-festivali-izlenimleri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>III. İzmir Rock Festivali İzlenimleri</title>
		<link>http://blog.alperdemirci.com/iii-izmir-rock-festivali-izlenimleri/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=iii-izmir-rock-festivali-izlenimleri</link>
		<comments>http://blog.alperdemirci.com/iii-izmir-rock-festivali-izlenimleri/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 18 Oct 2010 09:47:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Demirci</dc:creator>
				<category><![CDATA[H. Metal]]></category>
		<category><![CDATA[anı]]></category>
		<category><![CDATA[festival]]></category>
		<category><![CDATA[izmir]]></category>
		<category><![CDATA[müzik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://blog.alperdemirci.com/?p=152</guid>
		<description><![CDATA[İlki 2004, ikincisi de 2005&#8242;te yapılmış olan bir festivalin üçüncüsü nihayet 16-17 Ekim 2010 tarihlerinde gerçekleşmiş oldu. O zamanların bir kısım (özellikle dişi) metalcisi &#8220;eskiden dinlerdik&#8221;çi oldu, bırakmayanlar dinozorluk adına birkaç adım daha kat etti, arta kalan boşluğu da bir yenilenen kuşak doldurdu. Böylece bilhassa ilk gün hiç de fena katılımlı olmayan bir organizasyon gerçekleşti. Birkaç grup &#8220;Türkiye&#8217;deki [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_153" class="wp-caption alignright" style="width: 210px"><a href="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/10/ensonkucuk2.jpg" rel="lightbox[152]"><img class="size-medium wp-image-153" title="III. İzmir Rock Festivali Afişi" src="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/10/ensonkucuk2-200x282.jpg" alt="III. İzmir Rock Festivali Afişi" width="200" height="282" /></a><p class="wp-caption-text">III. İzmir Rock Festivali Afişi</p></div>
<p>İlki 2004, ikincisi de 2005&#8242;te yapılmış olan bir festivalin üçüncüsü nihayet 16-17 Ekim 2010 tarihlerinde gerçekleşmiş oldu. O zamanların bir kısım (özellikle dişi) metalcisi &#8220;eskiden dinlerdik&#8221;çi oldu, bırakmayanlar dinozorluk adına birkaç adım daha kat etti, arta kalan boşluğu da bir yenilenen kuşak doldurdu. Böylece bilhassa ilk gün hiç de fena katılımlı olmayan bir organizasyon gerçekleşti. Birkaç grup &#8220;Türkiye&#8217;deki en iyi seyirci İzmir&#8217;de&#8221; tarzı şeyler söyledi, 40 yılda tek kere konsere giden bir vatandaş olarak ben de inandım. Aynı şeyi gittikleri başka iller için, başka illere göre değiştirerek söylüyorlarsa bilemem :P</p>
<p>Ben genelde en başından &#8220;benden günah gitti&#8221; demeyi seviyorum, bilmediğimi saklayıp bilmiş bilmiş yazmaktansa&#8230; Bu yıl üniversite bitecek, gittiğim ilk metal konseri geçen yılki Quo Vadis geldiğindeydi (30 Nisan 2010). İkincisi Unirock 2010, bu ise daha izlediğim üçüncü metal etkinliği. Ayrıca uzun zamandır 2-3 istisna haricinde yerli gruplardan sadece dinozor olanlarla ilgileniyorum (Kronik, Metalium, Dr. Skull, Hazy Hill diye gider), 2000&#8242;lerde kurulanları sadece ismen ve tarzen tanımam söz konusu. Konserden önce çoğunu MySpace adresinden bir miktar dinledim ama koca festivalde Gates of Eternity haricinde tek bir şarkısını bildiğim grup yoktu! GoE&#8217;nin de basçısı sınıf arkadaşım zaten, oradan geliyor yakınlık :P Yani grupları isimden ve tarzdan öte fazla tanımayan birinin yorumları yer alacak aşağıda. Sıkılmayacak olan okusun&#8230; Sıkılacak olanlar en aşağıya inip özet maiyetinde ödüllere bakabilir.</p>
<p><strong>İlk Gün</strong><br />
İlk gün öğlenden bir miktar işim vardı, o yüzden mekana geç geldim. Üstüne giriş çıkış yasağı olduğunu öğrenince karın doyurmaya gittim, bu nedenle <strong>DreamForge</strong> ve <strong>The Trusted</strong> kaçmış oldu. İçeriye girdikten birkaç dakika sonra <strong>Mosh Pit Project</strong> sahneye çıktı. İçi dışı bir olan İzmirli bir grup. Kendi tayfasını da getirmiş, içeride bir miktar Suicidal Tendencies havası esti :P Oldukça sağlam ve enerjik bir performansla kendi sürelerini güzel kullandılar.</p>
<p>MPP sahneden inince bütün gün tek başına takılacak olmanın bilinciyle oturacak bir yer bakmaya başladım. Balkonu kulise çevirdikleri için Quo Vadis konserindeki gibi &#8220;balkon metal&#8221; yapamamaya üzülürken, kenardaki kanepelerin birinden kalktılar, bomboş kanepe! En sevdiğim! Oturduktan bir süre sonra <strong>Insistence</strong> sahneye çıktı. Çok beğenilen, methedilen bir grup. Seyirci katılımı da fena değildi zaten. Vokalistleri yeniymiş sonradan öğrendim. Ama benim tarzım değil. Normalde dinlemeyeceğim grupları canlı dinlerken keyif alınabiliyormuş (30 Nisan&#8217;da ben bunu öğrenmiştim) ama bu sefer fazla bir ifade gelmedi bana. Ha millet çok güzel eğlendi o ayrı konu. Objektif değerlendirme olumlu.</p>
<p>Sırada kamyon metalin temsilcilerinden <strong>Black Tooth</strong> vardı. Bence seyircinin en iyi tepki verdiği grup oldu. Bunda elbette ki grubun geçmişinin ve performansının payı büyük. Mekan gözüme en çok bu konserde dolu göründü. Seyirciler arasında atraksiyonlar gırla gitti. Sahneye atlayıp beraber kafa sallayanlar oldu. Normalde sonlarda çaldıkları Walk adlı Pantera şarkısını bu sefer başlarda çalmaları seyircinin coşmasında çok etkiliydi, ortalık karıştı resmen o sırada. Yalnız vokalistin zaman zaman attığı çığlıklar çok fenaydı, kulak zarı sağlığım için suratımı ekşitmek zorunda kaldım. Oturan metal yapıyoruz ya! Batıyor o yüzden :P Ama sonra performanslarının yarısında oturduğum yerde ayağa kalkıp öyle izledim.</p>
<p>Kitle kurtlarını baya bir döktükten sonra sıra internet metalcileri tarafından şamaroğlana döndürülen Uludağlar mamüllerinden biri olan <strong>Moribund Oblivion</strong>&#8216;daydı. Diğer gruplar hiç branda-poster işine girmemişken MO&#8217;nun branda çıkarması ilginç geldi ilk başta. Daha da ilginci, brandayı sahnenin önüne, en öndekiler haricinde görülmeyecek bir yere gerdirmeleriydi. Maksatları gerçekten bu muydu bilmiyorum ama sonradan çaktım köfteyi: Sahneye fırlayacak seyirci istemiyorlardı. O kadar seyirci de yoktu zaten. Bir önceki konserde tıklım tıklım görülen salonda bu sefer kenarlardaki birkaç insan ile en ön sıralardaki 15-20 kişi mevcuttu. İlk şarkının sonlarına doğru bir miktar insan daha gelse de en az seyircili konserlerden biriydi festivalde. Dalga mı geçiyorlar yoksa gerçekten hayranlıktan ötürü müydü bilmiyorum, şarkı aralarında kızlar &#8220;Bahadııııııııııııırrr&#8221; diye bağrışıyorlardı. İçlerinden bir tanesi Groza şarkılarından birini istedi bağırarak, 1 ay evvel Groza ile gelen Bahadır da &#8220;Geçen ay gelecektin&#8221; diye ayarı verdi. Müzikal olarak fena bir performans sergilemeyen MO, başka bir atraksiyon yaşanmadan süresini tamamladı.</p>
<p><strong>Suidakra</strong>&#8216;nın sırası&#8230; Sahneye adım attıkları anda farklarını belli ettiler. Aşşağılık kompleksine kapılmıyorum ama gerçekten bütün festivalde o dakikaya kadar çıkan bütün gruplardan çok daha fazla iyi sahne duruşu, rahatlığı ve samimiyeti sergilediler. İki şarkılık bir bis yapacaklardı ancak mekan organizasyona yamuk yaptığı için süre iyice kısıtlandı, bisi yapamadan sahneden indirilmek durumunda kaldılar. Ondan sonra after party olayı yalan oldu tabi, <strong>Karakedi</strong> çok az sahnede kalabilmiş. Ben o sıralarda otobüs eşliğinde eve dönmek üzere olduğum için olaylara şahit olamadım.</p>
<p><strong>İkinci Gün</strong><br />
İlk günün sonunda neredeyse bütün gün oturmama, asgari düzeyde konuşmama rağmen sahne önündeki bütün atraksiyonlara katılmışçasına bir yorgunluk vardı üzerimde. Ama güzel bir uyku sayesinde ikinci güne dinç başladım. Bir miktar daha sosyal geçti elbet. Organizasyondan sevgili Alper Tunga ve Volkan&#8217;a, Mosh Pit Project tayfası elemanı ve yanlış hatırlamıyorsam UÇK Grind&#8217;ın ekip elemanına, Karakedi vokali Asena&#8217;ya, Gates of Eternity basçısı Türker&#8217;e ve İzmir&#8217;in dinozor metal tayfasından Kıvanç Abi&#8217;ye selamlar yolluyorum.</p>
<p>Yazının sonuna gelmeden selamlara geçtik, önce konserlerden bahsedeyim. Bugün konser kaçırmadım neyse ki, <strong>Erythrocyte</strong> mekanda bir (onların şarkılarını çalmasalar da) Holy Moses rüzgarı estirdi. Gitaristlerden biri çok iyi solo atıyordu ama şarkılar ilerledikçe sanki genellikle aynı kalıpları kullanıyor gibi geldi. Vokalistlerinin kız olması dünya çapında olmasa da Türkiye&#8217;de grubu kafadan orijinal bir yere getiriyor. Performans güzel ama şarkılarda o kadar efor sarf ettikten sonra hanım hanımcık anonslar yapması bir tezat oluşturuyordu. Biraz daha rock&#8217;n'roll anonslar istiyoruz! Exodus ve Six Feet Under coverları tanıdık şarkılar olarak dikkatimi çekti.</p>
<p>Ardından festivalin en pis metalcileri <strong>Rigor Mortis</strong> sahneye çıktı, 2 gündür brutal takılan festival artık guttural de takılıyordu! Şarkı aralarında ön sıralardan haykırılan küfürler olaya oldukça yer altı bir hava kattı. Onlardan sonraysa festivaldeki en tanıdık grup <strong>Gates of Eternity</strong> sahne aldı. Vokalist Seçkin saçlarını kestirmiş, yakında da askere gidecekmiş. Tipi oldukça değişik geldi, ama son izlediğimden beri sahne hakimiyetini kesinlikle çok daha geliştirmiş. Yerli gruplar arasında UÇK&#8217;yı görene kadar en iyi ön adam performansı diyordum. Seyirciyle iletişimi üst düzey. Bir gitaristlerinin solak olması sahnede güzel bir simetri yaratıyor. Türker de sahnenin dış tarafına değil, iç tarafına dönerek çalarsa daha başarılı olacağını düşünüyorum.</p>
<p><strong>Six Magics</strong> çıktı sonra, kendimi çölde vaha bulmuş gibi hissettim! Normalde dinlemeyeceğim tarzda, kadın vokalli power metal yapıyorlar ama onca brutal vokalin arasında Ely Vasquez mekana güneş gibi doğdu! Müzik de MySpace&#8217;de dinlediğimden çok daha sağlamdı. Avrupa&#8217;daki henüz ikinci konserlerini vermişler (ilki Almanya&#8217;daymış sanırım). Oldukça memnun bir şekilde ayrıldılar. İyi ki de &#8220;yabancı grup illa ki en son çıkar&#8221; prensibine kurban gitmedi.</p>
<p>Ondan sonra sahneyi <strong>UÇK Grind</strong> aldı, 2 gündür daha ilk defa bira içtiğimden midir, en keyifli dakikalar bu konserdeydi. Müziklerini ilk defa dinliyordum ve çok beğendim. Sanırım iki gün boyunca Türkçe şarkı söyleyen tek grup onlardı. Tanju Can&#8217;ın sahnedeki enerjisi muhteşemdi. Saygılar&#8230;</p>
<p>UÇK&#8217;dan sonra uzaktan gördüğüm standa gittim, onların CD&#8217;lerini mi satıyorlar diye, <strong>Affliction</strong>&#8216;ınmış. Bekleyince onlar da çıktı. Yorgunluk belirtileri yüzünden bir oturan metal de onlarda yaptım. Silüeti Kerry King&#8217;e oldukça benzeyen vokalistleri dikkati çekti, sağlam bir giriş yaptılar. İkinci şarkıdan sonra daha iyi izlenim edineyim diye ayağa kalktım, ondan sonraysa organizasyon anons yapıp festivali burada bitirdi.</p>
<p><strong>Aksaklıklar Üzerine Yorumlar</strong><br />
Öncelikle organizasyon kötü niyetli değil kesinlikle. Oluşan aksilikleri onlara yıkmaya çalışanlar sakin olsun. Ama organizasyonun da bundan sonra ileri görüşlülük üzerine daha fazla kafa patlatması bu kızgın tayfanın daha az ortaya çıkmasını sağlayacaktır. Mesela Noxx&#8217;un riskli bir mekan olduğu söyleniyordu sürekli. O riskler de kendini gösterdi zaten. Anlaşılan sürenin çok altında &#8220;hadi toparlanın bakalım&#8221; dediler. Zaten kağıt üzerindeki program sarkmıştı, o artık en iyi organizasyonda bile olmazsa olmaz. Bitiş süresi de aşağıya çekilince yarıda kesilen konserler, gerçekleşemeyen performanslar oldu. Bunun gibi durumların öngörülmesi halinde festival kadrosuna en baştan 1-2 grup daha az katılabilir, açılan boşluk bu tip aksaklıkların olmaması için kullanılabilir. Eğer zaman sorunu ortaya çıkarsa en azından bu aksaklıkları yönetmek daha kolay olabilir.</p>
<p>Bir başka sorun da 18 yaş sınırında yaşandı. O konuda fazla bir yorumum yok, ama sanırım yine mekanla organizasyon arasındaki bir anlaşmazlıktan yaşanmış olsa gerek.</p>
<p>Son olarak gruplardan kaynaklanan sorunlar vardı ki, bunlar elde olmuyor elbette. Suudi Arabistan&#8217;dan gelen Wasted Land ailevi sağlık sorunları nedeniyle festivalden önce geri dönmek zorunda kaldı. <del datetime="2010-10-19T09:36:26+00:00">Yanlış duymadıysam Murder King de sabah uyanamadıklarını söylemişler</del> (<strong>Güncelleme:</strong> Yanlış duymuşum, organizasyonla Murder King arasında uzlaşma sağlanamayan bir mevzu ortaya çıkmış, o nedenle), gelememişler. After party ile beraber Razor da yalan olmuş oldu. Festivaldeki aksaklıkların en büyük mağdurlarıysa bence after party bileti alanlardı.</p>
<p><strong>Ödüller</strong><br />
Kendi çapımda festivaldeki gruplara ödüller dağıtıyorum. Bir nevi üstteki 1200 kelimelik yazının özeti&#8230; Buyursunlar:</p>
<ul>
<li>&#8220;Kusura bakmayın ama olsun, gönüllerdesiniz&#8221; ödülleri: DreamForge, The Trusted ve Karakedi</li>
<li>En iyi seyirci performansı: Black Tooth</li>
<li>En iyi sahne performansı: Suidakra</li>
<li>En iyi ön adam performansı: Tanju Can (UÇK Grind)</li>
<li>Dinozorluk faktörü hariç en iyi ön adam performansı: Seçkin Sarpkaya (Gates of Eternity)</li>
<li>Onca brutal vokalin arasında en orijinal grup: Six Magics</li>
<li>En &#8220;pis metal&#8221; performans: Rigor Mortis</li>
<li>&#8220;Ayıp ettik bir daha bekleriz&#8221; özel ödülü: Affliction</li>
<li>Müzikal beğeni şampiyonu: UÇK Grind</li>
</ul>
<p><strong>Son Yorumlar<br />
</strong>Bu festival bana gösterdi ki, memlekette 80&#8242;ler heavy metali ölmüş azizim. Heavy metali geçtim, thrash metal bile rağbet görmüyor artık. Görse bile ona da brutal vokal yapıyorlar. Hoşlarına gidiyorsa bir şey diyemem ama bence Türkiye&#8217;deki thrash metal grupları kolaya kaçmasın, ses rengi hangisine gidiyorsa, temiz, kirli veya ekşi bir tarz denesin. Genel mesajımızı da verdikten sonra bir sonraki festivalde tarz yelpazesinin genişlemesini diliyorum. Death metal ve metalcore&#8217;a sıkışmayalım :P Geleneksel heavy de olsun, power da olsun, thrash de olsun&#8230; Hatta punk grupları bile olsun. Ama o zaman bu kadar kalabalık yakalanır mı, orası organizasyonların bileceği iş. Bize buradan konuşması kolay :) Pan Promotions&#8217;a bu festivalde gösterdikleri çaba için tebrikler, sonraki etkinliklerde aksaklıksız başarılar&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://blog.alperdemirci.com/iii-izmir-rock-festivali-izlenimleri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Vukuatlar Bitmez&#8230;</title>
		<link>http://blog.alperdemirci.com/vukuatlar-bitmez/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=vukuatlar-bitmez</link>
		<comments>http://blog.alperdemirci.com/vukuatlar-bitmez/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 02 Oct 2010 20:36:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Alper</dc:creator>
				<category><![CDATA[Teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[anı]]></category>
		<category><![CDATA[arıza]]></category>
		<category><![CDATA[bilgisayar]]></category>
		<category><![CDATA[elektronik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://blog.alperdemirci.com/?p=149</guid>
		<description><![CDATA[Yaklaşık olarak 4 senede bir bilgisayarı yenilediğim görülmüş bir şey. Daha önce de anlattığım gibi (1 2) nice vukuat çıkardım bilgisayarlar üzerine. Ama ben hiç bu kadar yorulduğumu hatırlamıyorum! 2009&#8242;da topladığım bilgisayara yaklaşık 1 yıl 1 ay boyunca sadece iki kere sistem kurmama rağmen iki tane büyük arıza çıkarmasıyla geçmişteki bilgisayarlarım arasına damgasını vurdu! Bu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Yaklaşık olarak 4 senede bir bilgisayarı yenilediğim görülmüş bir şey. Daha önce de anlattığım gibi (<a href="http://blog.alperdemirci.com/vukuatlarim/" target="_blank">1</a> <a href="http://blog.alperdemirci.com/vukuatlarim-ikinci-perde/" target="_blank">2</a>) nice vukuat çıkardım bilgisayarlar üzerine. Ama ben hiç bu kadar yorulduğumu hatırlamıyorum! 2009&#8242;da topladığım bilgisayara yaklaşık 1 yıl 1 ay boyunca sadece iki kere sistem kurmama rağmen iki tane büyük arıza çıkarmasıyla geçmişteki bilgisayarlarım arasına damgasını vurdu! Bu damganın nedeni, iki arızanın da kendisini servise götürmek ve kendisinden yaklaşık 1 ay süreyle ayrı durmak zorunda bırakması. Gerçi ikinci arıza olalı henüz bir hafta oldu ancak bu yazıyı yazdığımda henüz hala evde durduğu için illa ki 1 ayı bulacaktır!</p>
<p>Dandik tepkiler almakta büyük başarıya ulaşan heavy metal dergisi <a href="http://samar.boodergi.com" target="_blank">Şamar</a>&#8216;ı yayınlamadan tam bir gün öncesi&#8230; Harıl harıl yazı yazıp yetiştirmeye çalışıyorum. Geceyarısına 2 dakika var. Takır takır Wendy O. Williams yazısı yazarken bir anda ekran karardı!</p>
<p><strong>(bu paragrafı detaycılar okusun, diğerleri bunu atlayıp akışını bozmasın)</strong><br />
Sistem fanı daha hızlandı. &#8220;Uykuya mı geçti bilgisayar noldu?!&#8221; diye klavyeyi karıştırdım, fareyi oynattım, nafile. Baktım, Num Lock ışığı değişmiyor tuşuna bastıkça. Kilitlendi makina durduk yere. Yazıyı kaydetmemiştim de, Word otomatik kaydetse bari. Kapattım bilgisayarı, tekrar açtım. Monitörde yine tık yok. Haydaa&#8230; Bekledim biraz. Tekrar açtım, bu sefer geldi. Bios ekranı açıldı, sonra yine gitti. Tekrar denedim, Bios&#8217;tayken hemen ayar ekranına geçtim. Baktım, içerinin sıcaklığı 40 derece, gayet güzel. Niye arıza çıktı o zaman ısınmadıysa! Tekrar denedim, bu sefer Windows açıldı. Messenger&#8217;ı da açtım, tam konuşmalarımdan birini devam ettireceğim, yine gitti. Kasayı açtım baktım, bir yamuk yok. Niye böyle peki? Fanlar mı dönmüyor? Yoo dönüyor. Daha sonra açılışta anakart bir uzun iki kısa ötmeye başladı. Bunun ekran kartı arızasına işaret ettiği söyleniyor. Gerçekten de hoparlörü açtım, bekledim. Bir süre sonra Windows açılış sesi geldi görüntü yokken. Demek ki sorun görüntüde&#8230;</p>
<p>Yaptığım teşhis çalışmaları sonucunda arızanın ekran kartında olduğunu tespit ettim, ama şifalı elim yok ki dokunup düzelteyim! İşler var bekleyen. Ablamın dizüstü bilgisayarı imdadıma yetişti. Ama çalıştığım dosyaları almam lazım harddiskten, o nasıl olacak? Ertesi gün birkoşu gittim bir <a href="http://www.vatanbilgisayar.com/everest-sl-h380-sl-h380-3.5-idesata-harddisk-kutusu-usb-2.0/productdetails.aspx?I_ID=46793" target="_blank">harddisk kutusu</a> aldım geldim. Gerekli dosyaları aldım, Flash ve Fireworks kurdum, bir de Office 2007 dosyalarını çeviren eklentiyi. İşte hazır. Çalışmalara devam.</p>
<p>Cumartesi gecesi bilgisayar bozuldu, Pazar günü taşınmayla geçti, Pazartesi akşamıysa nihayet bütün işleri bitirip Şamar&#8217;ı yayınladım (yayınlamaz olaydım ya neyse) (tecrübe oldu işte, bir sonraki işinde daha sağlam yaparsın) (hadi bakalım görücez, adımızı rezil diye çıkarmayalım 9&#8242;a da hele :F ).</p>
<p>Elektronik cihazlarla aram hiç iyi değil, bu konuda kesinlikle eminim artık! Vukuat alanım sadece bilgisayar olsa yine iyi, zamanında (sene 2007) ikinci el Nikon f801 (tam otomatik, filmli fotoğraf makinesi) almıştım, aldığımın ikinci gününde bozmuştum. Alırken sağlamdı, bizzat kendim gördüm! Başka var mı böyle vukuat? 2 defa elektronik laboratuarı, bir kere de staj için (benim sıkletimde) büyük çaplı devreler kurmuştum, hiçbiri adam gibi çalışmamıştı. O iki laboratuardan birini tek başıma yapmıştım da çalıştıramamıştım (halbuki simülasyonda takır takır çalışıyordu), ikincisindeyse çalışacağından ümidi kesip seminere gitmiştim (o da simülasyonda&#8230;). Ben gittikten sonraysa gruptaki diğer elemanlar çalıştırmayı başarmış. Hocaya gösterirlerken ben orada olmadığımdan benim notumu düşük vermişti eşşek hoca! Stajdaysa durum biraz daha güvenli, en azından beklediğime yakın bir çıkış aldım ama sorunlu elbet, sorunu da tesbit edip deftere yazdım. &#8220;En azından adam sorunun kaynağını biliyor&#8221; denip stajın kabul görmesi en büyük temennim&#8230; En büyük korkumsa, son sınıftaki projelerin bu gelenek eşliğinde gerçekleşememe ihtimali.</p>
<p>Elektronikten nefret eden, ama çağın gereği olduğu için uzak kalamayan, üstelik elektrik-elektronik mühendisliğinden mezun olacak başka bir vatandaş varsa beri gelsin! Şu genç yaşımda yaşlı düşüncelere boğuldum&#8230; Bir başka vukuat olursa elbet onu da haber vereceğim.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://blog.alperdemirci.com/vukuatlar-bitmez/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Trendsetter</title>
		<link>http://blog.alperdemirci.com/trendsetter/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=trendsetter</link>
		<comments>http://blog.alperdemirci.com/trendsetter/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 30 Jul 2010 13:37:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Alper</dc:creator>
				<category><![CDATA[Nesneler]]></category>
		<category><![CDATA[anı]]></category>
		<category><![CDATA[dergi]]></category>
		<category><![CDATA[dijital fotoğraf]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[yazı dizisi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://blog.alperdemirci.com/?p=143</guid>
		<description><![CDATA[Şu anda halen daha ileride ne iş yapacağım belli olmasa da, hiçbir zaman “okuldan çıktığım gibi mühendis olacağım!” demedim. Sürekli çeşitli adaylar denedim, farklı şeylere ilgi duydum. Bunlardan bir tanesi fotoğraf ve görsel sanatlardı. 2004’te üye olduğum DeviantArt adlı sitenin kullanıcıları yorumları arasındaki “güzel çalışma” “favori için teşekkürler” “izleme için teşekkürler” cümlelerinden öteye gidemeyen kısır [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_144" class="wp-caption alignright" style="width: 210px"><a href="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/07/kapak.jpg" rel="lightbox[143]"><img class="size-medium wp-image-144" title="Muhtemelen, eski formunun son kapağı bu." src="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/07/kapak-200x275.jpg" alt="Muhtemelen, eski formunun son kapağı bu." width="200" height="275" /></a><p class="wp-caption-text">Sayı 85-86, Mayıs-Haziran 2009</p></div>
<p>Şu anda halen daha ileride ne iş yapacağım belli olmasa da, hiçbir zaman “okuldan çıktığım gibi mühendis olacağım!” demedim. Sürekli çeşitli adaylar denedim, farklı şeylere ilgi duydum. Bunlardan bir tanesi fotoğraf ve görsel sanatlardı. 2004’te üye olduğum DeviantArt adlı sitenin kullanıcıları yorumları arasındaki “güzel çalışma” “favori için teşekkürler” “izleme için teşekkürler” cümlelerinden öteye gidemeyen kısır döngüsünün de gazıyla, bu bahsi geçen disiplinlere merak saldım. Aynı yıl alınan kompakt dijital fotoğraf makinesi Canon A60 ile amaçsızca fotoğraflar çektim, bilgisayara Photoshoplar kuruldu, beceremeyince Fireworks programına geri dönüldü. Neticede sevgili Zenit ile çekilen tek tük başarılı sayılabilecek fotoğraf haricinde geride hiçbir eser bırakmadan geçilen bir “görsel sanatlar devresi” geçirmiş oldum.</p>
<p>Bahsi geçen devrenin en büyük motivasyon kaynaklarından bir tanesi, <a href="http://www.mayailetisim.com/trendsetter.php" target="_blank">Trendsetter</a> dergisini almaktı. Raflarda, kapağında içeriğe dair hiçbir şey yazmaması ile dikkatimi çekmişti. O zamana kadar gördüğüm dergiler içerisinde gerçekten özgündü. Modern sanatın neredeyse bütün disiplinlerine yer veriyordu: Moda, fotoğraf, resim, illüstrasyon, müzik, sinema, mimari, endüstriyel tasarım, heykel, edebiyat… Özellikle şu derginin ortasında onca kuşe kağıdın arasında kendine yer bulmuş normal, pütürlü kağıda resimsiz baskıyla gördüğümüz yazın içerikli Akıl Fikir bölümü çok ilgimi çekmişti. Saydığım disiplinlerden yerli ve yabancı sanatçılar, çoğunlukla adı pek bilinmeyen kişilerle yapılan röportajlar vardı. Bağımsız bir yayın olmasına rağmen, birçok plaza dergisinin “masraftır o” diye kıstığı sayfa sayısı ile kağıt kalitesi Trendsetter’da hiç fena değildi. Hatta kağıt ve baskı kalitesi için oldukça yüksekti bile denebilir.</p>
<p>İlk defa 58 numaralı, Şubat 2007 tarihli sayısını aldığım Trendsetter’ı, 24 sayı boyunca takip ettikten sonra bıraktım. Tam Ocak 2009 sayısında bırakacaktım ki, o sırada yükselen ekonomik kriz nedeniyle dergi o ay çıkmadı. Ben de 24 sayıya tamamlamak için Şubat ayında çıkan “81-82” numaralı sayıyı aldım. Ondan sonra da iki ya da üç sayının ardından ortadan kayboldu Trendsetter. “Kapandı” denirken, Kasım 2009’da biraz form değiştirip, üç aylık yayına dönmüş. Fiyatı artmış, içerik pek değişmemiş. Bu yeni halini denemek için almadım artık, çünkü doğrusu pek severek ayrılmamıştım.</p>
<p>Trendsetter’ı aldığım ilk yıl ile ikinci yıl arasında büyük farklar, zıtlıklar var.  İlk yıl, benim görsel sanatlara, özellikle moda/reklam fotoğrafçılığına ilgim büyüktü. Sürekli sanat sitelerinde takılır, fotoğraflar izlerdim. Hatta bu nedenle 2007 yazında <a href="http://www.defot.org" target="_blank">Defot</a>’un kurucu üyelerinden sevgili <a href="http://www.beyazkare.biz/" target="_blank">Melih Önyer</a>’in yanında bir ay çalışmıştım. İkinci yıl ise bütün bu ilgiyi terk etmiştim. İlk yıl Trendsetter okurken kendimi “sanatla ilgilenen yüksek insan” gibi hissediyordum, ikinci yıl ise “bütün bu sayfalardan bir şey kapmayan aşağılık insan” gibi…</p>
<p>Niye bu iki yıl arasında bu kadar zıtlık var? Olayları tetikleyen şey, bizim Defot’un aşırılık atelyesi kapsamında fotoğraflar çekmemizdi. Benim aklıma uygulamadan önce ilginç görünen bir fikir geldi: Açlıktan elini ayağını yemeye başlayan gözü dönmüş insanlar. Birkaç ay önce tanıştığım, hobi olarak modellik yapan, ara sıra dizilerde küçük roller oynayan bir arkadaşımla anlaştıktan sonra çekimlere başladık. Elimde Zenit, tepesinde ise kafa flaşı, başka bir ekipman olmadan birkaç tane fotoğraf çektik. Pek başarılı geçmediğini düşünüyordum ki, filmi banyo ettikten sonra gördüğüm sonuç daha da kötüydü. Kötüden ziyade komikti. İşte bu olay, fotoğrafçılığın en parıltılı dalına olan ilgimi tamamen terk etmeme neden oldu. Elbette ki, atelyede kullanmadım bu fotoğrafları. Bu yazıda da en iyi karesini bile paylaşmayacağım!</p>
<p>Olaylar zincirini tetikleyen çekimin ardından görsel sanatlar konusunda büyük bir belirsizliğe düştüm. Bir yandan Defot’ta dönen “fotoğraf yobazı” geyiklerini ciddiye alıp, benim de o yobazlardan biri olmam, bir yandan sahip olduğum İstanbul karşıtlığı, Trendsetter’ın sunduğu içeriğin büyük çoğunluğunun bana hitap etmediğini düşünmeme yol açtı. Artık fotoğraf yobazlığım sadece dijital-filmli fotoğraf ekseninde değil, fotoğrafın konusunda da kendini gösteriyordu. Stüdyolarda, o son derece suni şekillerde çekilmiş kurgusal fotoğrafların beni çeken hiçbir yanı yoktu artık. Bir fotoğraf izleyicisi olarak, belgesel fotoğraf tarzına yöneldim. Tanımadığım insanlarla kolay kolay yakınlaşamadığım içinse, fotoğraf çekicisi olarak belgesel fotoğraf ekolünün “gözlemci” dalında sıkışıp kaldım.</p>
<p>Bu anlattıklarım çerçevesinde Trendsetter’ı aldığım ikinci yıl, dergiyle olan ilişkim açısından tamamen hayal kırıklığıydı. Dergide yer alan insanlar, sanatçılar ilgimi çekmemeye başladı. Büyük çoğunluğu sokak ağzıyla, “artizin teki” gibi geliyordu. Röportajlara verilen klişe cevaplar, derginin neredeyse her sayfasında “Türkiye eşittir İstanbul” altmetninin geçmesi, sürekli birbirine benzeyen modellerle çekilen birbirine benzeyen moda fotoğrafları… Daha bitmedi, İstanbul’da oturan, ilginç giyinen sokak gençlerinin sayfalarda ya da küçük kutularda fevkalade antipatik zuhur edişleri… Sanki hepsinde İstanbul dışında oturan ve bir şeyler yapmak derdinde olan yaşıtlarına tepeden bakan bir surat ifadesi var. Bu ifade sadece bunlarda değil, aslında derginin tamamında var. Her şey İstanbul için! Tüm haberler, tüm etkinlikler, tüm illüstrasyonlar, tüm fotoğraflar… Sanki ulusal yayın değil de, İstanbul yerel yayını gibi.</p>
<p>İçeriğin bana hitap etmemeye başlamasından başladık İstanbul’a geldik. İçerikten devam edelim. Trendsetter yaratıcı düşüncenin merkeziydi, ama düşününce aslında tek tip insanı vurguluyordu: İstanbullu, varlıklı, elektronik ve indie müzik dinleyen, sokak modasını benimseyen, basın ya da yeni medya reklamcılığıyla ilgilenen, bu ilgi doğrultusunda resim ve fotoğraflara merak duyan insanlar. İçerik büyük oranda bu yönde, hiçbiri de 2008 sonrası sahip olduğum özellikleri yansıtmıyor. Her ay bana yabancı bir sürü sayfayla karşılaşmak, her yazının, her fotoğrafın, her resmin altında bilinçaltıma yollanan “sen bir aşağılıksın, bunun gibi yüksek şeyler sana hitap etmiyor” mesajları iyice rahatsız etmeye başladı. Eylül-Ekim 2008 civarında dergiyi bırakmayı kafama koydum, artık sadece 24 sayıya tamamlamak için almaya devam ettim. O aldıklarıma da belki ancak bir kere bakmışımdır.</p>
<p>Benim kişisel görüşlerimden bağımsız bakıldığında, Türkiye’de nitelik bakımından oldukça üst düzeydeydi Trendsetter. Dergilere, dergiciliğe özel ilgi duyan bana katkısı büyüktür açıkçası. Ama bir okur olarak yaklaşınca, işte o cicim aylarının ardından, biraz da benim kendi içimde geçirdiğim dönüşümlerle, artık “işim olmaz” dediğim yayınlar arasında. Tabi elimdeki 24 sayıyı ne elimden çıkarırım, ne de sahaflara satarım, o ayrı. Benim ilgi alanıma girsin girmesin, umarım Türkiye dergi piyasasında Trendsetter gibi bağımsız; isim ve içerik olarak yurtdışından devşirilmemiş, kendine özgü dergiler çoğalır. Dışarıdan isim hakkı alıp, sırtını bir yayın grubunun sermayesine dayayıp da kolaya kaçmak çirkindir. İki durumun birden tersi ise, takdire şayandır ne olursa olsun.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://blog.alperdemirci.com/trendsetter/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Unirock 2010 Güncesi</title>
		<link>http://blog.alperdemirci.com/unirock-2010-guncesi/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=unirock-2010-guncesi</link>
		<comments>http://blog.alperdemirci.com/unirock-2010-guncesi/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 06 Jul 2010 15:38:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Demirci</dc:creator>
				<category><![CDATA[H. Metal]]></category>
		<category><![CDATA[anı]]></category>
		<category><![CDATA[entombed]]></category>
		<category><![CDATA[festival]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[müzik]]></category>
		<category><![CDATA[necrophagist]]></category>
		<category><![CDATA[obituary]]></category>
		<category><![CDATA[overkill]]></category>
		<category><![CDATA[thrash metal]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://blog.alperdemirci.com/?p=127</guid>
		<description><![CDATA[Geçtiğimiz hafta sonu hayatımda bir ilke imza atıp İzmir’den tek başıma, orada da tek başıma takılacağımı bile bile otobüse atladım ve Unirock Festival 2010 için İstanbul’a doğru yola çıktım. Normalde yapacağım bir şey değildir, hem İzmir’de oturduğumdan, hem de pek öyle metalsever çevrem olmadığından ötürü şehir içi olsun şehir dışı olsun, konserlere iştirak ettiğim görülmemiştir. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_134" class="wp-caption alignright" style="width: 210px"><a href="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/07/unirock.jpg" rel="lightbox[127]"><img class="size-medium wp-image-134" title="Rüya gibi afiş... Al karşına izle saatlerce." src="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/07/unirock-200x278.jpg" alt="Rüya gibi afiş... Al karşına izle saatlerce." width="200" height="278" /></a><p class="wp-caption-text">Unirock Festival 2010</p></div>
<p>Geçtiğimiz hafta sonu hayatımda bir ilke imza atıp İzmir’den tek başıma, orada da tek başıma takılacağımı bile bile otobüse atladım ve Unirock Festival 2010 için İstanbul’a doğru yola çıktım. Normalde yapacağım bir şey değildir, hem İzmir’de oturduğumdan, hem de pek öyle metalsever çevrem olmadığından ötürü şehir içi olsun şehir dışı olsun, konserlere iştirak ettiğim görülmemiştir. Hadi bir de itirafta bulunayım, kazık kadar adam oldum, üniversitede artık son yılıma girdiğimi geçen gün öğrendim, ancak geçen gün yapılan Unirock Festival, gittiğim ilk 3 günlük metal festivaliydi. Gittiğim ilk metal konseri ise daha geçtiğimiz 30 Nisan’da Quo Vadis’in İzmir’de çaldığı akşamdı. Peki ne değişti de şimdi dönüşü ve belediye otobüslerini de sayarsak binlerce kilometreyi bir festival için aşıyorum? Cevabı beş kelime: Yeşil! Siyah! En büyük, Overkill!</p>
<p>5-6 yıl önce Overkill’in sahne performansını ilk defa Rock Art VCD Fanzin’in son çıkan sayısında izleyip hayran kaldığımda, yaşımın tek başına İstanbul seyahati yapabilmeye yetmemesine ve 2005’teki Rock Republic festivalindeki fırından yeni çıkmış Overkill konserini kaçırmama oldukça üzülmüştüm. O zaman kendi kendime bir söz verdim; isterse 2006’da tekrar gelsin, Overkill bir daha geldiği zaman kesinlikle gidip izleyeceğim. Bahane yok; hastayım, parasızım, yalnızım, İstanbul’a yabancıyım, pogo yapanlar arasında olmayı sevmiyorum… Hiçbiri bahane olamaz. İşte, geçtiğimiz Aralık ayında Overkill açıklandığında, yaklaşık dört buçuk yıldır beklediğim haberi aldım. Yaşadığım heyecan inanılmazdı, dinlediğim bütün şarkılar yine Overkill’e döndü, ilk başta çok ısınamadığım yeni albüm günde dörder beşer kez dönmeye başladı. Heyecanlı bekleyiş aylar sürdü, bu arada aldığım normal kombine bilet bana yetmedi, günlük biletler çıktığında Overkill gününe bir de sahne önü bileti aldım.</p>
<p>Aylar geçti ve işte ben 2 Temmuz Cuma günü hazır ve nazır bir şekilde Maçka Küçükçiftlik Parkı’nın önündeyim.</p>
<p><strong>İlk Gün</strong><br />
Bugün sahne önünde takılacağım için kendimi özel olarak hazırladım. Çanta yok, kol saati yok, gözlük bile yok. Paraları ceplere dağıttım, ne olur ne olmaz diye kombine bileti de cebe attım. Telefon ve cüzdan da derken asgari miktar eşya ile güvenlikten geçtim. İşte birkaç yıllık gecikmeyle de olsa nihayet bir metal festivalindeyim. Biz yaştakiler ya da daha yaşlılar her ne kadar bunlara laf etse de, veletler sonuçta ta lise ve ortaokul çağında bu havayı soluyabiliyor. Yetişemedik biz napalım, bizim lisede en uç müzik dinleyenler o zamanlar nu-metal dinliyor. Kafaya yakın eleman yok çevrede.</p>
<div id="attachment_136" class="wp-caption alignright" style="width: 210px"><a href="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/07/tisort1.jpg" rel="lightbox[127]"><img class="size-medium wp-image-136" title="Overkill baskılı tişört. Manken ben değilim :P" src="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/07/tisort1-200x190.jpg" alt="Overkill baskılı tişört. Manken ben değilim :P" width="200" height="190" /></a><p class="wp-caption-text">Cuma günü böyle bir şey vardı üzerimde.</p></div>
<p>Alana ilk girdiğimde şöyle bir dolanmadan önce ilk işim su almak oldu, ardından keşif çalışmaları başladı. Ben bu mekanı kesinlikle daha büyük sanıyordum. Haritaya ve Küçükçiftlik Park’ın sitesindeki panaromik fotoğraflara kanmışım. Çok küçük burası yahu! Tek tük gölgelik alan var ve <strong>None Shall Return</strong>’ün sonlarına denk geldiğim için verilen konser arasında herkes doldurmuş bu alanları. Neyse ki üzerimde beyaz bir tişört var, ona rağmen güneş yakıyor ama! Etrafımda yüzlerce siyah tişörtlü genç var, ancak kesinlikle böyle daha rahat. İlla racona düz mü olacak? Önünde Overkill’in ilk konser albümünün kapağı var, nasıl ters olabilir racona?</p>
<p>Konser arası sona erip sahneye <strong>Belphegor</strong> çıktığında herkesin sahneye doğru yaklaştığını gözlemlememle birlikte, sahneye en yakın çadıra doğru yol almam bir oldu. Oradaki boş sandalyelerden birini çektim, çadırın kenarında sahneyi görebileceğim gölge bir yere koyup oturdum. Yanıma birkaç minder çekip oturan falan da oldu. Önüme geçenlerden ötürü ara sıra sahneyi göremedim ama, zaten benim öncelikli meramım Belphegor izlemek değil, serinleyip dinlenmekti. Kolay değil, öncesinde İstiklal Caddesi’nde kapsamlı bir sahaf seferi yaptım, ardından festival alanına kadar yürüdüm. Belphegor’un konseri süresince oturarak müzik dinledim. “Yaşlı metal” takıldım.</p>
<p>Belphegor sahneden inince bu kadar dinlenmeyi kendime yeterli görüp ikinci suyumu almaya koyuldum, ardından da sevgili müdürüm (müdürrrr) Doğu’yu (Yücel) aradım. “Nerdesin?” “Burdayım” derken Şubat-Mart aylarından sonra nihayet yüz yüze de tanışmış olduk. Yanında Düşler ve Kabuslar Forum’da üye (hatta yönetici) olan Burak vardı, onunla da tanıştıktan sonra birkaç dakika süren diyalogun ardından Doğu’ya selam verip laflayanlar çoğalınca, Burak da “Ben biraz yemek yiyeyim” diyerek yanımdan ayrılınca ben de Doğu’ya “Ben Overkill için yer tutmaya gidiyorum, sonra görüşürüz” diyerek o gün için veda ettim. Entombed çıkmadan evvel sahne önü alanındaki yerimi aldım.</p>
<p><strong>Entombed</strong>’u festival öncesinde şöyle esaslıca keşfedip tanımayı çok istiyordum ancak son iki ayda sınavların yoğunluğundan ötürü vakit ayıramamıştım. Mecburen ilk defa burada dinlemiş oldum böylece. Ama eğlenceli adamlar olduklarını biliyordum. Keza her ne kadar iğrenç de olsa festivalin en eğlenen performansını onlar sergiledi zannediyorum ki. Vokalist Lars Goran Petrov bütün dengesizliklerini sergiledi. Konser boyunca yaptığı sümük şov ile izleyenlerin hafızalarına kazındı. Bir ara arkasını dönüp pantolonunu indirerek popo şov da yaptı ancak hemen önümdeki kafalardan birinin arkasına sığınıp bu anın hafızama kazınmasına izin vermedim! Sonra önünü de açacak gibi oldu ama neyse ki bundan vazgeçti. Selpak tutamama şovu, bira ile duş yapma şovu gibi şovlar da sergileyen Petrov, “pis metal” sıfatını hak ederken onun tam aksine, basçıları Nico Elgstrand ise eminim konseri izleyen kızların rüyalarını süslemiştir. Eğlenceli geçen bu death metal konserinin ardından konser arasında millet biraya, suya ve yemeğe koşunca ön sıralara biraz daha yaklaşma fırsatını yakaladım. Bu arada gitarist Alex Hellid sahne önündeki boşluğa inip seyircilerle el sıkıştı, pena dağıttığını görünce “ulan niye elimi uzatmadım ki!” dedim.</p>
<p>Overkill konserini aylarca en önden izlediğimi düşünerek hayal etmiştim, bunu gerçekleştirmek için Behemoth çıkana kadar yerimi kaybetmedim. İkinci sıra civarlarında bulunurken nihayet <strong>Behemoth</strong> da sahnedeki yerini aldı, tüm “kasılan metal”likleriyle performansları başladı. Bildiğim sadece iki şarkıları vardı (Lamb ve As Above So Below) ve şanslıyım ki ikisini de arka arkaya çaldılar. Konser benim için böylece yabancı olmaktan çıktı, performansa daha fazla eşlik etme isteğini kendimde buldum. Ancak konserin ilk yarısından sonra her şarkının ardından cep telefonumun saatine bakmaya başladım. Sabretmek zordu Overkill için.</p>
<p>Behemoth sahneden inince banttan şarkılar çalmaya başladı her zamanki gibi, ama bu sefer bizim tarzımızdaydı çalanlar! Dirty Deeds Done Dirt Cheap, Exodus’un Force of Habit albümünden bir şarkı, Sodom’dan Tired &amp; Red ve tanıyamadığım (muhtemelen Vio-lence grubunun idi) bir başka şarkıyla çok güzel demlendik. Bu esnada önümdeki iki kişinin arasından bir elimi sahne önü demirlerine atmıştım, bir eleman oturunca ikincisini de attım. Eleman birkaç dakika sonra oturduğu yerden kalkarken oluşan boşluktan faydalanıp kendimi en öne çektim ve işte! Overkill için en ön safta yerimi alnımın teriyle aldım! Şimdi sırada yapmam gereken bir telefon görüşmesi ve ardından da konserin başlamasını beklemek vardı. Bu esnada Overkill’in perdesini sahnenin arkaplanında yükselttiler, yükselirken tüylerim diken diken oldu!</p>
<p>Behemoth saat 20.00 gibi sahneden inmişti, <strong>Overkill</strong> ise saat 21.30’da sahneye çıktı! Yaklaşık 1 saat süren ses ayarlamaları nedeniyle beklemek oldukça zorlaşmaya başlamıştı. Millet artık enstrümanları ayarlayan adamlara bağırıp çağırıyordu. Bense konser başlayana kadar her zamanki sakin ve sükunetli tavrımı sürdürüyordum, ardından nihayet bizimkiler sahneye çıkıp The Green and Black’in yavaş tempolu girişini atlattıktan sonra ilk hızlanan yerden itibaren resmen çıldırdım! Deliler gibi kafa sallıyordum, vokal girince şarkılara bağıra çağıra eşlik ediyordum. Eminim konser öncesi ve konser esnasındaki karakter farkımdan ötürü solumda solundaki sevgilisiyle konseri izleyen eleman ile, sağımdaki gençlerden rica minnet ön sırayı kapan kişi bir anlık dumura uğramışlardır! Hayatımın grubu sahnede, burada süper egoma yer olamaz. Çişe yolladım kendisini, o sırada sahne önünün en ön safında azıp dağıttım. Öyle ki önüme geçen fotoğrafçılara yumruk geçirecektim çekilsinler diye ancak en fazla kafalarının yanından \m/ yaparak taciz etmekle kalabildim güvenlik görevlilerinden ötürü. Neyse ki ilk birkaç dakikanın ardından orayı boşaltıyorlar da böylece Overkill ile aramıza başka bir şey giremiyor.</p>
<p>Endless War haricinde çalacaklarını tahmin ettiğim yahut çalmalarına temennide bulunduğum bütün şarkıları çaldılar, bu nedenle konsere oldukça hazırlıydım. Nerede ne yapacağımı aylar boyunca kurduğum hayallerle belirlemiştim zaten. Blitz “E!” deyip beklediğinde o sessizlikte “-limination” diye bağırarak tamamladım, canlı kayıtlarda stüdyo kayıtlarından farklı olarak yaptıkları bütün numaralara eşlik ettim. Daha önceden kurguladığım gibi Ironbound şarkısının stüdyo kaydındaki 3:00 ile 5:45 süreleri arasındaki iki dakika kırk beş saniyelik duygusal ve gurur dolu sözsüz bölüm boyunca yumruklarım havada izledim sahnedekileri. O bölümde müzik hızlanınca kafalar yine sallandı, o bölümün sonlarına doğru yaşanan duygu seli zirveye çıkınca da tişörtümü çekip önündeki Overkill yazısını öpüp yumruklarımı havaya kaldırdım ve avazım çıktığı kadar haykırdım! Yanımdaki kişiler tişört öpme hareketimin ardından şaşkın gözlerle bana baktı.</p>
<p>Çalınmasına en sevindiğim şarkılardan biri In Union We Stand oldu, lakin yeterince konsantre olamadım, tüyler yeterince diken diken haline gelemedi. Zira seyircilerin üzerinde yüzenlerin (crowdsurfing yapanların) kafaya çarpmamasına dikkat etmekle uğraşıyorduk. Bir tanesi sahne önündeki boşluğa geldi, bir de baktım geçen sene başbakana metalci selamı veren çocuk! Güvenlik bu ilk seferinde adamı tekrar sahne önündeki kalabalığa geri attı, ikinci gelişinde sağ omzumun üstünden geçti, “tut beni tut!” diyor eleman. Tutup betona düşmesini engelledim, ardından güvenlik bu sefer sahne önü alanının dışına attı elemanı. Bir ara sahneye de biri çıktı, kafa salladı grupla beraber, hemen dışarı çıkardılar tabi güvenlikler.</p>
<p>Konserin sonlarına doğru terden sırılsıklam oldum, saçlarım da öyle keza, kafa salladıkça saçlar gözüme çarpıyor, ter gözlerimi yakıyor. Şarkıların yavaş bölümlerini bahane ederek iki yumruğumu kaldırıp gözümü kapatarak duruyorum maksat gözlerim dinlensin diye. In Union We Stand’de Blitz seyircilere söyletmeye çalışıyor şarkının nakaratını birkaç defa. İlk tekrarda ben söylüyorum ama, başka da ses duyamıyorum. Buradan istifade edip sonraki tekrarlarda daha fazla bağırarak söylüyorum, sanırım sahneden sadece benim sesim duyuluyordu!</p>
<p>Onca uzun saçlı, siyah tişörtlü gencin arasında, bütün şarkılara azami düzeyde katılan, en önde bir kısa saçlı, beyaz tişörtlü vatandaş olarak grubun dikkatini çekmiş miyimdir bilmiyorum ama; konserin sonunda Blitz şarkı listesinin bir tanesini tam da benim önüme attı. Yanarım da işte bu kağıdın parmaklarıma çarpıp sol taraflarda bir yerlere düştüğünü gördüğüm ana yanarım.</p>
<p>Konserle ilgili önemli notlardan biri, vokalin sesinin oldukça kısık olmasıydı. Bas da Overkill imzasını yansıtacak kadar çok açılmamıştı. Bunlar elbette konserden aldığım keyfi azaltmadı. Eş-başıçeken grup (anlamayanlar için co-headliner) olmasına rağmen ayrılan süreden çok daha az çalmak durumunda kaldılar. Gönül daha fazla çalmalarını isterdi ama Overkill izlemenin mutluluğuna gölge düşüremedi bu kısıtlı süre de. Ayrıca Derek Tailer nihayet Türkiye’ye gelebilme şerefine de nail oldu, son iki konserdir bir türlü gelemiyordu. İfadeleri, sahnedeki duruşu, mimikleri çok kral. Dave Linsk benim biraz uzağımda kaldı, o yüzden onun performansına dikkat edemedim. Yerinden de çok oynamadı zaten. Ron, DD, Blitz hepsi çok iyiydi ne olursa olsun. Işık ve duman kullanımı şahaneydi, sahneyi renkten renge boğdu Overkill’in teknik ekibi.</p>
<p>Konser bitince biraz bekledim, acaba elemanlardan biri Alex Hellid gibi gelip selamlaşır mı diye. Ancak gelmeyince ben de yavaş yavaş sahne önünü terk etmeye başladım. Sırılsıklamdım, sesim kartlaşmıştı bağırmaktan. Ama birkaç dakika önce öyle bir şey yaşıyordum ki, bütün dünyaya nanik yapabilirdim. Dönüşte önüme serseriler çıksa tekme tokat dalabilirdim, peşime köpekler takılsa onlardan şiddetli havlayabilirdim! Kazıkçı taksiye denk gelsem “kaz mı yoluyon lan sen?!” diye çıkışabilirdim, psikopatlıklarıyla ün salmış olan taksicilere. Anlaşıldığı gibi Overkill’den sonra festival alanını terk edip kaldığım yere dönmeye başladım. Artık <strong>Cannibal Corpse</strong> umrumda değildi. Kahvaltıda gevrek, peynir, yumurta yedikten sonra reçel veya bal yemem, onların tatları bozulmasın diye. İşte benzer şekilde Overkill’den sonra Cannibal Corpse dinleyip de vücudumdaki o büyünün bozulmasına izin vermedim. Zaten sadece bir tane kasetlerini dinledim bugüne kadar. Ha, Obituary o gece olsa kalırdım o ayrı tabi.</p>
<p>Dönüşte taksici biraz ayyaş gibi konuşsa da şansıma kıyak bir adam çıktı. Yol boyunca sorduğu sorularla heavy metali keşfetmeye çalıştı, sorularında kesinlikle bir art niyet ya da bir ön yargı yoktu. Saatlerce o müziğin yanında bekleyince merak ediyorlar tabi. Laf lafı açınca bizim Boo! dergisinden de bahsettim. Yolu bilmemesine rağmen olabilecek en kısa yoldan kaldığım yere ulaştırdı, internetten 50 küsura hesaplattığım taksi tam 40 lira tuttu.</p>
<p><strong>İkinci Gün</strong><br />
Bütün gece kafamda Overkill şarkıları döner dururken erken sayılabilecek bir saatte kalktım. İlk keşfettiğim şey boynumun tutulduğu ve sesimin kısıldığıydı. İşte o günden itibaren boynumun tutulması azalana kadar kendimi Behemoth elemanları gibi hissettim.</p>
<p>Bu sefer festival maceram kısa sürdü. Yanında kaldığım Ali adlı arkadaşımla öğlen Taksim’e çıkıp benim sahaflardan ayırttığım dergi ve kasetleri aldık. 20 tane kaset ve bir o kadar eski müzik dergisiyle birlikte Aslıhan Pasajı’ndan çıkınca sırtımda muhteşem bir ağırlıkla yemek yemeye gittik. Ardından kendine Taksim’de takılacak arkadaş bulamayan Ali eve dönerken benim yükümü de aldı sağ olsun, festivale yine kuş gibi yürüdüm.</p>
<div id="attachment_138" class="wp-caption alignright" style="width: 210px"><a href="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/07/tisort2.jpg" rel="lightbox[127]"><img class="size-medium wp-image-138" title="Kronik - Kavga albümünün tişörtü. Daha dar ve daha kısa kollu ama." src="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/07/tisort2-200x191.jpg" alt="Kronik - Kavga albümünün tişörtü. Daha dar ve daha kısa kollu ama." width="200" height="191" /></a><p class="wp-caption-text">Cumartesi günü böyle bir tişörtle takıldım.</p></div>
<p>Alana girdiğim anın daha ilk saniyelerinde karşıdan gelen Doğu’yu gördüm, selamlaştık. Yapıştım ben adama zaten içeride başka tanıdık olmadığından, Riot tişört standının önünde dikelip arada katılanlarla lafladık. Üzerimdeki Kronik – Kavga tişörtünü beğendi, nereden aldığımı sordu. Kendim yaptırdım 2 sene kadar önce, ama muşamba gibiydi ilk basıldığında. Forumdan bir kişiyle daha tanıştım. Ben geldiğimde <strong>Sabaton</strong> sahneden ineli birkaç dakika olmuştu, sırada Muhammed Suiçmez’in aşırı teknik grubu <strong>Necrophagist</strong> vardı. Gel zaman git zaman bunlar sahneye çıktı ve çalmaya başladı. Ardından Doğu “ben röportaj kovalamaya gidiyorum” dedikten sonra yine tek başıma kaldım. Bahaneyle adamların performanslarına odaklandım. Önceki güne göre ses çok temizdi. Müziğin bütün teknik numaralarını duyabiliyordum. Bir ara bir şarkıda adamlar akorlarla değil, sololarla rif çaldılar. Ağzımı açık bırakan performans bu oldu. Seyirciler “Muhammed! Muhammed!” diye tezahüratlar yaptılar. Suiçmez de “İstanbuuul! Çok sağ olun!” diye anonslar yaptı şarkı aralarında. Ben daha çeşitli konuşmasını beklerdim ama samimiyetinden de şüphem yok, son şarkıyı seyircilere sordu. Seyircilerin söylediğini çaldı. Ben beğendim, vatandaş olarak gurur da duydum.</p>
<p>Necrophagist’in ardından konser arası geldiğinde bu sefer hedef konserim olmadığından tek başıma ne yapacağımı bilemedim. Dolandım festival alanında, arada bizim Headbang dergisinden Utku Usta’yı gördüm, onunla tanıştım. Lakin onunla olan sohbet de kısa sürdü, sahnenin kenarındaki gölge alana gittiler. Ben de peşlerine takılmayayım dedim artık. Bekleye bekleye en sonunda <strong>Dark Funeral</strong> çıktı. Bu sefer sandalye çekemesem de yine de gölge bir yer bulup oradan izledim. İlk şarkılarda vokal hiç yoktu. Sonradan düzelttiler. Bugün “yalnız metal” takıldığım için, bir de hedeflediğim bir konser olmamasından ötürü çok sıkıcı geçti benim açımdan. Dark Funeral’ın ortasında gittim zaten festivalden. <strong>Grave Digger</strong>’ı <strong>Evergrey</strong>’den sonraya koymaları kötü oldu. Dark Funeral’dan sonra Grave Digger çıksaydı beklerdim valla, merak ediyordum. Cumartesi günü çıkanlardan <strong>Amorphis</strong> ve Evergrey beni bayıyorlar affedersiniz.</p>
<p>Festivalden erken çıkmışken bu kez bahaneyle İETT ile döndüm, ekonomi yaptım.</p>
<p><strong>Üçüncü Gün</strong><br />
Overkill sarhoşluğundan mıdır nedir, yoksa önceki günün sıkıcı geçmesinden midir bilinmez, bu sefer festivale can atarak acele ederek gelmedim. Akşam 23.30’a otobüs bileti almıştım pazartesi günü okula uğrayıp sınıf geçme konusundaki pürüzleri gidermek için, o yüzden Ali’nin evinden bu sefer bütün eşyalarımla, elimde kocaman ve ağır çantayla çıktım. Belediye otobüsü gelince Ali’yle vedalaşıp Taksim’e doğru yöneldim. Kamil Koç ofisine gidip “çantamı akşama kadar emanet alabilir misiniz?” diye sordum, kabul etmediler. Ben de “çanta metal” yapıp festival alanına gittim. Aslında benim şu kasetler yüzünden içeri almayacaklar diye tırstım, “satmak için mi getirdin bunları?” diye. Neyse ki bir sorun çıkmadı. Ben girdiğimde günün üçüncü grubu <strong>Makine</strong> sahnedeydi. Fırsattan istifade, güneşli olsa da piknik masalarından birine oturup sahne görüşümü kapatan sigara satış kabininin izin verdiği kadarıyla Makine’yi izler gibi yaptım. Bence müzik-kitle uyumu en düşük gruptu ama konser boyunca seyircilerden bir saçmalık yapan olmadı neyse ki.</p>
<p>Bu sırada DvK forumdan lil siztah rumuzlu kişiyle sözleşmiştik, elindeki Şebek/Köprüaltı dergilerini elden çıkarmak istiyordu. Sayesinde dergi arşivim daha da genişledi, kendisine çok minnettarım. Kendisiyle ve aramıza sonradan katılan, yine forumdan Mehmet adındaki bir arkadaşıyla Korpiklaani çıkana kadar piknik masalarında oturup bol bol sohbet ettik. Önceki günkü gibi “yalnız metal” takılmama engel oldukları için de teşekkür ediyorum ikisine. Bu esnada <strong>Heaven Shall Burn</strong> sahneye çıktı, metalcore sevmediğim için yine bir şey anlamadım müzikten. Ama gençler eğlenip stres attı baya. Kulenin çevresinde koşturdular kalabalıklar halinde. Fevkalade toz kalktı!</p>
<p><strong>Korpiklaani</strong> sahneye gelince bu iki arkadaş, grubu izlemek üzere yanımdan ayrıldı, ben de tek başıma oturarak Obituary’yi beklemeye koyuldum. Bu esnada millet kendini dans etmeye, halay çekmeye verdi. Müziği Onkel Tom’a benzettim, bu benzerlik yüzünden bundan sonra “ben folk metal dinlemiyorum ilgimi çekmiyor şimdilik” diyemeyeceğim, çünkü dinliyormuşum meğer folk metal!</p>
<p>Konser arası verildiğinde bir süre tanıştığım ikiliyi bekledim gelirler yanıma belki tekrar diye, daha fazla bekleyemeyince kalktım ve dolanıp tanıdık yüzler aramaya koyuldum. Bu iki kafadarı bulamasam da sonradan lil siztah telefon etti, o şekilde vedalaştık artık. Bu esnada hoparlörlerden Metalium – Suffer şarkısının gelmesiyle mutlu mesut dolaşırken ben de İzmir’deki efsane Stüdyo Ümit’in sahibi Niyazi abinin yanına gittim, yine şaşırdım çünkü beni yine tanıdı! Ekim ayı gibi kendisine kaset listesi vermiştim depodan getirmesi için, aylarca haber alamayınca Mayıs’ta gittim “böyle böyle liste” diye, “hatırladım” demişti. Şimdiyse kendimi tanıtmama gerek kalmadan hatırladı beni. Festivalde ayaküstü (yani oturmadan) tanıştığım kişiler arasında en hoşsohbet adam Niyazi abiydi kesinlikle. Ben sessiz kaldığımda o laf açtı, üstelik yanında başkaları da olmasına rağmen. Bir ara yanına eski dinozor tayfa geldi, hepsiyle tanıştırdı. O da Obituary’i bekliyormuş, ama elimde çanta olduğundan kalabalığa onlarla karışamayacağımı, uzaktan izleyebileceğimi söyledim. Konserin başlamasına yakın vedalaştık, onu ve dinozor tayfayı kalabalığa doğru uğurladım. Bu sırada yine Headbang’den, Özgür Öğret ile de tanıştım, kısa bir diyalogun ardından kulenin üst katına çıkmaya gitti.</p>
<p>Obituary festivalde en fazla heyecanla beklediğim ikinci gruptu ve iyi ki de festivalin son grubu olmamışlar, yoksa kaçırmak zorunda kalacaktım. Nevermore kaçmış oldu sonuçta. Üzüldük ama napalım artık, yol bizi bekler.</p>
<p>Yol bizi bekler de, henüz <strong>Obituary</strong> yeni çıktı! Gök gürültüleriyle girdiler sahneye, Find the Arise ile muazzam bir konser açılışı yaptılar. Ancak ikinci ya da üçüncü şarkıda ses sisteminde sorun yaşadılar, müziği aniden kesmeden, ayar yapmak için boşluğa güzelce bağladılar, bu boşlukta da bas gitarda Obituary ile turlayan Steve DiGiorgio seyirciyi sıcak tutmaya çalıştı. Seyirciden “Steve! Steve!” tezahüratları yükseldi. Gitarist Ralph Santolla başlangıçta kendi köşesinde soğuk soğuk çalıyor gibi görünse de bu boşluk anlarında seyirciyi coşturmaya çalışan bir diğer isimdi. Nihayet sorun giderildi, şov devam etti. O sorun haricinde ses gerçekten çok temiz geliyordu. Trevor Peres’in imzası haline gelen gitar tonu işte oradaydı! Chopped in Half’ta benim tüyler diken diken oldu, Overkill’deki kadar olmasa da elimdeki yüke rağmen hafiften kafa sallanmaya başladı. John Tardy bazı bölümlerde kardeşinin yanına gidip davulu Donald ile beraber çaldı. John ile ilgili bir başka beğendiğim durum ise mikrofonu tutuş şekli oldu. Malum, death metalden itibaren gelişen müziklerde moda, vokalistin sadece mikrofonu tutmasıydı. Eski usul ise, mikrofonu sehpasıyla beraber tutarak söylemek, sehpa ile bütünleşmek. Bobby Ellsworth’ün performansı bu yüzden beni bu kadar etkiliyor sanırım mesela. İşte, Tardy de sehpa ekolünden giden vokalistlerden…</p>
<p>Konser sırasında kafamı rastgele arkaya çevirdiğimde tam da o sırada Doğu geçiyordu, vedalaşmak için durdurdum. Daha önce bir daha görüşemeyiz diye aramıştım çünkü. “Obituary süper!” muhabbeti yaptıktan sonra, konserin ardından gideceğimi söyleyip vedalaştım. O gidince konsere kaldığım yerden devam ettim. Overkill’de sahneye atlayan adam burada da sahnedeki yerini aldı bir ara. Bu sefer güvenlik değil, bizzat Punk Levent attı kendisini sahnenin dışına. Konser saat tam 22’de bitti. Banttan çalınan Slayer eşliğinde elimde ağır çantamla çıkıştan geçip taksinin biriyle 10 liraya Kamil Koç Taksim şubesi için anlaştık. Bu amca da merak etmiş bu müziği, o da sorular sordu heavy metalle ilgili. Yine ön yargılı bir tavır sezemedim. Ama muhabbet kısa sürdü, yaklaşık 5 dakikada gideceğim yere varmıştım. Ofiste uzun süre servis bekleyince, normalden bir önceki servise binip Alibeyköy’de de uzun süre otobüs bekleyince “ulan erkenden kaçmışım, en azından 1 şarkı izlerdim <strong>Nevermore</strong>’da” desem de, riske girmedim artık. Festivaldeki iki hedef grubum olan Overkill ile Obituary’yi izlemenin verdiği mutlulukla yola çıktım. Müzikçalarımın şarjı izin verdiği müddetçe otobüste Obituary dinledim. Taş gibiydi müzik!</p>
<p>Hayatımdaki en sıra dışı hafta sonlarından bir tanesi bu şekilde sona erdi. Ertesi gün, yani Pazartesi okula uğradığımda 0.033 puan fark ile sınıfı ucundan geçtiğimi öğrendim, festivalin üstüne bal kaymak oldu geriden gelip geçme notunu yakaladığım için. Ama bunu Cuma günü öğrensem Overkill’de en az 3-5 kat daha azardım, muazzam coşkulu bir kutlama olurdu.</p>
<p>Evinin kapılarını açıp konaklama sorunumu kökten çözen Ali’ye, baya kafa muhabbet yaptığımız taksi şoförüne, kısa zamanda koyu sohbet çeviren hemşerim Niyazi Abi’ye, çantama Şebek/Köprüaltı takviyesi yapan ve uzun süre sıkılmadan sohbet ettiğimiz lil siztah’ya, hoşsohbet sahaflara, beni telefondan yalnız bırakmayan aileme ve guzucuğuma, festival alanında az da konuşsak çok da konuşsak; beni sevseler de, bana kıl olsalar da tanıştığım herkese birer teşekkürü borç bilirim. Bakalım bir festivalde daha yerimi alacak mıyım? Seneye festivale Destruction veya Testament gelirse neden olmasın?</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://blog.alperdemirci.com/unirock-2010-guncesi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Level Dergisi, Eski Günler&#8230;</title>
		<link>http://blog.alperdemirci.com/level-dergisi-eski-gunler/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=level-dergisi-eski-gunler</link>
		<comments>http://blog.alperdemirci.com/level-dergisi-eski-gunler/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 24 May 2010 21:54:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Alper</dc:creator>
				<category><![CDATA[Nesneler]]></category>
		<category><![CDATA[anı]]></category>
		<category><![CDATA[dergi]]></category>
		<category><![CDATA[oyun]]></category>
		<category><![CDATA[yazı dizisi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://blog.alperdemirci.com/?p=122</guid>
		<description><![CDATA[Hayatım boyunca almış olduğum bütün dergiler elbet yaşamımda bir iz bırakmış, bir etkiye sahip olmuştur. Bunu inkar etmem mümkün değil, tek sayısını edinmiş olduğum dergiler için bile. Ama içlerinde bir dergi var ki, en parlak dönemleri gelişme çağıma denk gelmiş, yazma ve konuşma üslubumu şekillendirmiş, hayatıma aldığım bütün dergiler, okuduğum bütün kitaplardan daha fazla etki [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_123" class="wp-caption alignright" style="width: 210px"><a href="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/05/level_mart_99.jpg" rel="lightbox[122]"><img class="size-medium wp-image-123" title="Aldığım ilk Level dergisinin kapağı" src="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/05/level_mart_99-200x280.jpg" alt="Aldığım ilk Level dergisinin kapağı" width="200" height="280" /></a><p class="wp-caption-text">Level Mart 1999 sayısı</p></div>
<p>Hayatım boyunca almış olduğum bütün dergiler elbet yaşamımda bir iz bırakmış, bir etkiye sahip olmuştur. Bunu inkar etmem mümkün değil, tek sayısını edinmiş olduğum dergiler için bile. Ama içlerinde bir dergi var ki, en parlak dönemleri gelişme çağıma denk gelmiş, yazma ve konuşma üslubumu şekillendirmiş, hayatıma aldığım bütün dergiler, okuduğum bütün kitaplardan daha fazla etki ve katkıda bulunmuş bir şey: İlk defa 1999 yılının Mart ayında tanıştığım Level dergisi.</p>
<p>11 yıl öncesi… Ufaklık olunan dönem. Sınıfta popüler olmayan, milletle konuşacak ortak ilgi alanı kovalayan bir ufaklık. O güne kadar Bilim Çocuk almış dergi olarak, popüler değil tabi ki çocuklar arasındaki sohbetlerde. Daha da küçükken Dinozorus, Şirinler gibi dergilerden geçiyor yolu ama, o da konuşulmuyor. İki kafadar var, teneffüslerde çıkıyor bunlar yan yana bahçede dolana dolana her on dakika boyunca oyun muhabbetleri yapıyorlar. O zamanlar benim de hatırı sayılır bilgisayar geçmişim var ama onlara katılamıyorum, oyunları beceremiyorum ki! <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Time_Commando" target="_blank">Time Commando</a> vardı hediye gelen, daha ilk düşman karşıma çıktığında yerimde hopluyordum. <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Tomb_Raider_3" target="_blank">Tomb Raider 3</a> aldım bir keresinde, korkumdan hep Lara’nın evindeki alıştırma bölümünü oynuyordum. Onda da tabi hizmetlisi karşıma çıkınca hopluyordum hiçbir şey yapmadan dolansa da…</p>
<p>Oyunları oynayamayınca nasıl müdahil olabilirdim ki bu iki kafadarın sohbetlerine?</p>
<p>Okula oyun dergileri getirenler de oluyordu ara sıra. Teneffüste çıkarıyordu eleman dergiyi, güya kendi çapında okur gibi. 1 dakika içinde sırasının çevresini sarıyordu tabi sınıftaki meraklı çocuklar. “Hmm” dedim, “Oynayamıyorum ama dergi okursam ortak ilgi alanı yaratmış olur muyum? Olurum!” dedim. Annemin muhalefetine rağmen Mart 1999’da ilk defa Level dergisini almış oldum. O kadar muhalefet vardı ki, dergiyi hafta içi almıştım, hafta sonuna kadar açılmadan vestiyerdeki dolapta saklandı dergi. Hani derslerime mani olur falan ya!</p>
<p>Dergiyi ilk açtığım zamanı hatırlıyorum. Sinan Akkol’un önsözüyle ilk defa karşılaşmıştım. Önceki ay kaybettiğimiz Barış Manço’ya veda yazısı yazmıştı. İçerikten de birkaç başlığı hatırlıyorum. <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Baldur%27s_Gate" target="_blank">Baldur’s Gate</a> kapaktı, haber bölümünde <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Midtown_Madness" target="_blank">Midtown Madness</a> o zamanlar ilk defa duyuluyordu. Üstelik şehir sokaklarında dolaşabileceğimizi öğrendiğimizde şok olmuştuk (sınıfcak). PC Hilekar bölümünde <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/SimCity_3000" target="_blank">SimCity 3000</a>’in hileleri vardı, az kullanmadım. Strateji ustası bölümünde Tomb Raider 3, Lara Croft’un o zamanki biz çocuklara çok çekici gelen resimleriyle bezeli bir şekilde tam çözümüyle yerini almıştı. Okur mektupları bölümünün o zamanki adı neydi hatırlamıyorum ama, Ayın Okuyucu İncisi kutusu gülmekten kırar geçirirdi. Son Sayfa vardı, bilgisayarlarımızdaki donanım yükseltmeleriyle ilgili manidar bir yazı yazılmıştı.</p>
<p>O zamanlar ön inceleme diye bir şey yoktu. Köşe yazıları da sonradan çıktı. Demolar ufak tefek olduğundan, bir CD’de 20-30 tane tadımlık oyun olurdu. Çıkacak oyunların videolarını değil, resimlerini izlerdik. O dönemin kadrosu benim için “ikinci efsane kadro”dur. Ozan Simitçiler, Ozan Ali Dönmez, Burak Hun (a.k.a. Wanted), Mega Emin, Sinan Akkol, Berker Güngör, Kadir Tuztaş aklıma şimdi gelen isimler. Cem Şancı tam da benim aldığım ikinci Level’da katılmıştı ekibe. Şimdiki üslubundan eser yoktu ama; aralarına yeni katıldığından mıdır, yoksa o zamanlarda zaten öyle midir bilmem, oldukça ciddi bir dille yazardı incelemelerini. İlk zamanları sıkıcıdır, şimdiki zamanları yüksek egolu ve cıvıktır belki. Ancak benim beğendiğim tam kıvamını 1999’un sonlarına doğru yakaladı. Ondan sonra 2001 civarı dergiden ayrıldığında hakikaten üzüldüğümü söylemem gerek.</p>
<p>2000 yılına girildiğinde dergide revizyonumsu şeyler oldu. Dönemin en rakip dergisi PC Gamer’dan toplu yazar transferleri oldu. İlk etapta pek alışamasam da birkaç ay içinde işte benim “en efsane kadro” dediğim künye meydana gelmişti: Sinan Akkol, Berker Güngör, Serpil Ulutürk, Tuğbek Ölek, Güven Çatak, Burak Akmenek, Batu &amp; Gökhan, Onur Bayram (favorimdi!), Cem Şancı, Mega Emin ve Eser Güven hepsi bir aradaydı. Gerçekten bu dönemde çıkan sayıları hala arşivimin yanına gittiğimde çıkarır okurum. Mart 1999 – Ağustos 2001 arasında Level aldığım bu dönemde işte, olay artık sınıfta oyun sohbetlerine ortak olmaktan çıkmış, herkesten bağımsız bir kafa dinleme, kendine bir şeyler katma etkinliği olmuştu. Oyun kültürü değildi Level’ın bana kattığı sadece. Dünya görüşü kattı, kültürel yönelim sağladı, insanlar hakkında fikirler verdi. Parantez aralarından yazarların birbirleriyle sohbet etmesine bayılırdım, sanki benim arkadaşlarımmış gibi severek okurdum. O zamanlar ortaokula giden bir çocuk için belki anneler babalar tarafından “olmayacak olmayacak gereksiz şeyler” kategorisine giriyordu bir oyun dergisi, ama benim o zamanlar kendi dünyamı oluşturan şeylerin başında geliyordu o dönemin Level’ı.</p>
<p>2002 yılında Lise Giriş Sınavı’na girecek olmam, ailemin o dönemlerde iç işlerime karışabiliyor olması, “oyun dergisi okursa derslerinden geri kalır” şeklinde düz mantıkla hareket etmesi yüzünden 2001 yılının Ağustos ayında son bir defa Level aldım. O zaman gerçekten çok üzülmüştüm. O günden sonra 2005’e kadar Level almama izin vermediler. Bilgisayarı istediğim zaman kullanmak, harçlığımla istediğim şeyi sorgusuz sualsiz almak gibi bağımsızlıkları ilk kazandığım zaman da işte, 2005’te Level’ın 100. sayısına denk gelir. Kişisel uyanış başladı, “yeter ulan!” dendi, “her şey için izin almak zorunda mıyım?!” diye iç dünyada ayaklanma gerçekleşip yumruklar havaya kalkınca, Level’ın 100 numaralı sayısını o yıl gireceğim ÖSS’ye rağmen bahane ederek ikinci Level dönemimi başlatmış oldum hayatımda. Kadro değişmiş tabi bir miktar, gözüme yeni görünenlere pek ısınamadım. Ancak o sayının anılardan oluşan bölümü bile tek başına yeterdi. Özellikle benim ilk aldığım döneme denk gelen kısımlar…</p>
<p>Nisan 2005’te ikinci defa başlayan Level okurluğu maceram bu sefer Kasım 2007’ye kadar sürdü. İkinci dönemde elbette ilk dönemdeki tadı alamadım. Ancak sevdiğim yazarları takip etmek, yazılarını okumak hala oldukça keyifliydi. Bu dönemde derginin forumlarında da aktif bir kullanıcı oldum, hatta <a href="http://www.boodergi.com" target="_blank">Boo!</a> dergisinin ilk kadrosu o forumdan bir araya geldi. 1 yıl kadar sonra Level’da bizi tanıtmışlardı internet siteleri bölümünde. Fevkalade bahtiyar olmuştum.</p>
<p>Yazının gidişatından anlaşılacağı üzere ikinci dönem de bitti, artık Level almıyorum. Kasım 2007’de bıraktım. N’içün? Çünkü 2007 yazında derginin bağlı olduğu şirket olan Vogel’in Türkiye kısmını Doğan Yayın Grubu almıştı. Bunun üzerine benim takip ettiğim yazarların neredeyse tümü dergiden ayrılmıştı. Level’daki son yazılarını Eylül 2007 sayısında yayınladılar. Ekim 2007 sayısını, o ara verdikleri PDF arşivlerinin ikinci yarısını edinmek için, Kasım 2007 sayısını ise yeni kadronun değiştirdiği çehreyi incelemek amaçlı almıştım. Bu tarihten sonra iki kere daha aldım, biri <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/FlatOut_2" target="_blank">FlatOut 2</a> oyununu derginin yanında verdiklerinde, biri de yine “n’apıyorlar bakalım” diye merak ettiğim bir zamanda. Gördüğüm manzara bir daha merak etmeme ihtiyaç duydurmadı ki, bir daha da almadım o gün bu gündür.</p>
<p>Uzun lafın kısası, Level deyince benim aklıma 1999-2001 yılları arasındaki o şahane dönem gelir. Şimdinin o döneme en benzer kadrosu <a href="http://www.oyungezer.com.tr" target="_blank">Oyungezer</a> bile yaklaşamaz ki, bunun nedeni nitelik olduğu kadar, benim büyümüş olmam da olabilir tabi. O zamanın şartları, algıları hepten farklı. Başka bir yazı konusu bile olur bu. Ama ben burada keseyim. 1997 yılında Berker Güngör’ün tek başına hazırladığı 24 sayfalık ilk sayıdan bu yana 13 yıldır ortalarda olan <a href="http://www.level.com.tr" target="_blank">Level</a> dergisinin şimdiki haline başarılar dilerim, benim aklımda hep o 1999-2001 arasındaki efsane dergi olacak.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://blog.alperdemirci.com/level-dergisi-eski-gunler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Dergilere Giriş</title>
		<link>http://blog.alperdemirci.com/dergilere-giris/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=dergilere-giris</link>
		<comments>http://blog.alperdemirci.com/dergilere-giris/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 22 May 2010 21:47:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Alper</dc:creator>
				<category><![CDATA[Nesneler]]></category>
		<category><![CDATA[dergi]]></category>
		<category><![CDATA[önsöz]]></category>
		<category><![CDATA[yazı dizisi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://blog.alperdemirci.com/?p=120</guid>
		<description><![CDATA[Yok hayır, bu yazıda dergiler üzerine eğitici şeyler yazmayacağım. “Dergiler 101” yazıp klişe bir espri yapamayacak kadar farklı bu yazının içeriği. Nur topu gibi bir yazı dizisi yaratıyorum, ona giriş yazısı diyelim. Dergiler benim hayatımda son 10 yıldan fazla süredir önemli bir yer kaplıyor. Aile büyüklerinin çocuk iç işlerine karıştığı zamanlarda, yani dönemin Lise Giriş [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Yok hayır, bu yazıda dergiler üzerine eğitici şeyler yazmayacağım. “Dergiler 101” yazıp klişe bir espri yapamayacak kadar farklı bu yazının içeriği. Nur topu gibi bir yazı dizisi yaratıyorum, ona giriş yazısı diyelim.</p>
<p>Dergiler benim hayatımda son 10 yıldan fazla süredir önemli bir yer kaplıyor. Aile büyüklerinin çocuk iç işlerine karıştığı zamanlarda, yani dönemin Lise Giriş Sınavı’na (LGS) hazırlandığım sezon haricinde, dergi almadığım bir ay bile olmadı. “Dergi” kavramı hep yanımdaydı. Bir dönem abarttığım olmuştu üstelik, yaptığım hesaba göre ayda 50 liradan fazla tutacak kadar dergi almışlığım olmuştu. Neyse ki şimdilerde o kadar servet harcamıyorum, daha mütevazı bir dergi alışkanlığım var.</p>
<p>Dergi okumak benim için önemli bir hobi. Ara sıra kitap okuma alışkanlığımla kafa kafaya gittiği, hatta öne geçtiği de olmuştur zannediyorum ki. Yine de sözel yanı kuvvetli bir mühendis adayı olmamda payı kitaplardan daha fazla olabilir, geçmiş yıllarda okuduklarıma bakarsak. Yazı yazmamda en büyük etken, okuduğum dergilerdir, kitaplar değil. Yazma yeteneğimi geliştiren de budur. Üslubu da… Dilbilgisi hakimiyetimi ancak, dergilere borçlu olduğumu söyleyemem. Ortaokuldan miras kaldığını düşünüyorum. Nitekim dergilerde sürüyle imla hatası olduğunu söylemek mümkün. Sadece dergilere kalsaydım, yazarken imla bakımından halim nice olurdu.</p>
<p>Uzun yıllar doğal olarak ilgi alanlarım dahilinde dergiler aldım, içeriğini ilgi alanımdan dışarı çıkardığında bıraktım. Hacılattığım birkaç nüsha dışında aldığım bütün dergileri halen daha saklarım, odam zaten “küçük sahaf” olarak anılmaya doğru gidiyor. İşte önümüzdeki günlerde başlayacağım, aslında bu yazıyla başladığım yazı dizisinde bu aldığım bütün dergilerle ilgili teker teker düşüncelerimi, anılarımı ve dergiyle ilgili tarihsel bilgileri dile getiren yazılar yazacağım. Hangi dergiler mi bunlar? Sırasıyla yazmıyorum, rastgele aklıma gelenler şöyle:</p>
<p><a href="http://blog.alperdemirci.com/level-dergisi-eski-gunler/" target="_self">Level</a>, Oyungezer, Gameshow, Free2Play, PCNet, Chip, Byte, PC World, PC Magazine, LinuxNet, Computer Active, PC Extra, Log, Digital Arts, Artist, <a href="http://blog.alperdemirci.com/trendsetter/">Trendsetter</a>, Boxer, Arena, Max (İtalyan), National Geographic, Git, NTV Tarih, Bilim ve Teknik, Bilim Çocuk, Pivot (ve yan ürünleri Basket Poster ile All Star), Slam, Blue Jean, Çalıntı, Müzük.</p>
<p>Rastgele dedim ama yine de dayanamayıp kategorilere göre sıralamış oldum :P Yazıların sırası bu sıralamadan farklı olabilir tabi ki, öyle bir beklentiye girmeyelim. Önce en uzun süre aldıklarım, en çok iz bırakanlar gelecek. Bu listeye elimdeki heavy metal dergilerinin dahil olmadığını da belirteyim. Onları, geçen sene Boo!’nun içindeki Şamar bölümündeki devasa Türkiye’de Heavy Metal Yayıncılığı dosya konusunda işlemiştim, ancak daha kapsamlısını yine parçalar halinde blogda yayınlamayı düşünüyorum. O yüzden onları şimdilik aldığım dergilerle ilgili yazı dizisine dahil etmiyorum. Onları sıralasam üstteki paragrafı geçer mi acaba?</p>
<p>Zor, Deli Kasap, Headbang, Non Serviam, Şebek Heavy Metal Fanzin, Stüdyo İmge, Rock Station, Metal Heart, Holysin, Chaosound, Power Magazine, Pena Zine, Nora Zine, Metal Faust, Sessiz Ada, Korsan Dergi, Metal Nova, The Rock Ula!</p>
<p>Ah ben daha çok sanıyordum bendeki heavy metal yayınlarını! Önceki sıralamayı geçemedi. Olsun, dediğim gibi, onlar ayrı bir yazı dizisinin konuları.</p>
<p>Bu yazıdan en geç 3-4 gün sonra ilk dergiyi seçip, üzerine bir yazı patlatacağım. Bu yazı da bu dizinin önsözü olsun.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://blog.alperdemirci.com/dergilere-giris/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Şahsımdan Son Haberler</title>
		<link>http://blog.alperdemirci.com/sahsimdan-son-haberler/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=sahsimdan-son-haberler</link>
		<comments>http://blog.alperdemirci.com/sahsimdan-son-haberler/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 17 Mar 2010 19:17:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Alper</dc:creator>
				<category><![CDATA[Günlük]]></category>
		<category><![CDATA[blog]]></category>
		<category><![CDATA[dergi]]></category>
		<category><![CDATA[headbang]]></category>
		<category><![CDATA[sonisphere]]></category>
		<category><![CDATA[unirock]]></category>
		<category><![CDATA[yazı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://blog.alperdemirci.com/?p=93</guid>
		<description><![CDATA[Günlük dile gelir: &#8220;Neredesin sen 1 aydan fazladır? Kuruttun gittin buraları! Madem yazmayacan niye açıyon?&#8221; Bahane gecikmez: &#8220;Vallaha dergi kilitledi beni 1,5 aydır!&#8221; Günlük altta kalmaz: &#8220;Sus cevap verme, başkası yazı isteyince hemen yazmasını biliyon&#8221; Şahsım hazırcevap bir kişiliğe bürünür: &#8220;Ama sen beni yazsam da yazmasam da, iyi de yazsam kötü de yazsam her halimle [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Günlük dile gelir: &#8220;Neredesin sen 1 aydan fazladır? Kuruttun gittin buraları! Madem yazmayacan niye açıyon?&#8221; Bahane gecikmez: &#8220;Vallaha dergi kilitledi beni 1,5 aydır!&#8221; Günlük altta kalmaz: &#8220;Sus cevap verme, başkası yazı isteyince hemen yazmasını biliyon&#8221; Şahsım hazırcevap bir kişiliğe bürünür: &#8220;Ama sen beni yazsam da yazmasam da, iyi de yazsam kötü de yazsam her halimle kabul ediyorsun ki!&#8221; Günlük yumuşar, ama bu yazı yayınlanana kadar her an WordPress&#8217;in ya da sunucunun bozulacağı korkusuyla yazmaya devam ederim (bana tavır koyacak ya &#8220;ben de yayınlamıyorum, benim profesyonel yayınlardan eksiğim ne!?&#8221; diye).</p>
<div id="attachment_96" class="wp-caption alignright" style="width: 210px"><a href="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/03/46.jpg" rel="lightbox[93]"><img class="size-medium wp-image-96" title="Boo! 46. sayı" src="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/03/46-200x230.jpg" alt="Boo! 46. sayı" width="200" height="230" /></a><p class="wp-caption-text">Son sayının kapağı</p></div>
<p>4 yıllık evladım <a href="http://www.boodergi.com" target="_blank">Boo!</a>&#8216;nun aktif yayınının sona ermesiyle birlikte nihayet özgürüm. Üzgün müyüm, evet biraz. Ama bitiş şeklinden ötürü de aslında üzgünden ziyade sevinçliyim :F Şu son 3 eksik sayıyı ardarda çıkarmak çok zorladı beni. Hele son sayı, kilitledi resmen. Harıl harıl meşgul olmamama rağmen hiçbir şey yapamadım. İşte şimdi dergiyi de başımdan atmışken kendimi çok daha özgür hissediyorum. Dergiyle ilgili yapacağım şeyler bitmedi, 47 ve 48 numaralı derleme sayıları hazırlayacağım, sitesini ve dergi okuma alanını elden geçireceğim, ilk 6 sayıyı yeniden düzenleyip Flash tasarıma aktaracağım, ilk 30 sayıyı yeni kodlanmış tasarım şablonuna aktaracağım, benim hazırlamadığım tüm sayıların imla ve dizgi hatalarını düzelteceğim&#8230; Hatta tasarımını beğenmediklerimin tasarımını tekrar yaparım belki. Abartmıyorum azizim, sonuçta her zaman bakılabilecek ve güncellenebilecek bir ortamda çalışıyoruz. Ama işte bunları yaz mevsiminden önce yapmam! Benden böyle bir şey istemeyiniz&#8230;</p>
<div id="attachment_98" class="wp-caption alignleft" style="width: 110px"><a href="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/03/hbmart2010.jpg" rel="lightbox[93]"><img class="size-thumbnail wp-image-98" title="Headbang Mart 2010 kapağı" src="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/03/hbmart2010-100x142.jpg" alt="Headbang Mart 2010 kapağı" width="100" height="142" /></a><p class="wp-caption-text">Headbang</p></div>
<p>Hayatımda Boo!&#8217;dan boşalan yer, <a href="http://www.headbang.com.tr/" target="_blank">Headbang</a> dergisinde serbest yazarlık ile kısmen dolacak zannediyorum ki. Kendime &#8220;Amatör hobisel dergi-yazı işleri yeter, artık piyasada yayınlanan dergilere bakınmalısın&#8221; deyip başvurabileceğim dergileri düşündüm. Aklıma İzmir&#8217;de yerel kültür-sanat dergisi bulmak gelse de, sonradan yazmakta şu sıralar kendimi en rahat hissettiğim mevzu olan heavy metalden ötürü, ülkemizin yegane düzenli basılı heavy metal yayını Headbang&#8217;e serbest yazarlık için başvurdum. Kabul edildim, eğer bir aksilik olmazsa Nisan sayısından itibaren artık Headbang sayfalarında yer alacağım.</p>
<p>Sınıfı geçmek bu sefer geçen seneden daha zor olacak. Henüz kendimde bir gaza basma durumu da göremedim ama çıkmadık candan ümit kesilmez. Öncesinden farklı olarak, artık bazı mühim günlerde okula arabayla gidip gelebiliyorum. Kaset arşivime gün doğdu.</p>
<div id="attachment_94" class="wp-caption alignright" style="width: 210px"><a href="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/03/uni3draft.jpg" rel="lightbox[93]"><img class="size-medium wp-image-94" title="Bu gruplara bir de Nevermore dahil" src="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/03/uni3draft-200x150.jpg" alt="Unirock Festival 2010" width="200" height="150" /></a><p class="wp-caption-text">Unirock Festival 2010</p></div>
<p>Bu yaz <a href="http://www.facebook.com/event.php?eid=232389894072" target="_blank">Unirock</a> festivaline kesin gidiyorum, Overkill&#8217;i de sahne önünden izliyorum! <a href="http://tr.sonispherefestivals.com/" target="_blank">Sonisphere</a>&#8216;e gidip gitmeyeceğim henüz kesin değil. Gitsem 3 gün mü yoksa 1 gün mü (Metallica gününe) gideceğim belli değil (aslında belli sayılır :P). Sonisphere&#8217;e gittim diyelim, tekrar İzmir&#8217;e gelip 5 gün sonra yine mi İstanbul&#8217;a gideceğim, o da belli değil. Gitsem kalacak yer nasıl ayarlanır, yanında kalacak arkadaş bulunur mu, gitmezsem Unirock&#8217;ta 3 gün otelde mi kalırım henüz hiçbiri belli değil. Bu belirsizlik nedeniyle şimdiden uçak bileti ayırtmaktan da vazgeçtim. Hayırlısı bakalım, zaten hayatta kaç defa konsere gidiyorum? :P</p>
<div id="attachment_100" class="wp-caption alignright" style="width: 210px"><a href="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/03/Soni-tk-wkd-black2.jpg" rel="lightbox[93]"><img class="size-medium wp-image-100 " title="Sonisphere 2010 Türkiye Ayağı" src="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/03/Soni-tk-wkd-black2-200x285.jpg" alt="Sonisphere 2010 Türkiye Ayağı" width="200" height="285" /></a><p class="wp-caption-text">Bunu da ekleyelim eksik kalmasın :P</p></div>
<p>Bir bitiş haberi de İtalyanca kursundan geliyor. Mart ayı sonunda kurs bitecek ve 8. kur sınavına gireceğiz. Bölüm sonu canavarı olarak kurumun başındaki İtalyan müdire bizi sözlü yapacakmış, hocamız yerine. Senli benli konuşmaya alışmışız, en çok sizli bizli konuşmak zorlayacak bizi. Üstelik bir daha kur parası vermeyeceğimiz için notları şişirmeyeceklerdir, geçirigeçirivermeyeceklerdir öğrencileri. Neyse, sonuçta ben temelimi kurdum. İleride lazım olursa maaşımla hızlandırılmışına gidip üzerine çok daha sağlam versiyonunu kurarım. Çok güzel, gülmekten ömrüme ömür katan arkadaşlar edindim orada, umarım ileride görüşmeye devam etmek nasip olur.</p>
<p>Önümüzdeki günlerden itibaren buraya yazmaya da eskisi gibi devam edeceğim. Gerçi şimdilik 3-5 kişilik arkadaş çevresi dışında okur kitlem yok ama, işte tekrar düzenli yazmaya başladığımda, üstelik bunlar böyle kişisel zımbırtılar olmadıkça, işte o zaman yazı yazmam birkaç amacından birine ulaşmış olacak. Hadi yine iyisin Günlük, yazıyorum sana :P</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://blog.alperdemirci.com/sahsimdan-son-haberler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

