<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Adnan:Alper:Demirci</title>
	<atom:link href="http://blog.alperdemirci.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://blog.alperdemirci.com</link>
	<description>Internet günlüğü, kişisel alan.</description>
	<lastBuildDate>Fri, 30 Jul 2010 13:48:37 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0</generator>
		<item>
		<title>Trendsetter</title>
		<link>http://blog.alperdemirci.com/trendsetter/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=trendsetter</link>
		<comments>http://blog.alperdemirci.com/trendsetter/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 30 Jul 2010 13:37:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Alper</dc:creator>
				<category><![CDATA[Nesneler]]></category>
		<category><![CDATA[anı]]></category>
		<category><![CDATA[dergi]]></category>
		<category><![CDATA[dijital fotoğraf]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[yazı dizisi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://blog.alperdemirci.com/?p=143</guid>
		<description><![CDATA[Şu anda halen daha ileride ne iş yapacağım belli olmasa da, hiçbir zaman “okuldan çıktığım gibi mühendis olacağım!” demedim. Sürekli çeşitli adaylar denedim, farklı şeylere ilgi duydum. Bunlardan bir tanesi fotoğraf ve görsel sanatlardı. 2004’te üye olduğum DeviantArt adlı sitenin kullanıcıları yorumları arasındaki “güzel çalışma” “favori için teşekkürler” “izleme için teşekkürler” cümlelerinden öteye gidemeyen kısır [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_144" class="wp-caption alignright" style="width: 210px"><a href="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/07/kapak.jpg" rel="lightbox[143]"><img class="size-medium wp-image-144" title="Muhtemelen, eski formunun son kapağı bu." src="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/07/kapak-200x275.jpg" alt="Muhtemelen, eski formunun son kapağı bu." width="200" height="275" /></a><p class="wp-caption-text">Sayı 85-86, Mayıs-Haziran 2009</p></div>
<p>Şu anda halen daha ileride ne iş yapacağım belli olmasa da, hiçbir zaman “okuldan çıktığım gibi mühendis olacağım!” demedim. Sürekli çeşitli adaylar denedim, farklı şeylere ilgi duydum. Bunlardan bir tanesi fotoğraf ve görsel sanatlardı. 2004’te üye olduğum DeviantArt adlı sitenin kullanıcıları yorumları arasındaki “güzel çalışma” “favori için teşekkürler” “izleme için teşekkürler” cümlelerinden öteye gidemeyen kısır döngüsünün de gazıyla, bu bahsi geçen disiplinlere merak saldım. Aynı yıl alınan kompakt dijital fotoğraf makinesi Canon A60 ile amaçsızca fotoğraflar çektim, bilgisayara Photoshoplar kuruldu, beceremeyince Fireworks programına geri dönüldü. Neticede sevgili Zenit ile çekilen tek tük başarılı sayılabilecek fotoğraf haricinde geride hiçbir eser bırakmadan geçilen bir “görsel sanatlar devresi” geçirmiş oldum.</p>
<p>Bahsi geçen devrenin en büyük motivasyon kaynaklarından bir tanesi, <a href="http://www.mayailetisim.com/trendsetter.php" target="_blank">Trendsetter</a> dergisini almaktı. Raflarda, kapağında içeriğe dair hiçbir şey yazmaması ile dikkatimi çekmişti. O zamana kadar gördüğüm dergiler içerisinde gerçekten özgündü. Modern sanatın neredeyse bütün disiplinlerine yer veriyordu: Moda, fotoğraf, resim, illüstrasyon, müzik, sinema, mimari, endüstriyel tasarım, heykel, edebiyat… Özellikle şu derginin ortasında onca kuşe kağıdın arasında kendine yer bulmuş normal, pütürlü kağıda resimsiz baskıyla gördüğümüz yazın içerikli Akıl Fikir bölümü çok ilgimi çekmişti. Saydığım disiplinlerden yerli ve yabancı sanatçılar, çoğunlukla adı pek bilinmeyen kişilerle yapılan röportajlar vardı. Bağımsız bir yayın olmasına rağmen, birçok plaza dergisinin “masraftır o” diye kıstığı sayfa sayısı ile kağıt kalitesi Trendsetter’da hiç fena değildi. Hatta kağıt ve baskı kalitesi için oldukça yüksekti bile denebilir.</p>
<p>İlk defa 58 numaralı, Şubat 2007 tarihli sayısını aldığım Trendsetter’ı, 24 sayı boyunca takip ettikten sonra bıraktım. Tam Ocak 2009 sayısında bırakacaktım ki, o sırada yükselen ekonomik kriz nedeniyle dergi o ay çıkmadı. Ben de 24 sayıya tamamlamak için Şubat ayında çıkan “81-82” numaralı sayıyı aldım. Ondan sonra da iki ya da üç sayının ardından ortadan kayboldu Trendsetter. “Kapandı” denirken, Kasım 2009’da biraz form değiştirip, üç aylık yayına dönmüş. Fiyatı artmış, içerik pek değişmemiş. Bu yeni halini denemek için almadım artık, çünkü doğrusu pek severek ayrılmamıştım.</p>
<p>Trendsetter’ı aldığım ilk yıl ile ikinci yıl arasında büyük farklar, zıtlıklar var.  İlk yıl, benim görsel sanatlara, özellikle moda/reklam fotoğrafçılığına ilgim büyüktü. Sürekli sanat sitelerinde takılır, fotoğraflar izlerdim. Hatta bu nedenle 2007 yazında <a href="http://www.defot.org" target="_blank">Defot</a>’un kurucu üyelerinden sevgili <a href="http://www.beyazkare.biz/" target="_blank">Melih Önyer</a>’in yanında bir ay çalışmıştım. İkinci yıl ise bütün bu ilgiyi terk etmiştim. İlk yıl Trendsetter okurken kendimi “sanatla ilgilenen yüksek insan” gibi hissediyordum, ikinci yıl ise “bütün bu sayfalardan bir şey kapmayan aşağılık insan” gibi…</p>
<p>Niye bu iki yıl arasında bu kadar zıtlık var? Olayları tetikleyen şey, bizim Defot’un aşırılık atelyesi kapsamında fotoğraflar çekmemizdi. Benim aklıma uygulamadan önce ilginç görünen bir fikir geldi: Açlıktan elini ayağını yemeye başlayan gözü dönmüş insanlar. Birkaç ay önce tanıştığım, hobi olarak modellik yapan, ara sıra dizilerde küçük roller oynayan bir arkadaşımla anlaştıktan sonra çekimlere başladık. Elimde Zenit, tepesinde ise kafa flaşı, başka bir ekipman olmadan birkaç tane fotoğraf çektik. Pek başarılı geçmediğini düşünüyordum ki, filmi banyo ettikten sonra gördüğüm sonuç daha da kötüydü. Kötüden ziyade komikti. İşte bu olay, fotoğrafçılığın en parıltılı dalına olan ilgimi tamamen terk etmeme neden oldu. Elbette ki, atelyede kullanmadım bu fotoğrafları. Bu yazıda da en iyi karesini bile paylaşmayacağım!</p>
<p>Olaylar zincirini tetikleyen çekimin ardından görsel sanatlar konusunda büyük bir belirsizliğe düştüm. Bir yandan Defot’ta dönen “fotoğraf yobazı” geyiklerini ciddiye alıp, benim de o yobazlardan biri olmam, bir yandan sahip olduğum İstanbul karşıtlığı, Trendsetter’ın sunduğu içeriğin büyük çoğunluğunun bana hitap etmediğini düşünmeme yol açtı. Artık fotoğraf yobazlığım sadece dijital-filmli fotoğraf ekseninde değil, fotoğrafın konusunda da kendini gösteriyordu. Stüdyolarda, o son derece suni şekillerde çekilmiş kurgusal fotoğrafların beni çeken hiçbir yanı yoktu artık. Bir fotoğraf izleyicisi olarak, belgesel fotoğraf tarzına yöneldim. Tanımadığım insanlarla kolay kolay yakınlaşamadığım içinse, fotoğraf çekicisi olarak belgesel fotoğraf ekolünün “gözlemci” dalında sıkışıp kaldım.</p>
<p>Bu anlattıklarım çerçevesinde Trendsetter’ı aldığım ikinci yıl, dergiyle olan ilişkim açısından tamamen hayal kırıklığıydı. Dergide yer alan insanlar, sanatçılar ilgimi çekmemeye başladı. Büyük çoğunluğu sokak ağzıyla, “artizin teki” gibi geliyordu. Röportajlara verilen klişe cevaplar, derginin neredeyse her sayfasında “Türkiye eşittir İstanbul” altmetninin geçmesi, sürekli birbirine benzeyen modellerle çekilen birbirine benzeyen moda fotoğrafları… Daha bitmedi, İstanbul’da oturan, ilginç giyinen sokak gençlerinin sayfalarda ya da küçük kutularda fevkalade antipatik zuhur edişleri… Sanki hepsinde İstanbul dışında oturan ve bir şeyler yapmak derdinde olan yaşıtlarına tepeden bakan bir surat ifadesi var. Bu ifade sadece bunlarda değil, aslında derginin tamamında var. Her şey İstanbul için! Tüm haberler, tüm etkinlikler, tüm illüstrasyonlar, tüm fotoğraflar… Sanki ulusal yayın değil de, İstanbul yerel yayını gibi.</p>
<p>İçeriğin bana hitap etmemeye başlamasından başladık İstanbul’a geldik. İçerikten devam edelim. Trendsetter yaratıcı düşüncenin merkeziydi, ama düşününce aslında tek tip insanı vurguluyordu: İstanbullu, varlıklı, elektronik ve indie müzik dinleyen, sokak modasını benimseyen, basın ya da yeni medya reklamcılığıyla ilgilenen, bu ilgi doğrultusunda resim ve fotoğraflara merak duyan insanlar. İçerik büyük oranda bu yönde, hiçbiri de 2008 sonrası sahip olduğum özellikleri yansıtmıyor. Her ay bana yabancı bir sürü sayfayla karşılaşmak, her yazının, her fotoğrafın, her resmin altında bilinçaltıma yollanan “sen bir aşağılıksın, bunun gibi yüksek şeyler sana hitap etmiyor” mesajları iyice rahatsız etmeye başladı. Eylül-Ekim 2008 civarında dergiyi bırakmayı kafama koydum, artık sadece 24 sayıya tamamlamak için almaya devam ettim. O aldıklarıma da belki ancak bir kere bakmışımdır.</p>
<p>Benim kişisel görüşlerimden bağımsız bakıldığında, Türkiye’de nitelik bakımından oldukça üst düzeydeydi Trendsetter. Dergilere, dergiciliğe özel ilgi duyan bana katkısı büyüktür açıkçası. Ama bir okur olarak yaklaşınca, işte o cicim aylarının ardından, biraz da benim kendi içimde geçirdiğim dönüşümlerle, artık “işim olmaz” dediğim yayınlar arasında. Tabi elimdeki 24 sayıyı ne elimden çıkarırım, ne de sahaflara satarım, o ayrı. Benim ilgi alanıma girsin girmesin, umarım Türkiye dergi piyasasında Trendsetter gibi bağımsız; isim ve içerik olarak yurtdışından devşirilmemiş, kendine özgü dergiler çoğalır. Dışarıdan isim hakkı alıp, sırtını bir yayın grubunun sermayesine dayayıp da kolaya kaçmak çirkindir. İki durumun birden tersi ise, takdire şayandır ne olursa olsun.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://blog.alperdemirci.com/trendsetter/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Unirock 2010 Güncesi</title>
		<link>http://blog.alperdemirci.com/unirock-2010-guncesi/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=unirock-2010-guncesi</link>
		<comments>http://blog.alperdemirci.com/unirock-2010-guncesi/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 06 Jul 2010 15:38:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Demirci</dc:creator>
				<category><![CDATA[H. Metal]]></category>
		<category><![CDATA[anı]]></category>
		<category><![CDATA[entombed]]></category>
		<category><![CDATA[festival]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[müzik]]></category>
		<category><![CDATA[necrophagist]]></category>
		<category><![CDATA[obituary]]></category>
		<category><![CDATA[overkill]]></category>
		<category><![CDATA[thrash metal]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://blog.alperdemirci.com/?p=127</guid>
		<description><![CDATA[Geçtiğimiz hafta sonu hayatımda bir ilke imza atıp İzmir’den tek başıma, orada da tek başıma takılacağımı bile bile otobüse atladım ve Unirock Festival 2010 için İstanbul’a doğru yola çıktım. Normalde yapacağım bir şey değildir, hem İzmir’de oturduğumdan, hem de pek öyle metalsever çevrem olmadığından ötürü şehir içi olsun şehir dışı olsun, konserlere iştirak ettiğim görülmemiştir. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_134" class="wp-caption alignright" style="width: 210px"><a href="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/07/unirock.jpg" rel="lightbox[127]"><img class="size-medium wp-image-134" title="Rüya gibi afiş... Al karşına izle saatlerce." src="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/07/unirock-200x278.jpg" alt="Rüya gibi afiş... Al karşına izle saatlerce." width="200" height="278" /></a><p class="wp-caption-text">Unirock Festival 2010</p></div>
<p>Geçtiğimiz hafta sonu hayatımda bir ilke imza atıp İzmir’den tek başıma, orada da tek başıma takılacağımı bile bile otobüse atladım ve Unirock Festival 2010 için İstanbul’a doğru yola çıktım. Normalde yapacağım bir şey değildir, hem İzmir’de oturduğumdan, hem de pek öyle metalsever çevrem olmadığından ötürü şehir içi olsun şehir dışı olsun, konserlere iştirak ettiğim görülmemiştir. Hadi bir de itirafta bulunayım, kazık kadar adam oldum, üniversitede artık son yılıma girdiğimi geçen gün öğrendim, ancak geçen gün yapılan Unirock Festival, gittiğim ilk 3 günlük metal festivaliydi. Gittiğim ilk metal konseri ise daha geçtiğimiz 30 Nisan’da Quo Vadis’in İzmir’de çaldığı akşamdı. Peki ne değişti de şimdi dönüşü ve belediye otobüslerini de sayarsak binlerce kilometreyi bir festival için aşıyorum? Cevabı beş kelime: Yeşil! Siyah! En büyük, Overkill!</p>
<p>5-6 yıl önce Overkill’in sahne performansını ilk defa Rock Art VCD Fanzin’in son çıkan sayısında izleyip hayran kaldığımda, yaşımın tek başına İstanbul seyahati yapabilmeye yetmemesine ve 2005’teki Rock Republic festivalindeki fırından yeni çıkmış Overkill konserini kaçırmama oldukça üzülmüştüm. O zaman kendi kendime bir söz verdim; isterse 2006’da tekrar gelsin, Overkill bir daha geldiği zaman kesinlikle gidip izleyeceğim. Bahane yok; hastayım, parasızım, yalnızım, İstanbul’a yabancıyım, pogo yapanlar arasında olmayı sevmiyorum… Hiçbiri bahane olamaz. İşte, geçtiğimiz Aralık ayında Overkill açıklandığında, yaklaşık dört buçuk yıldır beklediğim haberi aldım. Yaşadığım heyecan inanılmazdı, dinlediğim bütün şarkılar yine Overkill’e döndü, ilk başta çok ısınamadığım yeni albüm günde dörder beşer kez dönmeye başladı. Heyecanlı bekleyiş aylar sürdü, bu arada aldığım normal kombine bilet bana yetmedi, günlük biletler çıktığında Overkill gününe bir de sahne önü bileti aldım.</p>
<p>Aylar geçti ve işte ben 2 Temmuz Cuma günü hazır ve nazır bir şekilde Maçka Küçükçiftlik Parkı’nın önündeyim.</p>
<p><strong>İlk Gün</strong><br />
Bugün sahne önünde takılacağım için kendimi özel olarak hazırladım. Çanta yok, kol saati yok, gözlük bile yok. Paraları ceplere dağıttım, ne olur ne olmaz diye kombine bileti de cebe attım. Telefon ve cüzdan da derken asgari miktar eşya ile güvenlikten geçtim. İşte birkaç yıllık gecikmeyle de olsa nihayet bir metal festivalindeyim. Biz yaştakiler ya da daha yaşlılar her ne kadar bunlara laf etse de, veletler sonuçta ta lise ve ortaokul çağında bu havayı soluyabiliyor. Yetişemedik biz napalım, bizim lisede en uç müzik dinleyenler o zamanlar nu-metal dinliyor. Kafaya yakın eleman yok çevrede.</p>
<div id="attachment_136" class="wp-caption alignright" style="width: 210px"><a href="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/07/tisort1.jpg" rel="lightbox[127]"><img class="size-medium wp-image-136" title="Overkill baskılı tişört. Manken ben değilim :P" src="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/07/tisort1-200x190.jpg" alt="Overkill baskılı tişört. Manken ben değilim :P" width="200" height="190" /></a><p class="wp-caption-text">Cuma günü böyle bir şey vardı üzerimde.</p></div>
<p>Alana ilk girdiğimde şöyle bir dolanmadan önce ilk işim su almak oldu, ardından keşif çalışmaları başladı. Ben bu mekanı kesinlikle daha büyük sanıyordum. Haritaya ve Küçükçiftlik Park’ın sitesindeki panaromik fotoğraflara kanmışım. Çok küçük burası yahu! Tek tük gölgelik alan var ve <strong>None Shall Return</strong>’ün sonlarına denk geldiğim için verilen konser arasında herkes doldurmuş bu alanları. Neyse ki üzerimde beyaz bir tişört var, ona rağmen güneş yakıyor ama! Etrafımda yüzlerce siyah tişörtlü genç var, ancak kesinlikle böyle daha rahat. İlla racona düz mü olacak? Önünde Overkill’in ilk konser albümünün kapağı var, nasıl ters olabilir racona?</p>
<p>Konser arası sona erip sahneye <strong>Belphegor</strong> çıktığında herkesin sahneye doğru yaklaştığını gözlemlememle birlikte, sahneye en yakın çadıra doğru yol almam bir oldu. Oradaki boş sandalyelerden birini çektim, çadırın kenarında sahneyi görebileceğim gölge bir yere koyup oturdum. Yanıma birkaç minder çekip oturan falan da oldu. Önüme geçenlerden ötürü ara sıra sahneyi göremedim ama, zaten benim öncelikli meramım Belphegor izlemek değil, serinleyip dinlenmekti. Kolay değil, öncesinde İstiklal Caddesi’nde kapsamlı bir sahaf seferi yaptım, ardından festival alanına kadar yürüdüm. Belphegor’un konseri süresince oturarak müzik dinledim. “Yaşlı metal” takıldım.</p>
<p>Belphegor sahneden inince bu kadar dinlenmeyi kendime yeterli görüp ikinci suyumu almaya koyuldum, ardından da sevgili müdürüm (müdürrrr) Doğu’yu (Yücel) aradım. “Nerdesin?” “Burdayım” derken Şubat-Mart aylarından sonra nihayet yüz yüze de tanışmış olduk. Yanında Düşler ve Kabuslar Forum’da üye (hatta yönetici) olan Burak vardı, onunla da tanıştıktan sonra birkaç dakika süren diyalogun ardından Doğu’ya selam verip laflayanlar çoğalınca, Burak da “Ben biraz yemek yiyeyim” diyerek yanımdan ayrılınca ben de Doğu’ya “Ben Overkill için yer tutmaya gidiyorum, sonra görüşürüz” diyerek o gün için veda ettim. Entombed çıkmadan evvel sahne önü alanındaki yerimi aldım.</p>
<p><strong>Entombed</strong>’u festival öncesinde şöyle esaslıca keşfedip tanımayı çok istiyordum ancak son iki ayda sınavların yoğunluğundan ötürü vakit ayıramamıştım. Mecburen ilk defa burada dinlemiş oldum böylece. Ama eğlenceli adamlar olduklarını biliyordum. Keza her ne kadar iğrenç de olsa festivalin en eğlenen performansını onlar sergiledi zannediyorum ki. Vokalist Lars Goran Petrov bütün dengesizliklerini sergiledi. Konser boyunca yaptığı sümük şov ile izleyenlerin hafızalarına kazındı. Bir ara arkasını dönüp pantolonunu indirerek popo şov da yaptı ancak hemen önümdeki kafalardan birinin arkasına sığınıp bu anın hafızama kazınmasına izin vermedim! Sonra önünü de açacak gibi oldu ama neyse ki bundan vazgeçti. Selpak tutamama şovu, bira ile duş yapma şovu gibi şovlar da sergileyen Petrov, “pis metal” sıfatını hak ederken onun tam aksine, basçıları Nico Elgstrand ise eminim konseri izleyen kızların rüyalarını süslemiştir. Eğlenceli geçen bu death metal konserinin ardından konser arasında millet biraya, suya ve yemeğe koşunca ön sıralara biraz daha yaklaşma fırsatını yakaladım. Bu arada gitarist Alex Hellid sahne önündeki boşluğa inip seyircilerle el sıkıştı, pena dağıttığını görünce “ulan niye elimi uzatmadım ki!” dedim.</p>
<p>Overkill konserini aylarca en önden izlediğimi düşünerek hayal etmiştim, bunu gerçekleştirmek için Behemoth çıkana kadar yerimi kaybetmedim. İkinci sıra civarlarında bulunurken nihayet <strong>Behemoth</strong> da sahnedeki yerini aldı, tüm “kasılan metal”likleriyle performansları başladı. Bildiğim sadece iki şarkıları vardı (Lamb ve As Above So Below) ve şanslıyım ki ikisini de arka arkaya çaldılar. Konser benim için böylece yabancı olmaktan çıktı, performansa daha fazla eşlik etme isteğini kendimde buldum. Ancak konserin ilk yarısından sonra her şarkının ardından cep telefonumun saatine bakmaya başladım. Sabretmek zordu Overkill için.</p>
<p>Behemoth sahneden inince banttan şarkılar çalmaya başladı her zamanki gibi, ama bu sefer bizim tarzımızdaydı çalanlar! Dirty Deeds Done Dirt Cheap, Exodus’un Force of Habit albümünden bir şarkı, Sodom’dan Tired &amp; Red ve tanıyamadığım (muhtemelen Vio-lence grubunun idi) bir başka şarkıyla çok güzel demlendik. Bu esnada önümdeki iki kişinin arasından bir elimi sahne önü demirlerine atmıştım, bir eleman oturunca ikincisini de attım. Eleman birkaç dakika sonra oturduğu yerden kalkarken oluşan boşluktan faydalanıp kendimi en öne çektim ve işte! Overkill için en ön safta yerimi alnımın teriyle aldım! Şimdi sırada yapmam gereken bir telefon görüşmesi ve ardından da konserin başlamasını beklemek vardı. Bu esnada Overkill’in perdesini sahnenin arkaplanında yükselttiler, yükselirken tüylerim diken diken oldu!</p>
<p>Behemoth saat 20.00 gibi sahneden inmişti, <strong>Overkill</strong> ise saat 21.30’da sahneye çıktı! Yaklaşık 1 saat süren ses ayarlamaları nedeniyle beklemek oldukça zorlaşmaya başlamıştı. Millet artık enstrümanları ayarlayan adamlara bağırıp çağırıyordu. Bense konser başlayana kadar her zamanki sakin ve sükunetli tavrımı sürdürüyordum, ardından nihayet bizimkiler sahneye çıkıp The Green and Black’in yavaş tempolu girişini atlattıktan sonra ilk hızlanan yerden itibaren resmen çıldırdım! Deliler gibi kafa sallıyordum, vokal girince şarkılara bağıra çağıra eşlik ediyordum. Eminim konser öncesi ve konser esnasındaki karakter farkımdan ötürü solumda solundaki sevgilisiyle konseri izleyen eleman ile, sağımdaki gençlerden rica minnet ön sırayı kapan kişi bir anlık dumura uğramışlardır! Hayatımın grubu sahnede, burada süper egoma yer olamaz. Çişe yolladım kendisini, o sırada sahne önünün en ön safında azıp dağıttım. Öyle ki önüme geçen fotoğrafçılara yumruk geçirecektim çekilsinler diye ancak en fazla kafalarının yanından \m/ yaparak taciz etmekle kalabildim güvenlik görevlilerinden ötürü. Neyse ki ilk birkaç dakikanın ardından orayı boşaltıyorlar da böylece Overkill ile aramıza başka bir şey giremiyor.</p>
<p>Endless War haricinde çalacaklarını tahmin ettiğim yahut çalmalarına temennide bulunduğum bütün şarkıları çaldılar, bu nedenle konsere oldukça hazırlıydım. Nerede ne yapacağımı aylar boyunca kurduğum hayallerle belirlemiştim zaten. Blitz “E!” deyip beklediğinde o sessizlikte “-limination” diye bağırarak tamamladım, canlı kayıtlarda stüdyo kayıtlarından farklı olarak yaptıkları bütün numaralara eşlik ettim. Daha önceden kurguladığım gibi Ironbound şarkısının stüdyo kaydındaki 3:00 ile 5:45 süreleri arasındaki iki dakika kırk beş saniyelik duygusal ve gurur dolu sözsüz bölüm boyunca yumruklarım havada izledim sahnedekileri. O bölümde müzik hızlanınca kafalar yine sallandı, o bölümün sonlarına doğru yaşanan duygu seli zirveye çıkınca da tişörtümü çekip önündeki Overkill yazısını öpüp yumruklarımı havaya kaldırdım ve avazım çıktığı kadar haykırdım! Yanımdaki kişiler tişört öpme hareketimin ardından şaşkın gözlerle bana baktı.</p>
<p>Çalınmasına en sevindiğim şarkılardan biri In Union We Stand oldu, lakin yeterince konsantre olamadım, tüyler yeterince diken diken haline gelemedi. Zira seyircilerin üzerinde yüzenlerin (crowdsurfing yapanların) kafaya çarpmamasına dikkat etmekle uğraşıyorduk. Bir tanesi sahne önündeki boşluğa geldi, bir de baktım geçen sene başbakana metalci selamı veren çocuk! Güvenlik bu ilk seferinde adamı tekrar sahne önündeki kalabalığa geri attı, ikinci gelişinde sağ omzumun üstünden geçti, “tut beni tut!” diyor eleman. Tutup betona düşmesini engelledim, ardından güvenlik bu sefer sahne önü alanının dışına attı elemanı. Bir ara sahneye de biri çıktı, kafa salladı grupla beraber, hemen dışarı çıkardılar tabi güvenlikler.</p>
<p>Konserin sonlarına doğru terden sırılsıklam oldum, saçlarım da öyle keza, kafa salladıkça saçlar gözüme çarpıyor, ter gözlerimi yakıyor. Şarkıların yavaş bölümlerini bahane ederek iki yumruğumu kaldırıp gözümü kapatarak duruyorum maksat gözlerim dinlensin diye. In Union We Stand’de Blitz seyircilere söyletmeye çalışıyor şarkının nakaratını birkaç defa. İlk tekrarda ben söylüyorum ama, başka da ses duyamıyorum. Buradan istifade edip sonraki tekrarlarda daha fazla bağırarak söylüyorum, sanırım sahneden sadece benim sesim duyuluyordu!</p>
<p>Onca uzun saçlı, siyah tişörtlü gencin arasında, bütün şarkılara azami düzeyde katılan, en önde bir kısa saçlı, beyaz tişörtlü vatandaş olarak grubun dikkatini çekmiş miyimdir bilmiyorum ama; konserin sonunda Blitz şarkı listesinin bir tanesini tam da benim önüme attı. Yanarım da işte bu kağıdın parmaklarıma çarpıp sol taraflarda bir yerlere düştüğünü gördüğüm ana yanarım.</p>
<p>Konserle ilgili önemli notlardan biri, vokalin sesinin oldukça kısık olmasıydı. Bas da Overkill imzasını yansıtacak kadar çok açılmamıştı. Bunlar elbette konserden aldığım keyfi azaltmadı. Eş-başıçeken grup (anlamayanlar için co-headliner) olmasına rağmen ayrılan süreden çok daha az çalmak durumunda kaldılar. Gönül daha fazla çalmalarını isterdi ama Overkill izlemenin mutluluğuna gölge düşüremedi bu kısıtlı süre de. Ayrıca Derek Tailer nihayet Türkiye’ye gelebilme şerefine de nail oldu, son iki konserdir bir türlü gelemiyordu. İfadeleri, sahnedeki duruşu, mimikleri çok kral. Dave Linsk benim biraz uzağımda kaldı, o yüzden onun performansına dikkat edemedim. Yerinden de çok oynamadı zaten. Ron, DD, Blitz hepsi çok iyiydi ne olursa olsun. Işık ve duman kullanımı şahaneydi, sahneyi renkten renge boğdu Overkill’in teknik ekibi.</p>
<p>Konser bitince biraz bekledim, acaba elemanlardan biri Alex Hellid gibi gelip selamlaşır mı diye. Ancak gelmeyince ben de yavaş yavaş sahne önünü terk etmeye başladım. Sırılsıklamdım, sesim kartlaşmıştı bağırmaktan. Ama birkaç dakika önce öyle bir şey yaşıyordum ki, bütün dünyaya nanik yapabilirdim. Dönüşte önüme serseriler çıksa tekme tokat dalabilirdim, peşime köpekler takılsa onlardan şiddetli havlayabilirdim! Kazıkçı taksiye denk gelsem “kaz mı yoluyon lan sen?!” diye çıkışabilirdim, psikopatlıklarıyla ün salmış olan taksicilere. Anlaşıldığı gibi Overkill’den sonra festival alanını terk edip kaldığım yere dönmeye başladım. Artık <strong>Cannibal Corpse</strong> umrumda değildi. Kahvaltıda gevrek, peynir, yumurta yedikten sonra reçel veya bal yemem, onların tatları bozulmasın diye. İşte benzer şekilde Overkill’den sonra Cannibal Corpse dinleyip de vücudumdaki o büyünün bozulmasına izin vermedim. Zaten sadece bir tane kasetlerini dinledim bugüne kadar. Ha, Obituary o gece olsa kalırdım o ayrı tabi.</p>
<p>Dönüşte taksici biraz ayyaş gibi konuşsa da şansıma kıyak bir adam çıktı. Yol boyunca sorduğu sorularla heavy metali keşfetmeye çalıştı, sorularında kesinlikle bir art niyet ya da bir ön yargı yoktu. Saatlerce o müziğin yanında bekleyince merak ediyorlar tabi. Laf lafı açınca bizim Boo! dergisinden de bahsettim. Yolu bilmemesine rağmen olabilecek en kısa yoldan kaldığım yere ulaştırdı, internetten 50 küsura hesaplattığım taksi tam 40 lira tuttu.</p>
<p><strong>İkinci Gün</strong><br />
Bütün gece kafamda Overkill şarkıları döner dururken erken sayılabilecek bir saatte kalktım. İlk keşfettiğim şey boynumun tutulduğu ve sesimin kısıldığıydı. İşte o günden itibaren boynumun tutulması azalana kadar kendimi Behemoth elemanları gibi hissettim.</p>
<p>Bu sefer festival maceram kısa sürdü. Yanında kaldığım Ali adlı arkadaşımla öğlen Taksim’e çıkıp benim sahaflardan ayırttığım dergi ve kasetleri aldık. 20 tane kaset ve bir o kadar eski müzik dergisiyle birlikte Aslıhan Pasajı’ndan çıkınca sırtımda muhteşem bir ağırlıkla yemek yemeye gittik. Ardından kendine Taksim’de takılacak arkadaş bulamayan Ali eve dönerken benim yükümü de aldı sağ olsun, festivale yine kuş gibi yürüdüm.</p>
<div id="attachment_138" class="wp-caption alignright" style="width: 210px"><a href="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/07/tisort2.jpg" rel="lightbox[127]"><img class="size-medium wp-image-138" title="Kronik - Kavga albümünün tişörtü. Daha dar ve daha kısa kollu ama." src="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/07/tisort2-200x191.jpg" alt="Kronik - Kavga albümünün tişörtü. Daha dar ve daha kısa kollu ama." width="200" height="191" /></a><p class="wp-caption-text">Cumartesi günü böyle bir tişörtle takıldım.</p></div>
<p>Alana girdiğim anın daha ilk saniyelerinde karşıdan gelen Doğu’yu gördüm, selamlaştık. Yapıştım ben adama zaten içeride başka tanıdık olmadığından, Riot tişört standının önünde dikelip arada katılanlarla lafladık. Üzerimdeki Kronik – Kavga tişörtünü beğendi, nereden aldığımı sordu. Kendim yaptırdım 2 sene kadar önce, ama muşamba gibiydi ilk basıldığında. Forumdan bir kişiyle daha tanıştım. Ben geldiğimde <strong>Sabaton</strong> sahneden ineli birkaç dakika olmuştu, sırada Muhammed Suiçmez’in aşırı teknik grubu <strong>Necrophagist</strong> vardı. Gel zaman git zaman bunlar sahneye çıktı ve çalmaya başladı. Ardından Doğu “ben röportaj kovalamaya gidiyorum” dedikten sonra yine tek başıma kaldım. Bahaneyle adamların performanslarına odaklandım. Önceki güne göre ses çok temizdi. Müziğin bütün teknik numaralarını duyabiliyordum. Bir ara bir şarkıda adamlar akorlarla değil, sololarla rif çaldılar. Ağzımı açık bırakan performans bu oldu. Seyirciler “Muhammed! Muhammed!” diye tezahüratlar yaptılar. Suiçmez de “İstanbuuul! Çok sağ olun!” diye anonslar yaptı şarkı aralarında. Ben daha çeşitli konuşmasını beklerdim ama samimiyetinden de şüphem yok, son şarkıyı seyircilere sordu. Seyircilerin söylediğini çaldı. Ben beğendim, vatandaş olarak gurur da duydum.</p>
<p>Necrophagist’in ardından konser arası geldiğinde bu sefer hedef konserim olmadığından tek başıma ne yapacağımı bilemedim. Dolandım festival alanında, arada bizim Headbang dergisinden Utku Usta’yı gördüm, onunla tanıştım. Lakin onunla olan sohbet de kısa sürdü, sahnenin kenarındaki gölge alana gittiler. Ben de peşlerine takılmayayım dedim artık. Bekleye bekleye en sonunda <strong>Dark Funeral</strong> çıktı. Bu sefer sandalye çekemesem de yine de gölge bir yer bulup oradan izledim. İlk şarkılarda vokal hiç yoktu. Sonradan düzelttiler. Bugün “yalnız metal” takıldığım için, bir de hedeflediğim bir konser olmamasından ötürü çok sıkıcı geçti benim açımdan. Dark Funeral’ın ortasında gittim zaten festivalden. <strong>Grave Digger</strong>’ı <strong>Evergrey</strong>’den sonraya koymaları kötü oldu. Dark Funeral’dan sonra Grave Digger çıksaydı beklerdim valla, merak ediyordum. Cumartesi günü çıkanlardan <strong>Amorphis</strong> ve Evergrey beni bayıyorlar affedersiniz.</p>
<p>Festivalden erken çıkmışken bu kez bahaneyle İETT ile döndüm, ekonomi yaptım.</p>
<p><strong>Üçüncü Gün</strong><br />
Overkill sarhoşluğundan mıdır nedir, yoksa önceki günün sıkıcı geçmesinden midir bilinmez, bu sefer festivale can atarak acele ederek gelmedim. Akşam 23.30’a otobüs bileti almıştım pazartesi günü okula uğrayıp sınıf geçme konusundaki pürüzleri gidermek için, o yüzden Ali’nin evinden bu sefer bütün eşyalarımla, elimde kocaman ve ağır çantayla çıktım. Belediye otobüsü gelince Ali’yle vedalaşıp Taksim’e doğru yöneldim. Kamil Koç ofisine gidip “çantamı akşama kadar emanet alabilir misiniz?” diye sordum, kabul etmediler. Ben de “çanta metal” yapıp festival alanına gittim. Aslında benim şu kasetler yüzünden içeri almayacaklar diye tırstım, “satmak için mi getirdin bunları?” diye. Neyse ki bir sorun çıkmadı. Ben girdiğimde günün üçüncü grubu <strong>Makine</strong> sahnedeydi. Fırsattan istifade, güneşli olsa da piknik masalarından birine oturup sahne görüşümü kapatan sigara satış kabininin izin verdiği kadarıyla Makine’yi izler gibi yaptım. Bence müzik-kitle uyumu en düşük gruptu ama konser boyunca seyircilerden bir saçmalık yapan olmadı neyse ki.</p>
<p>Bu sırada DvK forumdan lil siztah rumuzlu kişiyle sözleşmiştik, elindeki Şebek/Köprüaltı dergilerini elden çıkarmak istiyordu. Sayesinde dergi arşivim daha da genişledi, kendisine çok minnettarım. Kendisiyle ve aramıza sonradan katılan, yine forumdan Mehmet adındaki bir arkadaşıyla Korpiklaani çıkana kadar piknik masalarında oturup bol bol sohbet ettik. Önceki günkü gibi “yalnız metal” takılmama engel oldukları için de teşekkür ediyorum ikisine. Bu esnada <strong>Heaven Shall Burn</strong> sahneye çıktı, metalcore sevmediğim için yine bir şey anlamadım müzikten. Ama gençler eğlenip stres attı baya. Kulenin çevresinde koşturdular kalabalıklar halinde. Fevkalade toz kalktı!</p>
<p><strong>Korpiklaani</strong> sahneye gelince bu iki arkadaş, grubu izlemek üzere yanımdan ayrıldı, ben de tek başıma oturarak Obituary’yi beklemeye koyuldum. Bu esnada millet kendini dans etmeye, halay çekmeye verdi. Müziği Onkel Tom’a benzettim, bu benzerlik yüzünden bundan sonra “ben folk metal dinlemiyorum ilgimi çekmiyor şimdilik” diyemeyeceğim, çünkü dinliyormuşum meğer folk metal!</p>
<p>Konser arası verildiğinde bir süre tanıştığım ikiliyi bekledim gelirler yanıma belki tekrar diye, daha fazla bekleyemeyince kalktım ve dolanıp tanıdık yüzler aramaya koyuldum. Bu iki kafadarı bulamasam da sonradan lil siztah telefon etti, o şekilde vedalaştık artık. Bu esnada hoparlörlerden Metalium – Suffer şarkısının gelmesiyle mutlu mesut dolaşırken ben de İzmir’deki efsane Stüdyo Ümit’in sahibi Niyazi abinin yanına gittim, yine şaşırdım çünkü beni yine tanıdı! Ekim ayı gibi kendisine kaset listesi vermiştim depodan getirmesi için, aylarca haber alamayınca Mayıs’ta gittim “böyle böyle liste” diye, “hatırladım” demişti. Şimdiyse kendimi tanıtmama gerek kalmadan hatırladı beni. Festivalde ayaküstü (yani oturmadan) tanıştığım kişiler arasında en hoşsohbet adam Niyazi abiydi kesinlikle. Ben sessiz kaldığımda o laf açtı, üstelik yanında başkaları da olmasına rağmen. Bir ara yanına eski dinozor tayfa geldi, hepsiyle tanıştırdı. O da Obituary’i bekliyormuş, ama elimde çanta olduğundan kalabalığa onlarla karışamayacağımı, uzaktan izleyebileceğimi söyledim. Konserin başlamasına yakın vedalaştık, onu ve dinozor tayfayı kalabalığa doğru uğurladım. Bu sırada yine Headbang’den, Özgür Öğret ile de tanıştım, kısa bir diyalogun ardından kulenin üst katına çıkmaya gitti.</p>
<p>Obituary festivalde en fazla heyecanla beklediğim ikinci gruptu ve iyi ki de festivalin son grubu olmamışlar, yoksa kaçırmak zorunda kalacaktım. Nevermore kaçmış oldu sonuçta. Üzüldük ama napalım artık, yol bizi bekler.</p>
<p>Yol bizi bekler de, henüz <strong>Obituary</strong> yeni çıktı! Gök gürültüleriyle girdiler sahneye, Find the Arise ile muazzam bir konser açılışı yaptılar. Ancak ikinci ya da üçüncü şarkıda ses sisteminde sorun yaşadılar, müziği aniden kesmeden, ayar yapmak için boşluğa güzelce bağladılar, bu boşlukta da bas gitarda Obituary ile turlayan Steve DiGiorgio seyirciyi sıcak tutmaya çalıştı. Seyirciden “Steve! Steve!” tezahüratları yükseldi. Gitarist Ralph Santolla başlangıçta kendi köşesinde soğuk soğuk çalıyor gibi görünse de bu boşluk anlarında seyirciyi coşturmaya çalışan bir diğer isimdi. Nihayet sorun giderildi, şov devam etti. O sorun haricinde ses gerçekten çok temiz geliyordu. Trevor Peres’in imzası haline gelen gitar tonu işte oradaydı! Chopped in Half’ta benim tüyler diken diken oldu, Overkill’deki kadar olmasa da elimdeki yüke rağmen hafiften kafa sallanmaya başladı. John Tardy bazı bölümlerde kardeşinin yanına gidip davulu Donald ile beraber çaldı. John ile ilgili bir başka beğendiğim durum ise mikrofonu tutuş şekli oldu. Malum, death metalden itibaren gelişen müziklerde moda, vokalistin sadece mikrofonu tutmasıydı. Eski usul ise, mikrofonu sehpasıyla beraber tutarak söylemek, sehpa ile bütünleşmek. Bobby Ellsworth’ün performansı bu yüzden beni bu kadar etkiliyor sanırım mesela. İşte, Tardy de sehpa ekolünden giden vokalistlerden…</p>
<p>Konser sırasında kafamı rastgele arkaya çevirdiğimde tam da o sırada Doğu geçiyordu, vedalaşmak için durdurdum. Daha önce bir daha görüşemeyiz diye aramıştım çünkü. “Obituary süper!” muhabbeti yaptıktan sonra, konserin ardından gideceğimi söyleyip vedalaştım. O gidince konsere kaldığım yerden devam ettim. Overkill’de sahneye atlayan adam burada da sahnedeki yerini aldı bir ara. Bu sefer güvenlik değil, bizzat Punk Levent attı kendisini sahnenin dışına. Konser saat tam 22’de bitti. Banttan çalınan Slayer eşliğinde elimde ağır çantamla çıkıştan geçip taksinin biriyle 10 liraya Kamil Koç Taksim şubesi için anlaştık. Bu amca da merak etmiş bu müziği, o da sorular sordu heavy metalle ilgili. Yine ön yargılı bir tavır sezemedim. Ama muhabbet kısa sürdü, yaklaşık 5 dakikada gideceğim yere varmıştım. Ofiste uzun süre servis bekleyince, normalden bir önceki servise binip Alibeyköy’de de uzun süre otobüs bekleyince “ulan erkenden kaçmışım, en azından 1 şarkı izlerdim <strong>Nevermore</strong>’da” desem de, riske girmedim artık. Festivaldeki iki hedef grubum olan Overkill ile Obituary’yi izlemenin verdiği mutlulukla yola çıktım. Müzikçalarımın şarjı izin verdiği müddetçe otobüste Obituary dinledim. Taş gibiydi müzik!</p>
<p>Hayatımdaki en sıra dışı hafta sonlarından bir tanesi bu şekilde sona erdi. Ertesi gün, yani Pazartesi okula uğradığımda 0.033 puan fark ile sınıfı ucundan geçtiğimi öğrendim, festivalin üstüne bal kaymak oldu geriden gelip geçme notunu yakaladığım için. Ama bunu Cuma günü öğrensem Overkill’de en az 3-5 kat daha azardım, muazzam coşkulu bir kutlama olurdu.</p>
<p>Evinin kapılarını açıp konaklama sorunumu kökten çözen Ali’ye, baya kafa muhabbet yaptığımız taksi şoförüne, kısa zamanda koyu sohbet çeviren hemşerim Niyazi Abi’ye, çantama Şebek/Köprüaltı takviyesi yapan ve uzun süre sıkılmadan sohbet ettiğimiz lil siztah’ya, hoşsohbet sahaflara, beni telefondan yalnız bırakmayan aileme ve guzucuğuma, festival alanında az da konuşsak çok da konuşsak; beni sevseler de, bana kıl olsalar da tanıştığım herkese birer teşekkürü borç bilirim. Bakalım bir festivalde daha yerimi alacak mıyım? Seneye festivale Destruction veya Testament gelirse neden olmasın?</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://blog.alperdemirci.com/unirock-2010-guncesi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Level Dergisi, Eski Günler&#8230;</title>
		<link>http://blog.alperdemirci.com/level-dergisi-eski-gunler/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=level-dergisi-eski-gunler</link>
		<comments>http://blog.alperdemirci.com/level-dergisi-eski-gunler/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 24 May 2010 21:54:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Alper</dc:creator>
				<category><![CDATA[Nesneler]]></category>
		<category><![CDATA[anı]]></category>
		<category><![CDATA[dergi]]></category>
		<category><![CDATA[oyun]]></category>
		<category><![CDATA[yazı dizisi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://blog.alperdemirci.com/?p=122</guid>
		<description><![CDATA[Hayatım boyunca almış olduğum bütün dergiler elbet yaşamımda bir iz bırakmış, bir etkiye sahip olmuştur. Bunu inkar etmem mümkün değil, tek sayısını edinmiş olduğum dergiler için bile. Ama içlerinde bir dergi var ki, en parlak dönemleri gelişme çağıma denk gelmiş, yazma ve konuşma üslubumu şekillendirmiş, hayatıma aldığım bütün dergiler, okuduğum bütün kitaplardan daha fazla etki [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_123" class="wp-caption alignright" style="width: 210px"><a href="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/05/level_mart_99.jpg" rel="lightbox[122]"><img class="size-medium wp-image-123" title="Aldığım ilk Level dergisinin kapağı" src="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/05/level_mart_99-200x280.jpg" alt="Aldığım ilk Level dergisinin kapağı" width="200" height="280" /></a><p class="wp-caption-text">Level Mart 1999 sayısı</p></div>
<p>Hayatım boyunca almış olduğum bütün dergiler elbet yaşamımda bir iz bırakmış, bir etkiye sahip olmuştur. Bunu inkar etmem mümkün değil, tek sayısını edinmiş olduğum dergiler için bile. Ama içlerinde bir dergi var ki, en parlak dönemleri gelişme çağıma denk gelmiş, yazma ve konuşma üslubumu şekillendirmiş, hayatıma aldığım bütün dergiler, okuduğum bütün kitaplardan daha fazla etki ve katkıda bulunmuş bir şey: İlk defa 1999 yılının Mart ayında tanıştığım Level dergisi.</p>
<p>11 yıl öncesi… Ufaklık olunan dönem. Sınıfta popüler olmayan, milletle konuşacak ortak ilgi alanı kovalayan bir ufaklık. O güne kadar Bilim Çocuk almış dergi olarak, popüler değil tabi ki çocuklar arasındaki sohbetlerde. Daha da küçükken Dinozorus, Şirinler gibi dergilerden geçiyor yolu ama, o da konuşulmuyor. İki kafadar var, teneffüslerde çıkıyor bunlar yan yana bahçede dolana dolana her on dakika boyunca oyun muhabbetleri yapıyorlar. O zamanlar benim de hatırı sayılır bilgisayar geçmişim var ama onlara katılamıyorum, oyunları beceremiyorum ki! <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Time_Commando" target="_blank">Time Commando</a> vardı hediye gelen, daha ilk düşman karşıma çıktığında yerimde hopluyordum. <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Tomb_Raider_3" target="_blank">Tomb Raider 3</a> aldım bir keresinde, korkumdan hep Lara’nın evindeki alıştırma bölümünü oynuyordum. Onda da tabi hizmetlisi karşıma çıkınca hopluyordum hiçbir şey yapmadan dolansa da…</p>
<p>Oyunları oynayamayınca nasıl müdahil olabilirdim ki bu iki kafadarın sohbetlerine?</p>
<p>Okula oyun dergileri getirenler de oluyordu ara sıra. Teneffüste çıkarıyordu eleman dergiyi, güya kendi çapında okur gibi. 1 dakika içinde sırasının çevresini sarıyordu tabi sınıftaki meraklı çocuklar. “Hmm” dedim, “Oynayamıyorum ama dergi okursam ortak ilgi alanı yaratmış olur muyum? Olurum!” dedim. Annemin muhalefetine rağmen Mart 1999’da ilk defa Level dergisini almış oldum. O kadar muhalefet vardı ki, dergiyi hafta içi almıştım, hafta sonuna kadar açılmadan vestiyerdeki dolapta saklandı dergi. Hani derslerime mani olur falan ya!</p>
<p>Dergiyi ilk açtığım zamanı hatırlıyorum. Sinan Akkol’un önsözüyle ilk defa karşılaşmıştım. Önceki ay kaybettiğimiz Barış Manço’ya veda yazısı yazmıştı. İçerikten de birkaç başlığı hatırlıyorum. <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Baldur%27s_Gate" target="_blank">Baldur’s Gate</a> kapaktı, haber bölümünde <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Midtown_Madness" target="_blank">Midtown Madness</a> o zamanlar ilk defa duyuluyordu. Üstelik şehir sokaklarında dolaşabileceğimizi öğrendiğimizde şok olmuştuk (sınıfcak). PC Hilekar bölümünde <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/SimCity_3000" target="_blank">SimCity 3000</a>’in hileleri vardı, az kullanmadım. Strateji ustası bölümünde Tomb Raider 3, Lara Croft’un o zamanki biz çocuklara çok çekici gelen resimleriyle bezeli bir şekilde tam çözümüyle yerini almıştı. Okur mektupları bölümünün o zamanki adı neydi hatırlamıyorum ama, Ayın Okuyucu İncisi kutusu gülmekten kırar geçirirdi. Son Sayfa vardı, bilgisayarlarımızdaki donanım yükseltmeleriyle ilgili manidar bir yazı yazılmıştı.</p>
<p>O zamanlar ön inceleme diye bir şey yoktu. Köşe yazıları da sonradan çıktı. Demolar ufak tefek olduğundan, bir CD’de 20-30 tane tadımlık oyun olurdu. Çıkacak oyunların videolarını değil, resimlerini izlerdik. O dönemin kadrosu benim için “ikinci efsane kadro”dur. Ozan Simitçiler, Ozan Ali Dönmez, Burak Hun (a.k.a. Wanted), Mega Emin, Sinan Akkol, Berker Güngör, Kadir Tuztaş aklıma şimdi gelen isimler. Cem Şancı tam da benim aldığım ikinci Level’da katılmıştı ekibe. Şimdiki üslubundan eser yoktu ama; aralarına yeni katıldığından mıdır, yoksa o zamanlarda zaten öyle midir bilmem, oldukça ciddi bir dille yazardı incelemelerini. İlk zamanları sıkıcıdır, şimdiki zamanları yüksek egolu ve cıvıktır belki. Ancak benim beğendiğim tam kıvamını 1999’un sonlarına doğru yakaladı. Ondan sonra 2001 civarı dergiden ayrıldığında hakikaten üzüldüğümü söylemem gerek.</p>
<p>2000 yılına girildiğinde dergide revizyonumsu şeyler oldu. Dönemin en rakip dergisi PC Gamer’dan toplu yazar transferleri oldu. İlk etapta pek alışamasam da birkaç ay içinde işte benim “en efsane kadro” dediğim künye meydana gelmişti: Sinan Akkol, Berker Güngör, Serpil Ulutürk, Tuğbek Ölek, Güven Çatak, Burak Akmenek, Batu &amp; Gökhan, Onur Bayram (favorimdi!), Cem Şancı, Mega Emin ve Eser Güven hepsi bir aradaydı. Gerçekten bu dönemde çıkan sayıları hala arşivimin yanına gittiğimde çıkarır okurum. Mart 1999 – Ağustos 2001 arasında Level aldığım bu dönemde işte, olay artık sınıfta oyun sohbetlerine ortak olmaktan çıkmış, herkesten bağımsız bir kafa dinleme, kendine bir şeyler katma etkinliği olmuştu. Oyun kültürü değildi Level’ın bana kattığı sadece. Dünya görüşü kattı, kültürel yönelim sağladı, insanlar hakkında fikirler verdi. Parantez aralarından yazarların birbirleriyle sohbet etmesine bayılırdım, sanki benim arkadaşlarımmış gibi severek okurdum. O zamanlar ortaokula giden bir çocuk için belki anneler babalar tarafından “olmayacak olmayacak gereksiz şeyler” kategorisine giriyordu bir oyun dergisi, ama benim o zamanlar kendi dünyamı oluşturan şeylerin başında geliyordu o dönemin Level’ı.</p>
<p>2002 yılında Lise Giriş Sınavı’na girecek olmam, ailemin o dönemlerde iç işlerime karışabiliyor olması, “oyun dergisi okursa derslerinden geri kalır” şeklinde düz mantıkla hareket etmesi yüzünden 2001 yılının Ağustos ayında son bir defa Level aldım. O zaman gerçekten çok üzülmüştüm. O günden sonra 2005’e kadar Level almama izin vermediler. Bilgisayarı istediğim zaman kullanmak, harçlığımla istediğim şeyi sorgusuz sualsiz almak gibi bağımsızlıkları ilk kazandığım zaman da işte, 2005’te Level’ın 100. sayısına denk gelir. Kişisel uyanış başladı, “yeter ulan!” dendi, “her şey için izin almak zorunda mıyım?!” diye iç dünyada ayaklanma gerçekleşip yumruklar havaya kalkınca, Level’ın 100 numaralı sayısını o yıl gireceğim ÖSS’ye rağmen bahane ederek ikinci Level dönemimi başlatmış oldum hayatımda. Kadro değişmiş tabi bir miktar, gözüme yeni görünenlere pek ısınamadım. Ancak o sayının anılardan oluşan bölümü bile tek başına yeterdi. Özellikle benim ilk aldığım döneme denk gelen kısımlar…</p>
<p>Nisan 2005’te ikinci defa başlayan Level okurluğu maceram bu sefer Kasım 2007’ye kadar sürdü. İkinci dönemde elbette ilk dönemdeki tadı alamadım. Ancak sevdiğim yazarları takip etmek, yazılarını okumak hala oldukça keyifliydi. Bu dönemde derginin forumlarında da aktif bir kullanıcı oldum, hatta <a href="http://www.boodergi.com" target="_blank">Boo!</a> dergisinin ilk kadrosu o forumdan bir araya geldi. 1 yıl kadar sonra Level’da bizi tanıtmışlardı internet siteleri bölümünde. Fevkalade bahtiyar olmuştum.</p>
<p>Yazının gidişatından anlaşılacağı üzere ikinci dönem de bitti, artık Level almıyorum. Kasım 2007’de bıraktım. N’içün? Çünkü 2007 yazında derginin bağlı olduğu şirket olan Vogel’in Türkiye kısmını Doğan Yayın Grubu almıştı. Bunun üzerine benim takip ettiğim yazarların neredeyse tümü dergiden ayrılmıştı. Level’daki son yazılarını Eylül 2007 sayısında yayınladılar. Ekim 2007 sayısını, o ara verdikleri PDF arşivlerinin ikinci yarısını edinmek için, Kasım 2007 sayısını ise yeni kadronun değiştirdiği çehreyi incelemek amaçlı almıştım. Bu tarihten sonra iki kere daha aldım, biri <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/FlatOut_2" target="_blank">FlatOut 2</a> oyununu derginin yanında verdiklerinde, biri de yine “n’apıyorlar bakalım” diye merak ettiğim bir zamanda. Gördüğüm manzara bir daha merak etmeme ihtiyaç duydurmadı ki, bir daha da almadım o gün bu gündür.</p>
<p>Uzun lafın kısası, Level deyince benim aklıma 1999-2001 yılları arasındaki o şahane dönem gelir. Şimdinin o döneme en benzer kadrosu <a href="http://www.oyungezer.com.tr" target="_blank">Oyungezer</a> bile yaklaşamaz ki, bunun nedeni nitelik olduğu kadar, benim büyümüş olmam da olabilir tabi. O zamanın şartları, algıları hepten farklı. Başka bir yazı konusu bile olur bu. Ama ben burada keseyim. 1997 yılında Berker Güngör’ün tek başına hazırladığı 24 sayfalık ilk sayıdan bu yana 13 yıldır ortalarda olan <a href="http://www.level.com.tr" target="_blank">Level</a> dergisinin şimdiki haline başarılar dilerim, benim aklımda hep o 1999-2001 arasındaki efsane dergi olacak.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://blog.alperdemirci.com/level-dergisi-eski-gunler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Dergilere Giriş</title>
		<link>http://blog.alperdemirci.com/dergilere-giris/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=dergilere-giris</link>
		<comments>http://blog.alperdemirci.com/dergilere-giris/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 22 May 2010 21:47:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Alper</dc:creator>
				<category><![CDATA[Nesneler]]></category>
		<category><![CDATA[dergi]]></category>
		<category><![CDATA[önsöz]]></category>
		<category><![CDATA[yazı dizisi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://blog.alperdemirci.com/?p=120</guid>
		<description><![CDATA[Yok hayır, bu yazıda dergiler üzerine eğitici şeyler yazmayacağım. “Dergiler 101” yazıp klişe bir espri yapamayacak kadar farklı bu yazının içeriği. Nur topu gibi bir yazı dizisi yaratıyorum, ona giriş yazısı diyelim. Dergiler benim hayatımda son 10 yıldan fazla süredir önemli bir yer kaplıyor. Aile büyüklerinin çocuk iç işlerine karıştığı zamanlarda, yani dönemin Lise Giriş [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Yok hayır, bu yazıda dergiler üzerine eğitici şeyler yazmayacağım. “Dergiler 101” yazıp klişe bir espri yapamayacak kadar farklı bu yazının içeriği. Nur topu gibi bir yazı dizisi yaratıyorum, ona giriş yazısı diyelim.</p>
<p>Dergiler benim hayatımda son 10 yıldan fazla süredir önemli bir yer kaplıyor. Aile büyüklerinin çocuk iç işlerine karıştığı zamanlarda, yani dönemin Lise Giriş Sınavı’na (LGS) hazırlandığım sezon haricinde, dergi almadığım bir ay bile olmadı. “Dergi” kavramı hep yanımdaydı. Bir dönem abarttığım olmuştu üstelik, yaptığım hesaba göre ayda 50 liradan fazla tutacak kadar dergi almışlığım olmuştu. Neyse ki şimdilerde o kadar servet harcamıyorum, daha mütevazı bir dergi alışkanlığım var.</p>
<p>Dergi okumak benim için önemli bir hobi. Ara sıra kitap okuma alışkanlığımla kafa kafaya gittiği, hatta öne geçtiği de olmuştur zannediyorum ki. Yine de sözel yanı kuvvetli bir mühendis adayı olmamda payı kitaplardan daha fazla olabilir, geçmiş yıllarda okuduklarıma bakarsak. Yazı yazmamda en büyük etken, okuduğum dergilerdir, kitaplar değil. Yazma yeteneğimi geliştiren de budur. Üslubu da… Dilbilgisi hakimiyetimi ancak, dergilere borçlu olduğumu söyleyemem. Ortaokuldan miras kaldığını düşünüyorum. Nitekim dergilerde sürüyle imla hatası olduğunu söylemek mümkün. Sadece dergilere kalsaydım, yazarken imla bakımından halim nice olurdu.</p>
<p>Uzun yıllar doğal olarak ilgi alanlarım dahilinde dergiler aldım, içeriğini ilgi alanımdan dışarı çıkardığında bıraktım. Hacılattığım birkaç nüsha dışında aldığım bütün dergileri halen daha saklarım, odam zaten “küçük sahaf” olarak anılmaya doğru gidiyor. İşte önümüzdeki günlerde başlayacağım, aslında bu yazıyla başladığım yazı dizisinde bu aldığım bütün dergilerle ilgili teker teker düşüncelerimi, anılarımı ve dergiyle ilgili tarihsel bilgileri dile getiren yazılar yazacağım. Hangi dergiler mi bunlar? Sırasıyla yazmıyorum, rastgele aklıma gelenler şöyle:</p>
<p><a href="http://blog.alperdemirci.com/level-dergisi-eski-gunler/" target="_self">Level</a>, Oyungezer, Gameshow, Free2Play, PCNet, Chip, Byte, PC World, PC Magazine, LinuxNet, Computer Active, PC Extra, Log, Digital Arts, Artist, <a href="http://blog.alperdemirci.com/trendsetter/">Trendsetter</a>, Boxer, Arena, Max (İtalyan), National Geographic, Git, NTV Tarih, Bilim ve Teknik, Bilim Çocuk, Pivot (ve yan ürünleri Basket Poster ile All Star), Slam, Blue Jean, Çalıntı, Müzük.</p>
<p>Rastgele dedim ama yine de dayanamayıp kategorilere göre sıralamış oldum :P Yazıların sırası bu sıralamadan farklı olabilir tabi ki, öyle bir beklentiye girmeyelim. Önce en uzun süre aldıklarım, en çok iz bırakanlar gelecek. Bu listeye elimdeki heavy metal dergilerinin dahil olmadığını da belirteyim. Onları, geçen sene Boo!’nun içindeki Şamar bölümündeki devasa Türkiye’de Heavy Metal Yayıncılığı dosya konusunda işlemiştim, ancak daha kapsamlısını yine parçalar halinde blogda yayınlamayı düşünüyorum. O yüzden onları şimdilik aldığım dergilerle ilgili yazı dizisine dahil etmiyorum. Onları sıralasam üstteki paragrafı geçer mi acaba?</p>
<p>Zor, Deli Kasap, Headbang, Non Serviam, Şebek Heavy Metal Fanzin, Stüdyo İmge, Rock Station, Metal Heart, Holysin, Chaosound, Power Magazine, Pena Zine, Nora Zine, Metal Faust, Sessiz Ada, Korsan Dergi, Metal Nova, The Rock Ula!</p>
<p>Ah ben daha çok sanıyordum bendeki heavy metal yayınlarını! Önceki sıralamayı geçemedi. Olsun, dediğim gibi, onlar ayrı bir yazı dizisinin konuları.</p>
<p>Bu yazıdan en geç 3-4 gün sonra ilk dergiyi seçip, üzerine bir yazı patlatacağım. Bu yazı da bu dizinin önsözü olsun.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://blog.alperdemirci.com/dergilere-giris/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Şahsımdan Son Haberler</title>
		<link>http://blog.alperdemirci.com/sahsimdan-son-haberler/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=sahsimdan-son-haberler</link>
		<comments>http://blog.alperdemirci.com/sahsimdan-son-haberler/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 17 Mar 2010 19:17:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Alper</dc:creator>
				<category><![CDATA[Günlük]]></category>
		<category><![CDATA[blog]]></category>
		<category><![CDATA[dergi]]></category>
		<category><![CDATA[headbang]]></category>
		<category><![CDATA[sonisphere]]></category>
		<category><![CDATA[unirock]]></category>
		<category><![CDATA[yazı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://blog.alperdemirci.com/?p=93</guid>
		<description><![CDATA[Günlük dile gelir: &#8220;Neredesin sen 1 aydan fazladır? Kuruttun gittin buraları! Madem yazmayacan niye açıyon?&#8221; Bahane gecikmez: &#8220;Vallaha dergi kilitledi beni 1,5 aydır!&#8221; Günlük altta kalmaz: &#8220;Sus cevap verme, başkası yazı isteyince hemen yazmasını biliyon&#8221; Şahsım hazırcevap bir kişiliğe bürünür: &#8220;Ama sen beni yazsam da yazmasam da, iyi de yazsam kötü de yazsam her halimle [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Günlük dile gelir: &#8220;Neredesin sen 1 aydan fazladır? Kuruttun gittin buraları! Madem yazmayacan niye açıyon?&#8221; Bahane gecikmez: &#8220;Vallaha dergi kilitledi beni 1,5 aydır!&#8221; Günlük altta kalmaz: &#8220;Sus cevap verme, başkası yazı isteyince hemen yazmasını biliyon&#8221; Şahsım hazırcevap bir kişiliğe bürünür: &#8220;Ama sen beni yazsam da yazmasam da, iyi de yazsam kötü de yazsam her halimle kabul ediyorsun ki!&#8221; Günlük yumuşar, ama bu yazı yayınlanana kadar her an WordPress&#8217;in ya da sunucunun bozulacağı korkusuyla yazmaya devam ederim (bana tavır koyacak ya &#8220;ben de yayınlamıyorum, benim profesyonel yayınlardan eksiğim ne!?&#8221; diye).</p>
<div id="attachment_96" class="wp-caption alignright" style="width: 210px"><a href="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/03/46.jpg" rel="lightbox[93]"><img class="size-medium wp-image-96" title="Boo! 46. sayı" src="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/03/46-200x230.jpg" alt="Boo! 46. sayı" width="200" height="230" /></a><p class="wp-caption-text">Son sayının kapağı</p></div>
<p>4 yıllık evladım <a href="http://www.boodergi.com" target="_blank">Boo!</a>&#8216;nun aktif yayınının sona ermesiyle birlikte nihayet özgürüm. Üzgün müyüm, evet biraz. Ama bitiş şeklinden ötürü de aslında üzgünden ziyade sevinçliyim :F Şu son 3 eksik sayıyı ardarda çıkarmak çok zorladı beni. Hele son sayı, kilitledi resmen. Harıl harıl meşgul olmamama rağmen hiçbir şey yapamadım. İşte şimdi dergiyi de başımdan atmışken kendimi çok daha özgür hissediyorum. Dergiyle ilgili yapacağım şeyler bitmedi, 47 ve 48 numaralı derleme sayıları hazırlayacağım, sitesini ve dergi okuma alanını elden geçireceğim, ilk 6 sayıyı yeniden düzenleyip Flash tasarıma aktaracağım, ilk 30 sayıyı yeni kodlanmış tasarım şablonuna aktaracağım, benim hazırlamadığım tüm sayıların imla ve dizgi hatalarını düzelteceğim&#8230; Hatta tasarımını beğenmediklerimin tasarımını tekrar yaparım belki. Abartmıyorum azizim, sonuçta her zaman bakılabilecek ve güncellenebilecek bir ortamda çalışıyoruz. Ama işte bunları yaz mevsiminden önce yapmam! Benden böyle bir şey istemeyiniz&#8230;</p>
<div id="attachment_98" class="wp-caption alignleft" style="width: 110px"><a href="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/03/hbmart2010.jpg" rel="lightbox[93]"><img class="size-thumbnail wp-image-98" title="Headbang Mart 2010 kapağı" src="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/03/hbmart2010-100x142.jpg" alt="Headbang Mart 2010 kapağı" width="100" height="142" /></a><p class="wp-caption-text">Headbang</p></div>
<p>Hayatımda Boo!&#8217;dan boşalan yer, <a href="http://www.headbang.com.tr/" target="_blank">Headbang</a> dergisinde serbest yazarlık ile kısmen dolacak zannediyorum ki. Kendime &#8220;Amatör hobisel dergi-yazı işleri yeter, artık piyasada yayınlanan dergilere bakınmalısın&#8221; deyip başvurabileceğim dergileri düşündüm. Aklıma İzmir&#8217;de yerel kültür-sanat dergisi bulmak gelse de, sonradan yazmakta şu sıralar kendimi en rahat hissettiğim mevzu olan heavy metalden ötürü, ülkemizin yegane düzenli basılı heavy metal yayını Headbang&#8217;e serbest yazarlık için başvurdum. Kabul edildim, eğer bir aksilik olmazsa Nisan sayısından itibaren artık Headbang sayfalarında yer alacağım.</p>
<p>Sınıfı geçmek bu sefer geçen seneden daha zor olacak. Henüz kendimde bir gaza basma durumu da göremedim ama çıkmadık candan ümit kesilmez. Öncesinden farklı olarak, artık bazı mühim günlerde okula arabayla gidip gelebiliyorum. Kaset arşivime gün doğdu.</p>
<div id="attachment_94" class="wp-caption alignright" style="width: 210px"><a href="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/03/uni3draft.jpg" rel="lightbox[93]"><img class="size-medium wp-image-94" title="Bu gruplara bir de Nevermore dahil" src="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/03/uni3draft-200x150.jpg" alt="Unirock Festival 2010" width="200" height="150" /></a><p class="wp-caption-text">Unirock Festival 2010</p></div>
<p>Bu yaz <a href="http://www.facebook.com/event.php?eid=232389894072" target="_blank">Unirock</a> festivaline kesin gidiyorum, Overkill&#8217;i de sahne önünden izliyorum! <a href="http://tr.sonispherefestivals.com/" target="_blank">Sonisphere</a>&#8216;e gidip gitmeyeceğim henüz kesin değil. Gitsem 3 gün mü yoksa 1 gün mü (Metallica gününe) gideceğim belli değil (aslında belli sayılır :P). Sonisphere&#8217;e gittim diyelim, tekrar İzmir&#8217;e gelip 5 gün sonra yine mi İstanbul&#8217;a gideceğim, o da belli değil. Gitsem kalacak yer nasıl ayarlanır, yanında kalacak arkadaş bulunur mu, gitmezsem Unirock&#8217;ta 3 gün otelde mi kalırım henüz hiçbiri belli değil. Bu belirsizlik nedeniyle şimdiden uçak bileti ayırtmaktan da vazgeçtim. Hayırlısı bakalım, zaten hayatta kaç defa konsere gidiyorum? :P</p>
<div id="attachment_100" class="wp-caption alignright" style="width: 210px"><a href="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/03/Soni-tk-wkd-black2.jpg" rel="lightbox[93]"><img class="size-medium wp-image-100 " title="Sonisphere 2010 Türkiye Ayağı" src="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/03/Soni-tk-wkd-black2-200x285.jpg" alt="Sonisphere 2010 Türkiye Ayağı" width="200" height="285" /></a><p class="wp-caption-text">Bunu da ekleyelim eksik kalmasın :P</p></div>
<p>Bir bitiş haberi de İtalyanca kursundan geliyor. Mart ayı sonunda kurs bitecek ve 8. kur sınavına gireceğiz. Bölüm sonu canavarı olarak kurumun başındaki İtalyan müdire bizi sözlü yapacakmış, hocamız yerine. Senli benli konuşmaya alışmışız, en çok sizli bizli konuşmak zorlayacak bizi. Üstelik bir daha kur parası vermeyeceğimiz için notları şişirmeyeceklerdir, geçirigeçirivermeyeceklerdir öğrencileri. Neyse, sonuçta ben temelimi kurdum. İleride lazım olursa maaşımla hızlandırılmışına gidip üzerine çok daha sağlam versiyonunu kurarım. Çok güzel, gülmekten ömrüme ömür katan arkadaşlar edindim orada, umarım ileride görüşmeye devam etmek nasip olur.</p>
<p>Önümüzdeki günlerden itibaren buraya yazmaya da eskisi gibi devam edeceğim. Gerçi şimdilik 3-5 kişilik arkadaş çevresi dışında okur kitlem yok ama, işte tekrar düzenli yazmaya başladığımda, üstelik bunlar böyle kişisel zımbırtılar olmadıkça, işte o zaman yazı yazmam birkaç amacından birine ulaşmış olacak. Hadi yine iyisin Günlük, yazıyorum sana :P</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://blog.alperdemirci.com/sahsimdan-son-haberler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>NBA 2k9</title>
		<link>http://blog.alperdemirci.com/nba-2k9/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=nba-2k9</link>
		<comments>http://blog.alperdemirci.com/nba-2k9/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 11 Feb 2010 12:45:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Alper</dc:creator>
				<category><![CDATA[Teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[basketbol]]></category>
		<category><![CDATA[cep]]></category>
		<category><![CDATA[inceleme]]></category>
		<category><![CDATA[oyun]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://blog.alperdemirci.com/?p=79</guid>
		<description><![CDATA[Bu yazıya nostalji yaparak başlamak isterdim ama öyle olursa yazımız baya uzayacaktır. Lakin isim vermeden geçemeyeceğim, ilk oynadığım NBA oyunu 1996&#8242;daki NBA Full Court Press demosuydu. Demoda Doğu ve Batı Konferansları arasında oynanan All Star maçı vardı. NBA&#8217;de en sevdiğim dönem olan 90&#8242;lardaki mühim oyuncuları ilk o zaman tanıdım. Reggie Miller, Karl Malone, Glen Rice, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_80" class="wp-caption alignright" style="width: 210px"><a href="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/02/010711b.gif" rel="lightbox[79]"><img class="size-medium wp-image-80" title="NBA 2k9" src="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/02/010711b-200x283.gif" alt="NBA 2k9" width="200" height="283" /></a><p class="wp-caption-text">Afişte Kevin Garnett</p></div>
<p>Bu yazıya nostalji yaparak başlamak isterdim ama öyle olursa yazımız baya uzayacaktır. Lakin isim vermeden geçemeyeceğim, ilk oynadığım NBA oyunu 1996&#8242;daki <a href="http://www.gamespot.com/pc/sports/nbafullcourtpress/index.html" target="_blank">NBA Full Court Press</a> demosuydu. Demoda Doğu ve Batı Konferansları arasında oynanan All Star maçı vardı. NBA&#8217;de en sevdiğim dönem olan 90&#8242;lardaki mühim oyuncuları ilk o zaman tanıdım. Reggie Miller, Karl Malone, Glen Rice, Shawn Kemp… Heyt gidisinin o zamanki oyuncuları… Ondan sonra sırayla işte <a href="http://www.gamespot.com/pc/sports/nbaaction98/index.html" target="_blank">NBA Action 98</a>, malum NBA Live serisi falan filan derken en son 2005 versiyonunu oynadım o malum serinin. 4 yıl geçmiş aradan sevgili okurlar. 4 yılda teknoloji değişimi demek ne demek biliyor musunuz?  Bu arada bilgisayarım da 2005 yazında toplanmış bir makine, teknolojik olarak 4 yıl gerisine doğru yaklaşıyor artık aylar geçtikçe (<strong>güncel not:</strong> 2009 yazında yeni bir makine topladım, bu yazıyı yazdığım zamana göre daha az teknoloji fakiriyim).</p>
<p>Yıllarca NBA Live serisinin yapmacıklığına karşı konsol oyuncularının ağızlarından düşürmediği basketbol oyunu serisiydi NBA 2k serisi. Biz bilgisayardan oyun oynayanlar hüzünle bakıyorduk onlara, zira salt konsollara çıkan bir oyundu bu. Gayet bilgisayara da uyarlanabilecek oyunlar sadece konsollarda kalınca yapımcılara &#8220;püü saygısızlar&#8221; diyorduk kendi çapımızda. 90&#8242;ların başlarından beri en güçlü ve sürekli gelişen oyun aleti bilgisayar olmuştu zira. Endüstriyi taşıyan ana meta da bilgisayardı. 90&#8242;ların sonu 2000&#8242;lerin başlarında nasıl da dalga geçerdik Playstation&#8217;ın grafikleriyle… O zamanki kafamıza göre o dönemin ev aterilerinin (Famicom&#8217;lar, Sega Mega Drive&#8217;lar falan) (90&#8242;ların ilk yarısının aletleri bunlar aslında ama malumunuz ülkemiz birkaç yıl geriden takip ediyordu ne yazık ki) kompakt diskle çalışanıydı işte ne ki… Çocuk kafamızla mübalağa yapmışız ama.</p>
<p>Konuyu yine saptırmayı başardım sevgili okurlar. Yani demem o ki, 2k Games adlı firmaya kıl oluyorduk aynı zamanda basketbol oyunlarına (College Hoops&#8217;u unutmayalım) gıpta ile bakarken. Ama nihayet, sonunda, 2k Games&#8217;in 2k Sports kolu, bu güzide basketbol oyununu biz bilgisayardan başka büyük ölçekli makinede oyun oynamayanların huzurlarına hazırladı, yayınladı. Göz yaşlarımı tutamamaktayım sevgili okurlar, resmen bu oyun hücum setlerini öğretebiliyor yahu!</p>
<p><strong>Güncel not:</strong> Yazı çok uzun olduğu için bu notu buraya koydum, aşağıya kadar sabredemeyenler için. Bu yazıyı <a href="http://www.boodergi.com" target="_blank">Boo! dergisinin</a> 36. sayısı için yazmıştım, teorik olarak 15 Aralık 2008&#8242;de çıkmış olması lazım. Gereksiz 1-2 paragraf ile 4-5 cümleyi kırptım, gerekli gördüğüm yerlere güncel notlar girdim. Onun dışında birkaç gülme efektini (&#8220;heh heh&#8221; şeklinde) de kırptım. Önümüzdeki günlerde bu yılın basketbol oyunu olan NBA 2k10&#8242;un da incelemesini yazıp burada yayınlayacağım. Kısmet olursa Boo!&#8217;nun yakında yayına girecek olan eksik sayılarında da yayınlanır. Güncellikten kopmayalım NBA 2k10 çıkalı çok olmuş olsa bile :P</p>
<p><strong>Geri saralım Uğurcuğum</strong><br />
Geri saralım ki oyunu aldığım güne dönelim. Ben bilgisayarıma NBA 2k9&#8242;dan evvel en son oyun aldığımda takvimler 2007 yazını gösteriyordu, Test Drive Unlimited idi. Ben bilmem, kopya korumadır şudur budur, zira Test Drive&#8217;da da yoktu. Benim bildiğim, orijinal oyun alınca eve getirirsin, oyun anahtarını girersin, kurup sorunsuzca oynarsın. Kopya oyunlara tövbe dememin nedeni de budur zaten yıllar evvel, yok program kur, yok sanal sürücü yap, yok optik sürücünün kablosunu sök… Türlü maymunluk. Ama görmeyeli artık orijinal oyunlar da önlem olarak maymunluklara yöneliyor olsa gerek (sınırlı sayıda kurma olayını saymıyorum tabi, bildiğim bir şeydi o zaten uzun zamandır). Mesela işte, NBA 2k9&#8242;un da ufak çaplı maymunluğu var. O yüzden geri sardırdım Uğurcuğuma.</p>
<p>Oyunu uzun uğraşlar ve &#8220;ya gelmediyse&#8221; gerilimi eşliğinde 70 liraya aldım afedersiniz. Geldim eve, yemekten, sudan, tuvaletten önce yapmam gereken şey, şu oyunu kurmaktı. Yine de kurulana kadar internette takılırım diye malum 15 metrelik ağ kablomu salondaki modeme taktım, bilgisayarın başına kuruldum. Ana! Internet yok! Neyse canım, benim esas gayem oyunu kurmak zaten. Taktım DVD&#8217;yi kur dedim, önce Steam dediğimiz sistemi kurmak istedi. Hani şu Valve adlı firmanın kurduğu oyun servisi. Ondan sonra dedi ki, Steam&#8217;in güncellemesi inmeli. Ben dedim bağlantı yok sonra yap. O dedi, aslında bir şey demedi, kapandı. Tekrar açtım yine o. Sonra baktım DVD&#8217;nin içine, oyunun kendi kurulumu var mı diye, yokmuş efendim. Ben böyle sistem görmedim hayatımda. Şu genç yaşında dinozor hissetmek nasıldır bilir misiniz? 3 yaşınızdan beri klavyeye dokunup oyunları ucundan kıyısından oynarsanız bilirsiniz.</p>
<p>Kısacası, oyun bizden kurulum sırasında internet bağlantısı istiyor. Sonra eğer halihazırda Steam üyeliğiniz varsa giriş yaparak, yoksa üye olarak oyunu aktifleştiriyorsunuz. Bu yönden bağımsız bir oyun değil bu, yazık. Program Files içinde kendi klasörü bile yok, Steam klasörünün içine kuruluyor.</p>
<p>Türk Telekom bizim bölgede arıza yapacak zamanı güzel seçmiş ama, bu kadar heyecanlı adama bu yapılır mı hiç? Neyse ki 1-2 saat kadar sonra geldi bağlantı sinyali tekrar (<strong>güncel not:</strong> Artık Kablonet kullanıyorum, modem de odamda olduğundan 15 metrelik kabloyu çekmeme gerek kalmıyor. Hayat güzel).</p>
<p><strong>Yine uzattık girişi</strong></p>
<div id="attachment_81" class="wp-caption alignright" style="width: 210px"><a href="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/02/nba01.jpg" rel="lightbox[79]"><img class="size-medium wp-image-81" title="NBA 2k9 Hatası" src="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/02/nba01-200x159.jpg" alt="NBA 2k9 Hatası" width="200" height="159" /></a><p class="wp-caption-text">Üstteki resimde garip olan şeyi bulun, hiç bir şey kazanmayın</p></div>
<p>Boo! denen dergi bu kadar küçük ebatlı olmasa sorun değil de, böyle küçük olunca benim yazdığım yazı sayfaları buluyor. Neyse, oyunun şurasında şu var burasında bu var demektense gözüme çarpan olumsuz ve olumlu unsurların üzerine eğilmeyi tercih edeceğim yazının geri kalanında. Olumluların arasında muhtemelen gözüme çarpan yeni şeyleri sayacağım, ama bunlar bayadır olan şeyler olabilir. Oynadığım en son basketbol oyununun NBA Live 2005 olduğunu dikkate alarak okuyunuz efendim.</p>
<p>Önce olumsuz şeyleri sayayım ki olumluları sona verip oyun hakkındaki düşüncelerinizi olumsuz yapmayayım azizim. Şimdi mesela menüden başlayabiliriz. Oyun açıldığı gibi karşımıza dostluk (!) (Lakers-Celtics varsayılan zira) maçı ekranı çıkıyor, ekranın altında değişen yazılar bizim kontrollerimizi gösteriyor. Esc&#8217;ye basınca ana menü açılıyor mesela. Dalgınlıkla Enter&#8217;a bassak hop doğrudan maça gidiyor. İki saat oradan çıkart işin yoksa.</p>
<div id="attachment_83" class="wp-caption alignleft" style="width: 210px"><a href="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/02/nba02.jpg" rel="lightbox[79]"><img class="size-medium wp-image-83" title="NBA 2k9 Hatası / 2" src="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/02/nba02-200x159.jpg" alt="NBA 2k9 Hatası / 2" width="200" height="159" /></a><p class="wp-caption-text">Los Angeles Zombies, Boston Liches&#39;a karşı!</p></div>
<p>Menü ilk başlarda çok karışık gelmişti bana açıkçası, ama zamanla alıştığımı söyleyebilirim. Alışılabilen bir şeyse burada eleştireceğim nokta menünün karışıklığı değil, kullanıcı dostu olmamasıdır. Zira ekranın sürekli altında dönen &#8220;şunu yapmak için şuna basın&#8221; zamazingosu bence hiç yeterli bir şey değil. Bir kere bir yazıyı kaçırınca beklemek zorunda kalıyoruz tekrar gelsin okuyalım diye. Kullanıcıya yardım eden kısımlar daha bir pencere içinde, taşınabilir, istenildiği zaman istenilen bilgiye ulaştıran bir yapıda olabilirdi. Sadece o değil, çözünürlüğü yükseltmeme rağmen menü öğeleri çok büyük. Benim gibi boş alanı çok, öğeleri küçük sistem kullanmaya alışmış kişiler çok zorlanacaktır. Boğuluyorum menülerde resmen. Daha çok ve daha yararlı şeylerle bezeyebilecekken bir ekranı, bunu birden fazla ekrana dağıtmak hiç hoş gelmiyor bana. Aynı şey takım yönettiğimiz Association modunda da mevcut. Menajerlik menüsü, koç menüsü falan gayet sadeleştirilebilir durumda. Ve eminim çok daha kolay ve rahat olurdu kararlarımızı gerçekleştirmesi. Yok işte rotasyon düzenlemesi ayrı sayfada, aynı listenin bulunduğu istatistik tablosu, oyuncu maaşları falan… Bunlar hep ayrı sayfalarda. Hepsi bir arada olsa karmaşa olurdu belki ama filtre diye bir şeyimiz var, ondan veririz o zaman. Üstelik oyun buralarda da hiç yardımcı değil oyuncuya. Özellikle basketbolü idari yönden takip etmiyorsanız Association modunu suyunu çıkarana kadar oynamayı unutun derim. Pes edip birçok şeyi oyunun otomatiğine bağlıyorsunuz, size sadece rotasyonu ayarlamak, maç yapmak kalıyor en basit haliyle.</p>
<p><strong>iNcik Boncuk Ayrıntı 2k9</strong><br />
Ama diğer yönden bakalım, eğer idari basketbole de hakimseniz, gerçekte kulüplerin yaptığı neredeyse her şeyi yapabiliyorsunuz. Oyuncuların tutum ve morallerini dengede tutmaya çalışarak takım kimyasını oturtuyorsunuz, oyunculara bizzat kendiniz oynayarak hem de, bireysel antrenman yaptırabiliyorsunuz. Çaylak oyuncu takibi var, takaslar var, bunlar zaten olması gereken şeyler. Ondan sonra idari kadroda da değişiklikler yapılabiliyor. Oyunu dilersek koç olarak da oynayabiliyoruz, kah maç içinde, kah simülasyon ekranından. Burada olayımız tabi doğru yerlerde mola almak ve adam değiştirmek ile doğru oyun setlerini oynatmak. Bunların dışında sanırım başka bir şehre taşınmak veya yeni salon yaptırmak haricinde bir basketbol idaresinin yapabileceği her şey var galiba.</p>
<p>Oyun içindeki olumsuz şeylere gelelim. Şimdi öncelikle konsoldan devşirme bir oyun olduğu her yanından anlaşılıyor. Tuşlara B1 B2 B3 … B12 gibi isimler verilmiş, taktik seçerken ya da oyun bazı konularda bilgi verirken hep bu tuş isimlerini söylüyor. Bunları ezberlemekse baya zor yani. Zaten klavyeden ziyade oyun çubuğunda oynamalık bir oyun bu oyun. Ama normal maçta da gayet güzel oynanabiliyor klavyeyle. Sadece işte tam oynanabilirlik performansı almak için lazım oyun çubuğu. Onun da XBox 360 usulü olması makbul. Kontrol kombinasyonlarında NBA Live serisine göre farklılıklar var biraz. Mesela top çalmayla şut aynı tuşla kontrol ediliyor, halbuki ben zıplamayla şutun aynı tuş olmasına alışmıştım NBA Live&#8217;dan. Kontrollere ilk birkaç maçtan itibaren alışılıyor, ondan sonra zaten artık hangi taktiğin hangi tuşta olduğunu ezberlemeye başlıyorsunuz.</p>
<div id="attachment_84" class="wp-caption alignright" style="width: 210px"><a href="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/02/nba03.jpg" rel="lightbox[79]"><img class="size-medium wp-image-84" title="NBA 2k9 / Cheryl Miller" src="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/02/nba03-200x159.jpg" alt="NBA 2k9 / Cheryl Miller" width="200" height="159" /></a><p class="wp-caption-text">Cheryl Miller saha kenarından bildiriyor. Uslu bir çocuk olursak bu ekran görüntüsünde kendisini görebilecekmişiz!</p></div>
<p>İlk oynadığım maçta &#8220;abov ayrıntılara bak&#8221; demiştim maçta, herkes böyle diyor zaten. Ama maç yaptıkça bu ayrıntılar rutinleşiyor, oyun bunların üstüne sürprizler koyamıyor. Mesela animasyonlar. Dansçı kızlar, paspasçı oğlanlar, seyirciler falan başta &#8220;abov hakikaten televizyondaki maç gibiler&#8221; dedirtse de anlıyoruz ki başka bir şey yapamıyorlar. Keza kenardaki bekleyen oyuncular da öyle. Ne bileyim yıllardır bu seriyi öyle anlatıyorlardı ki insan maçın durumuna göre kameranın kenardaki bir oyuncuya yaklaşıp onun arkadaşlarıyla şakalaştığını ya da oyuna endişeyle baktığını göstermesini bekliyorum. Ya da oyuncunun takımdaki morali düşükse yine somurtarak beklemesini bekliyorum. Çok şey mi bekliyorum sevgili okurlar? Sadece bu da değil. Sahaya inip koçlarla oyuncularla konuşan kadın spiker olayını da yapmışlar, üstelik sponsor da almışlar, ama sadece kadın, rapor edici konuşmayla aktarıyor bize. Halbuki röportaj sahnesini üretsin oyun, dinlemekle kalmayıp izleyelim de röportaj anını! İstediğim şeyler kolay ve ucuz şeyler değil elbette, ama böyle olunca da &#8220;Bu mu yani&#8221; dedirtiyorlar bana. Sadece kadın spikerimiz Cheryl Miller değil, anlatıcı ve yorumcumuz da çok tekdüze oluyor birkaç maçtan sonra. Sürekli aynı şeyleri tekrarlıyorlar. Hep aynı cümleler dönüyor. Bu adamların &#8220;cümle&#8221; haznelerini niye bu kadar kısıtlı yaparlar bilmiyorum. Hafızaya yük diye mi, yoksa maliyetten ötürü mü (ünlü şarkıcıların bir davete yarım saat katılmak için milyon dolarlar istediği bir dünyada yaşıyoruz) bilmiyorum ama birkaç maçın ardından baygınlık getirmeye başladığını söylemeliyim.</p>
<p>Uzun lafın kısası, NBA 2k serisi de insan yapımı, ama methini o kadar duyunca işte manyak manyak beklentiler doğuyor böyle. O zaman o kadar dövdük oyunu, şimdi biraz da yüceltelim, hakkını verelim. Öncelikle grafikler muazzama yakın durumda. Tabi bilgisayarım kaldırmadığından sürekli en yüksek ayarlarda oynayamıyorum ama “bakalım nasıl görünüyor” diye açıp bakınca ortaya çıkan şey şahane. Çok janjanlı. Oyuncuların tamamına yakını gerçeğine çok benziyor, benzerlik oyuncunun ünü ve başarısı  arttıkça daha da artıyor tabi. Koçları geçtim diğer teknik heyeti bile aynen geçirmişler. Millet yorumlarında “utanmasalar Staples Center’daki Lakers maçlarına Jack Nicholson’ı da koyacaklarmış” diyor. Pota altı fotoğrafçıları, masa hakemleri, basın mensupları, dansçı kızlar, paspasçı oğlanlar, seyirciler (özellikle şu işaret parmağını gösteren koca el takanlara bayıldım)… Grafiklerde ilk defa karşılaştığım bir mevzuysa alan derinliği. Arkaplan bildiğiniz bulanık yahu. Böylece 3B grafikten ziyade gerçek bir görüntüye daha çok yaklaşmış oluyor ortalık. Ama hataları da yok değil. Mesela potadaki filenin alt kısımları arkaplandaki “derin alan”a kapılınca üstü net olmasına rağmen altı bulanık oluyor. Ayrıca camdan yapılan panyalar da bir başka hataya neden oluyor. Eğer hata değilse o camlar düz değil, mercek özelliğinde diyeceğim. Çünkü arkası bulanıkken panyanın içinden arka taraf net görünüyor.</p>
<div id="attachment_85" class="wp-caption alignleft" style="width: 210px"><a href="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/02/nba04.jpg" rel="lightbox[79]"><img class="size-medium wp-image-85  " title="NBA 2k9 / Romantik sahne (!)" src="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/02/nba04-200x131.jpg" alt="NBA 2k9 / Romantik sahne (!)" width="200" height="131" /></a><p class="wp-caption-text">-Yalvarırım gitme Kobe! <br /> -N&#39;artık çok geç Nalan!</p></div>
<p>Oyun teknik basketbolü uygulamakla yanıp tutuşan bizim gibilerin ellerinden tutuyor. Antrenman bölümünde artık sadece tek adam, elinde top, kontrolleri antrenman yapmıyoruz. Gayet ikili oyunlar, hücum setleri, savunma çeşitleri, hatta antrenman maçları bile yapabiliyoruz başka takımlara karşı. Sahanın zemininde oyun çizgileri çıkıyor, bunları takip ederek hücum setlerini uygulayabiliyoruz. Hem antrenmanda, hem maçta. Gerçi maçta rakibin savunması sürekli adam adama olduğundan pek taktik savaşına girilmiyor (kim bilir belki de en zor seviyede rakip alan savunması da yapıyordur) ama yine de insan kendini tatmin edebiliyor iki üç hücum seti uygulayarak. Uygulama yeri doğru ya da yanlış, neticede azami bir iki pas yapıp hemen içeri dalmaktan ya da şut çekmekten iyidir. Sadece salon basketbolüne mahkum değiliz, dilersek oynayalım diye sokak basketbolünü de getirmiş ayağımıza 2k Sports. NBA Blacktop adı verilen bu kısımda Rucker Park’ta NBA basketçileri ve birkaç ünlü isimle basketbol oynuyoruz. Dilersek birden beş kişiye kadar takımlarla maç yaparken, dilersek smaç yarışması, dilersek üçlük yarışması, dilersek üç kişi teke tek maç… Böyle çeşitli atraksiyonlara giriyoruz. Smaç olayı için illa ki oyun çubuğu lazım, klavyeyle olacak şey değil. Zamanında NBA Live 2005’te de vardı bu, onda azıcık da olsa birkaç çeşit smaç basabiliyorduk ama bunda o bile olmayabiliyor. Ayrıca maçlarda da birkaç serbest stil hareket var ama çözemedim onları. Belki onlar da klavyeden olmuyordur. Mesela işte topu savunmacının alnına çarptırıp geri alıp yanından sıyrılmak gibi. Etik olarak hiç sevmediğim bir davranıştır ama o aklıma geldi.</p>
<p>Ben burada tıkandım sevgili okurlar. Bundan sonrasını kendiniz halledin :P. Oyunumuz en başta PC olmak üzere (nihayet), PS3, PS2 ve Xbox 360’a çıktı. Ben PC versiyonunu 70 kağıda aldım. Biraz pahalı aslında bir spor oyununa göre, zira her yıl çıkan bir şey. Ama uzun süredir beklediğimden hiç çekinmedim verdim o kadar parayı aldım. Şimdilik memnun sayılırım. En azından şu anda bundan daha iyisi yok. NBA Live bu yıl bilgisayara çıkmamışken konsolcu olmayan basketbol severlerin başka alternatifi de yok. Şöyle güzel bir bilgisayar düzüp bir de güzel bir oyun çubuğu alındı mı çok keyifli oynanacak bir basketbol oyunu NBA 2k9.</p>
<p><strong>Yapımcı:</strong> <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Visual_Concepts" target="_blank">Visual Concepts</a><br />
<strong>Yayıncı:</strong> <a href="http://2ksports.com/" target="_blank">2k Sports</a><br />
<strong>Çıkış zamanı:</strong> Ekim 2008<br />
<strong>Türkiye dağıtıcısı:</strong> <a href="http://www.aralgame.com" target="_blank">Aral İthalat</a> (69 lira idi, ancak stoklarda kalmamıştır artık)<br />
<strong>Bulunduğu platformlar:</strong> Bilgisayar, Playstation 3, Playstation 2, XBOX 360<br />
<strong>Oyunun internet sitesi:</strong> <a href="http://2ksports.com/games/nba2k9" target="_blank">http://2ksports.com/games/nba2k9</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://blog.alperdemirci.com/nba-2k9/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Şener Yıldız</title>
		<link>http://blog.alperdemirci.com/sener-yildiz/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=sener-yildiz</link>
		<comments>http://blog.alperdemirci.com/sener-yildiz/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 10 Feb 2010 10:26:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Demirci</dc:creator>
				<category><![CDATA[H. Metal]]></category>
		<category><![CDATA[Kişilikler]]></category>
		<category><![CDATA[cep]]></category>
		<category><![CDATA[dergi]]></category>
		<category><![CDATA[müzik]]></category>
		<category><![CDATA[radyo]]></category>
		<category><![CDATA[şener yıldız]]></category>
		<category><![CDATA[tecrübe]]></category>
		<category><![CDATA[televizyon]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://blog.alperdemirci.com/?p=71</guid>
		<description><![CDATA[Bu sayıdan itibaren Şamar’a eklenen bu bölümün ilk konuğu, “topyekun yerli sayı”nın gazıyla, yıllarca Rock Market programıyla tanıdığımız Şener Yıldız. Türkiye’de rock ve heavy metal müziği yaymak için uzun yıllar neredeyse yapmadığı şey kalmayan bu doktor insana saygı duymak için çok fazla kafa patlatmaya gerek yok. Yıllarını müziğe vermiş, bir yandan hobisi olan (!) doktorluğu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_72" class="wp-caption alignright" style="width: 210px"><a href="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/02/l_46d7349c485fa6d54b6bc967f2c20ec8.jpg" rel="lightbox[71]"><img class="size-medium wp-image-72" title="Şener Yıldız" src="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/02/l_46d7349c485fa6d54b6bc967f2c20ec8-200x259.jpg" alt="Şener Yıldız" width="200" height="259" /></a><p class="wp-caption-text"> </p></div>
<p>Bu sayıdan itibaren Şamar’a eklenen bu bölümün ilk konuğu, “topyekun yerli sayı”nın gazıyla, yıllarca Rock Market programıyla tanıdığımız Şener Yıldız. Türkiye’de rock ve heavy metal müziği yaymak için uzun yıllar neredeyse yapmadığı şey kalmayan bu doktor insana saygı duymak için çok fazla kafa patlatmaya gerek yok. Yıllarını müziğe vermiş, bir yandan hobisi olan (!) doktorluğu devam ettirmiş, inanılmaz sakin, inanılmaz efendi bir adam. Bugün ismen tanıdığım heavy metal yayıncılarının aksine, bildiğim kadarıyla hiçbir polemiğe girmemiş, kimsenin gazına gelmemiş birisi. Sessizce kendi işini yapmış, bir nesli heavy metale doydurmuş bir insan. Son yıllara doğru üzerinde Limp Bizkit tişörtü falan görüldüğü söylense de olsun o kadar diyelim heh heh.</p>
<p>1966’da doğan Şener Yıldız, 80’lerin başlarında rock müzik tutkusunu zirveye çıkarıyor, plak edinmek için artık zorlu yöntemlere başvuruyor. TIR şoförlerine sipariş vermek, yurtdışına giden gelen arkadaşlardan getirtmek… Zar zor da olsa hatırı sayılır bir arşiv topluyor. Sonra bunları sadece kendisinin dinlemesindense bir şekilde değerlendirmeyi düşünüyor. Böylece polis radyosuna gidip başvuru yapıyor program hazırlamak için. 1985-1989 yılları arasında böylece Rock Dünyası adlı radyo programını hazırlamaya başlıyor. Rock Dünyası başladıktan sonraki yıl Hey dergisinde yazmaya da başlıyor. 1987 yılında Uğur Çakır ve Afşin Akın ile birlikte “Heavy Metal” adında 8 sayfalık bir ek olarak yine Hey dergisinin yanında verilen dergiyi çıkarıyor. Lakin bu dergi 28 haftada 28 sayı kadar yayın hayatında kalabildi, daha sonra bitti herhalde, daha ne olacaktı?</p>
<div id="attachment_74" class="wp-caption aligncenter" style="width: 110px"><a href="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/02/3_2732009173841_11996.jpg" rel="lightbox[71]"><img class="size-thumbnail wp-image-74 " title="Hey Dergisi'nin 8 sayfalık Heavy Metal eki" src="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/02/3_2732009173841_11996-100x149.jpg" alt="Hey Dergisi'nin 8 sayfalık Heavy Metal eki" width="100" height="149" /></a><p class="wp-caption-text">Sene 1987...</p></div>
<p>Radyodaki Rock Dünyası bitince 90’ların başına kadar Serdar Öktem ile birlikte TRT’de Dönence adlı müzik programıyla artık televizyona el atan Şener Yıldız, 2005 yılına kadar aralıksız bir şekilde TRT için müzik programları hazırlamaya başladı. 90’ların başında Dönence, Rock Market’e dönüşünce de, artık esas efsane başladı. Bir yandan doktorluğa devam ediyor, bir yandan Ankara’ya gidip çekim yapıyordu. Doktorluğu nedeniyle sürekli çeşitli illerde görev aldı. O zamanlar yollar daha kötü, eh uçak da şimdiki kadar cazip değil, her hafta saatler süren yolculuk yapmak zorunda kalıyordu çekim yapabilmek için. Hatta Zor dergisinin taa 2002’deki 3 numaralı sayısında yaptığı röportajdan okuduğuma göre, Ağrı’da görev yaptığı bir dönemde, çekim için Ankara’ya geliyor, çekimi yapıyor, yaptığı gibi de hemen dönüş yoluna çıkıyor. Ağrı’ya saatler sonra döndüğünde telefon geliyor, “Çekimi tekrarlamamız lazım, geri gel”. “Niye?” “Elin cebinde sunmuşsun, seyirciye saygısızlık”. Tabi mecburen geri dönüyor Ankara’ya tekrar, tekrardan çekim yapılıyor. Baya sabır varmış Şener Yıldız’da doğrusu.</p>
<p>Son yıllarda Rock Market’i Ebru İnci ile beraber hazırlayıp sunuyordu. Programın tek ekibi buydu, yönetmenleri TRT kendisi atıyormuş (zaman zaman arkaplanda görülen çiçekli böcekli fonlar bu yüzdenmiş demek). Ebru İnci grup isimlerini yanlış telaffuz ettiği ve neredeyse her grup için tek tip yorum yaptığından ötürü (“işte şimdi süper bir grubun şarkısıyla birlikteyiz” tarzı falan) eleştirildiyse de kendisi zamanında Türkiye’nin nadir (belki de tek) dişi death metal grubu <a href="http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=deimos" target="_blank">Deimos</a>’ta yer almıştı. Olayla çok alakasız bir isim değildi yani.</p>
<p>2005 yılının Eylül ayında TRT, Rock Market’e son verdi. Devlet televizyonu olması ve bulunduğu dönem dolayısıyla dinleyiciler tarafından türlü komplo teorileri üretildi, ancak neticede Şener Yıldız TRT’den ayrılmış oldu. Rock Market’in nihayete ermesinin ardından Ebru İnci’nin sunduğu Çıngırock programı başladı TRT’de, içerik daha yumuşadı tabi, ismi bakımından da pek hoşnut olunan bir program değildi açıkçası. Zamanla sunucular değişmiş, şimdi Çıngırock’ı Cenk Durmazel sunuyormuş. Erdem Bey’i de bekleriz.</p>
<div id="attachment_77" class="wp-caption alignright" style="width: 210px"><a href="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/02/l_a46794b3ad945433f2262e2f94fb15d5.jpg" rel="lightbox[71]"><img class="size-medium wp-image-77" title="Hicri Bozdağ - Şener Yıldız" src="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/02/l_a46794b3ad945433f2262e2f94fb15d5-200x132.jpg" alt="Hicri Bozdağ - Şener Yıldız" width="200" height="132" /></a><p class="wp-caption-text">Hicri Bozdağ, Şener Yıldız ile...</p></div>
<p>1 yılı biraz aşan bir sürenin ardından Şener Yıldız, Aralık 2006’da tekrar ekranlara döndü. Bu sefer Rock Market TV8’de yayınlanıyordu, özel bir kanal olmasının getirdiği daha kısıtsız bir ortam olacaktı. Bu durumda muhtemelen kendi teknik ekibini kurabilmiştir diye tahmin ediyorum. Ancak içerik olarak daha tanıdık bir ekibi vardı. Aptülika, Hicri Bozdağ, Çağlan Tekil ve Erkin Koray da zaman zaman program içinde kendi köşelerine sahip oluyorlardı. Zannediyorum ki Rock Market’in buradaki ömrü de 1-2 yıl oldu, sonra sessiz sedasız yayından çekildi. TRT’de sonlandığı kadar ses çıkmadı bu sefer dinleyicilerden. Belki doymuştu insanlar, ya da devir değişiyordu, protesto kültürü uzaklaşıyordu. 1986’da Şener Yıldız Hey dergisinde ilk defa yazdığında adı “Şener Yılmaz” diye geçtiği için bir ayda ne kadar çok protesto mektubu gelmiş dergiye. Derginin başındakiler şaşırmış, “Sadece 1 yıldır radyo programı yapan sıradan birini niye bu kadar dikkate alıyorlar?” diye. Herkesin tek derdinin para kazanmak olduğu, sahte ilişkilerle dolu popüler kültür mensupları nereden bilsin dayanışmayı, sahip çıkmayı?</p>
<p>Bir ara adı Guiness Rekorları ile anılan Şener Yıldız ve Rock Market, şu anda aktif durumda değil belki, hatta Şener Yıldız bu aralar müzikle ilgili neler yapıyor bilmiyoruz ama, bilgiye zar zor erişilebilen yıllarda Türk gençliğini toplumun dayattığı pop ve arabesk müzikten kurtarıp, biraz olsun nefes almasını sağladığı için, hatta müzik tüketiminden ziyade “müzik kültürü” sahibi olmalarına dolaylı ya da dolaysız yardımcı olduğu için ne kadar teşekkür etsek azdır.</p>
<p><strong>Güncel not:</strong> Bu yazıyı daha önce <a href="http://www.boodergi.com">Boo! dergisinin</a> 41 numaralı sayısında, Şamar adlı heavy metal bölümü için yazmıştım. O sayıda tüm içeriği yerli kaynaklar ile doldurayım istemiştim. Ayrıca ilk defa o bölümde &#8220;Kişilikler&#8221; konulu bir kısım olmuştu. Gerçi o sayı benim hazırladığım son Şamar olduğu için, ertesi sayı sevgili Sinan da bu konuda yazmadığı için bir daha bir heavy metal kişiliği üzerine yazılmamıştı ama, <a href="http://blog.alperdemirci.com/cepten-yeme-rituelleri/">cepten yeme ritüellerim</a> bittiğinde elbet yazmaya devam ederim.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://blog.alperdemirci.com/sener-yildiz/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Cepten Yeme Ritüelleri</title>
		<link>http://blog.alperdemirci.com/cepten-yeme-rituelleri/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=cepten-yeme-rituelleri</link>
		<comments>http://blog.alperdemirci.com/cepten-yeme-rituelleri/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 09 Feb 2010 16:36:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Alper</dc:creator>
				<category><![CDATA[Günlük]]></category>
		<category><![CDATA[analiz]]></category>
		<category><![CDATA[blog]]></category>
		<category><![CDATA[cep]]></category>
		<category><![CDATA[yazı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://blog.alperdemirci.com/?p=69</guid>
		<description><![CDATA[Güya şu aralar tatildeyim, kafamı dinleyip zihnimi ikinci döneme hazırlamam gerekir. Ama bunu 3 haftadır bir türlü beceremedim. Buradaki blogu ele alalım. Final zamanında onca (birine hiç çalışmamakla birlikte 7 tane) sınavın arasında şakkıdı şukkudu yazılar yazabilirken tatile girdiğimde burayı boşlamamın nedeni neydi? Bilgisayara yaklaştıkça üretkenliğim mi azalıyor? Ne iş? Ne ayak? Bilgisayardan uzaklaştıkça üretkenliğimin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Güya şu aralar tatildeyim, kafamı dinleyip zihnimi ikinci döneme hazırlamam gerekir. Ama bunu 3 haftadır bir türlü beceremedim. Buradaki blogu ele alalım. Final zamanında onca (birine hiç çalışmamakla birlikte 7 tane) sınavın arasında şakkıdı şukkudu yazılar yazabilirken tatile girdiğimde burayı boşlamamın nedeni neydi? Bilgisayara yaklaştıkça üretkenliğim mi azalıyor? Ne iş? Ne ayak?</p>
<p>Bilgisayardan uzaklaştıkça üretkenliğimin artması aslında düşününce yerinde bir tespit gibi görünüyor. Bilgisayardan azami düzeyde uzak geçirdiğim Aralık ayında kafamda yazılacak binbir adet yazı uçuşuyordu. Karşımda, çevreye saçtığım ve sürekli etkileşim içinde olduğum beyin dalgalarımı emen bir monitör yoktu. Teknolojiyle olan tek yakınlığım, 9 yıllık telefonum, 4.5 yıllık müzikçalarım, 1.5 yıllık PSP cihazım ve acil durumlarda el koyduğum, ablamın en az 6 yıllık dizüstü bilgisayarıydı. PSP&#8217;yi kırdırmadığımı, <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Netfront" target="_blank">kendi internet tarayıcısının</a> ne kadar dandik olduğunu, dizüstü bilgisayarlara bellek takviyesi dışında pek yükseltme yapılamadığını düşünürsek halimin teknol0jik açından nice olduğu belli olmuştur zannediyorum. Sonra Ocak ayı başında bilgisayarım geri döndü ama bu sefer sınavlar yüzünden şimdiki gibi 7-14 çalışmadığını düşünürsek (ortalama 10 saat uyuyorum) söylediğim teoriyi destekleyen bir durum oluştuğunu söyleyebiliriz. O dönemde Aralık ayındaki kadar yazılar kafamda uçuşmasa da, en azından 2-3 günde bir yazı çıkarabilecek durumda idim.</p>
<p>Aklıma şu anda bir başka teori daha geliyor: Okul ne kadar ağır olursa zihnim yazı yazmak için o kadar fazla çalışıyor. Okul zihnimi mi açıyor? Yoksa dersten kaytarmak için mi aklım yazılara gidiyor? Bunu ben bile net bir şekilde cevaplayamam ama sanki ikinci şık daha hakiki gibi geliyor :P Aralık ayındaki performansım hiç şüphesiz Ocak ayındaki finallerden daha önemliydi ve üzerimde daha büyük bir baskı oluşturuyordu. Bu esnada kağıda not almasam da kafamdan zibilyon tane yazı geçti, finallere gelince baskı varlığını sürdürse de biraz hafifledi, 2-3 günde bir yazdım. Tatile gelince de hiç baskı kalmadığı için bir serdim ki o seriş! Hmm mantıklı bu da.</p>
<p>Başka önerisi olan? Evet yine ben. Tatilin ilk iki haftası günlük hayatımda birtakım kişisel sıkıntılar yaşadım, bunlar üretkenliğimi etkilemiş olabilir. Kendimi oyuna verdim. Günde ortalama 2-3 defa 48 dakikalık <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Nba_2k10" target="_blank">NBA</a> maçı yapıyordum. N&#8217;içün? Oyundaki takvimle gerçek hayattaki takvim tatilimin sonunda denkleşsin, böylece tatilden sonra oyunun gösterdiği tarihlerde oynayabileyim diye. Oyundan arta kalan zamanlarda gayet yazı yazabilirdim, ama bu sefer de başıma iş aldım. Boo!&#8217;nun içerikleri hazır 3 adet eksik sayısı vardı. <a href="http://www.boodergi.com/2010/01/14/aciklamaca/" target="_blank">Bunları hazırlamak boynumuzun borcuydu</a>. Ali&#8217;ye kalsa işi gücü derken daha çok bekleriz diye tatil vakti ben tamamlayayım dedim. Hedefim her hafta 1 sayı bitirmekti ama, yine tutturamadım tabi ki. Şu yazıyı yazdığım sırada Temmuz sayısının yazıları yayına hazır, Eylül sayısının ise yarısının bittiğini söyleyebilirim. Ekim sayısının da güdük içerikli olduğunu düşünürsek Temmuz ve Eylül&#8217;ü bu haftasonu, Ekim&#8217;i de sonraki haftasonu yayına sokmayı planlıyorum.</p>
<p>Hah işte giderayak yine yedi beni Boo! dergisi. Bence yazı yazamamamın en büyük sebebi Boo!&#8217;nun yazılarını yayına hazırlamamdır. Ama şikayetçi miyim? Değilim, oyun oyun diye tutturmasam bu kadar sarkıtmazdım. Yalnız üstüne Genç Turkcell&#8217;in <a href="http://gnctrkcll.turkcell.com.tr/kampanyalar/gnctrkcll-1-2-oyun-taktigi-uygula-" target="_blank">kampanyasıyla</a> 180 liralık 3 oyunu 60 liraya aldım. Neler yapacağım bilemiyorum :F</p>
<p>Önümüzdeki en az 2 hafta blog için üretken davranamamaya devam edebilirim bütün bu saydığım şeyler yüzünden. O yüzden ilk başta soğuk baktığım cepten yeme olayına yarın başlıyorum. Yalnız bu olay niye geçen hafta aklıma gelmedi yav? <a href="http://blog.alperdemirci.com/2-8047de-gecen-ay-ocak-2010/" target="_blank">Bundan önceki yazımı</a> 1 Şubat&#8217;ta yazmışım ki o da rapor mahiyetli bir yazıydı. <a href="http://blog.alperdemirci.com/gunluksel-dusunceler/" target="_blank">Ondan önceki yazı</a> da 27 Ocak&#8217;ta yazılmış, o da rapor mahiyetli. N&#8217;oluyoz Alper? Söyle diğer kişiliklerin Adnan&#8217;a ve Demirci&#8217;ye, uyumasınlar! Ya da uyanmak için çok geç kalmasınlar. Yarından itibaren cepten yemeye başla. Ama 2 günde bir değil, günde bir yazı ekle ki aradaki boş gün fazlalığını kurtarmış olalım. İşi bilecen yeğenim.</p>
<p>Olay daha fazla monologa dönüşmeden burada keseyim, yarından itibaren birkaç gün eskiden Boo! için yazdığım yazılarla görüşmek üzere.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://blog.alperdemirci.com/cepten-yeme-rituelleri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>2.80,47&#8242;de Geçen Ay: Ocak 2010</title>
		<link>http://blog.alperdemirci.com/2-8047de-gecen-ay-ocak-2010/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=2-8047de-gecen-ay-ocak-2010</link>
		<comments>http://blog.alperdemirci.com/2-8047de-gecen-ay-ocak-2010/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 01 Feb 2010 11:21:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Demirci</dc:creator>
				<category><![CDATA[H. Metal]]></category>
		<category><![CDATA[albüm]]></category>
		<category><![CDATA[destruction]]></category>
		<category><![CDATA[meshuggah]]></category>
		<category><![CDATA[müzik]]></category>
		<category><![CDATA[testament]]></category>
		<category><![CDATA[thrash metal]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://blog.alperdemirci.com/?p=44</guid>
		<description><![CDATA[Düzenli blog olayına başlayalı 1 ay geçti, gerçi Ocak ayının sonunu pek üretken geçiremedim, günlük hayatta yaşadığım birkaç sıkıntıdan ötürü ancak bugün yeni ayın ilk günü. Her ayın ilk günü de, yazdığım diğer bir yerin, burasıyla karşılaştırdığımda &#8220;konulu blog&#8221; diyebileceğim İki Seksen Virgül Kırk Yedi&#8216;nin bir önceki ayının özetini yazacağım. Albüm incelemelerine buradan değil de [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Düzenli blog olayına başlayalı 1 ay geçti, gerçi Ocak ayının sonunu pek üretken geçiremedim, günlük hayatta yaşadığım birkaç sıkıntıdan ötürü ancak bugün yeni ayın ilk günü. Her ayın ilk günü de, yazdığım diğer bir yerin, burasıyla karşılaştırdığımda &#8220;konulu blog&#8221; diyebileceğim <a href="http://ikiseksenvirgulkirkyedi.blogspot.com/" target="_blank">İki Seksen Virgül Kırk Yedi</a>&#8216;nin bir önceki ayının özetini yazacağım. Albüm incelemelerine buradan değil de oradan devam etmemin nedeni, 70 küsur yazı sonunda orada çok düzenli ve faydalı bir etiket sisteminin oluşması. İki blogu ortak paydada buluşturmak içinse bu özetler güzel şeyler olsa gerek.</p>
<p>Geçen ay aslında cepten yediğim bir ay oldu. 2.80,47&#8242;nin esas amacı yazdığım bütün albüm incelemelerini barındırmasıydı, bu nedenle <a href="http://www.boodergi.com" target="_blank">Boo! dergisi</a>nde yayınladığım ama oraya eklemediğim yazıları da oraya geçirmem gerekiyordu. Bir adet de daha önce yazdığım ama henüz hiçbir yerde yayınlamadığım bir yazı vardı. Böylece topu topu 4 tanecik yazı, Ocak 2010&#8242;da yerini aldı. Bundan sonra cepten yiyecek başka bir yazı kalmadığının müjdesini vereyim, ayrıca ayda 4&#8242;ten fazla yazı olsun istiyorum tabi ki. İşte incelediğim 4 albüm:</p>
<div id="attachment_47" class="wp-caption alignright" style="width: 110px"><a href="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/02/Meshuggah-DestroyErase.jpg" rel="lightbox[44]"><img class="size-thumbnail wp-image-47" title="Destroy Erase Improve" src="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/02/Meshuggah-DestroyErase-100x88.jpg" alt="Destroy Erase Improve" width="100" height="88" /></a><p class="wp-caption-text"> </p></div>
<p><a href="http://ikiseksenvirgulkirkyedi.blogspot.com/2010/01/meshuggah-destroy-erase-improve.html" target="_blank">Meshuggah &#8211; Destroy Erase Improve</a>: Deneysel işleri pek sevmeyen benim, ilginç bir şekilde hoşuna giden bir albümdü. Aslında keşfedişim biraz tedavi amaçlı gibi oldu ama, bıraktığı etki gerçekten olumluydu. Albüm boyunca yer alan aksak ritmler, değişken ölçüler insanı kesinlikle uyutmuyordu, çünkü bu bünyenin doğasına aykırı olan bir şeydi. Yabancılar bizim 9/8&#8242;lik müziği niye bu kadar çok seviyorlar sanıyorsunuz? Destroy Erase Improve da bu değişik ölçülerle, fütüristik havayla, thrash metalin tokatlayıcı enerjisini bir araya getiriyordu. Tokatlamak demişken, ilk şarkıya dikkat!</p>
<div id="attachment_48" class="wp-caption alignright" style="width: 110px"><a href="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/02/Destruction-All-Hell-breaks-loose-Front.jpg" rel="lightbox[44]"><img class="size-thumbnail wp-image-48" title="All Hell Breaks Loose" src="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/02/Destruction-All-Hell-breaks-loose-Front-100x100.jpg" alt="All Hell Breaks Loose" width="100" height="100" /></a><p class="wp-caption-text"> </p></div>
<p><a href="http://ikiseksenvirgulkirkyedi.blogspot.com/2010/01/destruction-all-hell-breaks-loose.html" target="_blank">Destruction &#8211; All Hell Breaks Loose</a>: Yaklaşık 10 yılın ardından tekrar geri dönen bir grup, hele hele bir thrash metal grubuysa ne beklenir? 10 yılda biriktirdiğini bir anda dışarıya salma isteği tabi ki. Release From Agony ve Cracked Brain gibi daha teknik ve derli toplu albümlerden sonra, &#8220;kaosa ve müzikal karmaşaya tekrar hoşgeldiniz!&#8221; dedi sevgili Mike Sifringer. Bir yandan da bütün bu kaostan sorumlu, agresif ama iyi kalpli olduğuna inandığım (dalga geçmiyorum :P) Schmier&#8217;in gruba dönüşünü kutladık. Böylece özellikle ilk yarısı, ortalığı dağıtan bir albüm meydana geldi.</p>
<div id="attachment_49" class="wp-caption alignright" style="width: 110px"><a href="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/02/foto_cover_1400.jpg" rel="lightbox[44]"><img class="size-thumbnail wp-image-49" title="Datevi Fuoco (Lo Scotto da Pagare)" src="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/02/foto_cover_1400-100x100.jpg" alt="Datevi Fuoco (Lo Scotto da Pagare)" width="100" height="100" /></a><p class="wp-caption-text"> </p></div>
<p><a href="http://ikiseksenvirgulkirkyedi.blogspot.com/2010/01/pino-scotto-datevi-fuoco-lo-scotto-da.html" target="_blank">Pino Scotto &#8211; Datevi Fuoco</a>: Tamamen İtalyanca&#8217;yı müzikle pekiştirmek için bulduğum bir isimdi Pino Scotto. İtalyanların müzik anlayışı bana pek uygun olmadığından Scotto benim için hala bir &#8220;bulunmaz nimet&#8221; olarak yerini koruyor, her ne kadar son zamanlarda pek dinlemesem de. 80&#8242;lerden beri İtalyan hard rock müziğinin öncü müzisyenlerinden biri olmuş Pino Scotto&#8217;nun 2008&#8242;de çıkan solo albümüydü Datevi Fuoco. Heavy metal seven Akdeniz insanları için birebir. Ama progresifçiler beğenmeyebilir, bizzat bir tanesine şahit oldum.</p>
<div id="attachment_50" class="wp-caption alignright" style="width: 110px"><a href="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/02/2f97c1c3d328f3bf412c507bc699814b_full.jpg" rel="lightbox[44]"><img class="size-thumbnail wp-image-50" title="The Gathering" src="http://blog.alperdemirci.com/wp-content/uploads/2010/02/2f97c1c3d328f3bf412c507bc699814b_full-100x100.jpg" alt="The Gathering" width="100" height="100" /></a><p class="wp-caption-text"> </p></div>
<p><a href="http://ikiseksenvirgulkirkyedi.blogspot.com/2010/01/testament-gathering.html" target="_blank">Testament &#8211; The Gathering:</a> Testament&#8217;la ilk tanıştığım albüm, hem de bir kaset idi. Nasıl beğenmeyeyim? Grubu daha sonra daha derin keşfettiğimde 90&#8242;larda müziklerine death metal etkileri kattıklarını gördüm. Ama Low da, Demonic de The Gathering kadar iyi albümler değildi bence. Ya da ben onlara alışamadım. Ama şimdi düşünüyorum da, bence Testament estetik kaygılardan ötürü değil de, biraz mecburiyetten death metal sularında yüzdü biraz. Chuck Billy&#8217;nin sesi yıllar geçtikçe kalınlaştı da kalınlaştı, konserlerini izlemedim ama en azından eski şarkılarını yeniden kaydettikleri albümleri First Strike Still Deadly&#8217;den anladığım kadarıyla eskisi gibi çığlık atamıyor. Sesini koruyamamış. Ha tabi ilerledikleri yön içerisinde oldukça başarılı bir vokalist hala ama, gönlüm ilk iki albümlerde bastığı çığlıkları duymak ister yeni kayıtlarda da.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://blog.alperdemirci.com/2-8047de-gecen-ay-ocak-2010/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Günlüksel Düşünceler</title>
		<link>http://blog.alperdemirci.com/gunluksel-dusunceler/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=gunluksel-dusunceler</link>
		<comments>http://blog.alperdemirci.com/gunluksel-dusunceler/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 27 Jan 2010 13:36:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Alper</dc:creator>
				<category><![CDATA[Günlük]]></category>
		<category><![CDATA[analiz]]></category>
		<category><![CDATA[blog]]></category>
		<category><![CDATA[plan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://blog.alperdemirci.com/?p=41</guid>
		<description><![CDATA[Bu sefer yazacaklarım normalde yazdıklarımdan biraz daha farklı olacak. Bir aydan az bir süredir yürüttüğüm bu internet günlüğü üzerine sesli düşünüp, durum değerlendirmeleri yapacağım. Dolayısıyla biraz kişisel bir yazı olacak. Ama blog yazan ya da yazmaya yeni başlayacak olanlar için de ilham verici düşünceler olacaktır diye tahmin ediyorum. Yine de garantisini vermeyeyim tabi, şu anda [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bu sefer yazacaklarım normalde yazdıklarımdan biraz daha farklı olacak. Bir aydan az bir süredir yürüttüğüm bu internet günlüğü üzerine sesli düşünüp, durum değerlendirmeleri yapacağım. Dolayısıyla biraz kişisel bir yazı olacak. Ama blog yazan ya da yazmaya yeni başlayacak olanlar için de ilham verici düşünceler olacaktır diye tahmin ediyorum. Yine de garantisini vermeyeyim tabi, şu anda tamamen doğaçlama yazıyorum. Normalde 1000 kelime civarını aştıktan sonra kendime şöyle bir &#8220;dur&#8221; derim, ama bu sefer bunu yapmayacağım. Gittiği yere kadar. Bu yazının amacı okunmak değil zaten, duyurusunu da yapmayacağım.</p>
<p>İşe istatistiklerden başlayalım. Blogdaki en eski yazı 1 Ocak tarihli olsa da, burayı ilk defa duyurup istatistik tutmaya başladığım gün, 12 Ocak&#8217;tı. O günden bugüne, bugün hariç, 90 farklı kişiden 127 adet ziyaret gelmiş. Sayfalara ortalama 1 dakika 40 saniye bakılmış. Anasayfa, kategori sayfaları gibi uzun süre durulmayacak sayfaları da hesaba katarsak güzel bir süre, insanlar okuyor demek ki. Grafik biraz testere şeklinde, yükselen kısımları yeni yazı yazdığım, dolayısıyla onları duyurduğum zamanlar gerçekleşiyor. Henüz arama motorlarının faydasını görmedim, <a href="http://ikiseksenvirgulkirkyedi.blogspot.com/" target="_blank">2.80,47</a> adlı albüm incelemesi blogumun aksine. Orası sadece arama motorlarıyla, ayda 120-130 ziyaret çekebiliyor. Bunda içerik miktarının ve çeşidinin büyük etkisi var tabi ki. İnsanlar muhtemelen albüm indirmek için arama yapıyor, ancak karşılarına albüm incelemesi çıkıyor. Ayrıca yabancı albümler yabancı insanların da aramayla oraya gelmesi demek, hiçbir şey anlamadan geri çıkması demek. Buranın arama motorlarıyla daha dost olması için değişik alanlardan içeriği genişletmem şart.</p>
<p>Bu internet günlüğü için şu andaki durumu &#8220;karanlık dönem&#8221; olarak nitelendiriyorum. Kötülemek için değil, hakikaten karanlıkta olduğu için. Burayı ve yeni yazılarımı henüz sadece tanıdığım insanlara duyuruyorum. Facebook&#8217;ta durum güncellemesi, MSN Messenger&#8217;da kişisel ileti ve <a href="http://friendfeed.com/slayerrrr" target="_blank">FriendFeed</a>&#8216;de otomatik olarak gelen yazı bağlantıları&#8230; Bu sayede burayı ziyaret edenler şimdilik neredeyse sadece tanıdığım insanlar. Bu yazı yazıldığında bu siteye yapılan toplam üç yorum da tanıdığım insanlar tarafından yapıldı. İçinde bulunduğum dönemi &#8220;gizli yayılma&#8221; şeklinde adlandırabilirim. Burayı <a href="http://twitter.com/hakikislayerrrr" target="_blank">Twitter</a>&#8216;da duyurmuyorum çünkü orayı anasayfada &#8220;Ufak Günlük&#8221; bölümünde, mikroblog işlevini yerine getirmesi için kullanıyorum. O yüzden oradan bu sitedeki yazıları paylaşıp durmak saçma olurdu. Ne zaman tanıdığım insanların dışına çıkacak burası? İçerik biraz daha genişlediğinde ve yapılacaklar listesinde belirlediğim bazı gerekli düzenlemeler hallolduğunda duyurmayı düşünüyorum. Böylece &#8220;karanlık dönem&#8221;den başka bir döneme geçmiş olacak. Peki nasıl duyurabilirim bu blogu dışarıda? Herhangi bir foruma yazınca 1-2 gün içinde, hiç cevap almadan geri sayfalara düşecek konu. Takıldığım forumlara konu açmak gereksiz, ama tabi ki blog adreslerinin paylaşılması için açılmış konulara yazmamak olmaz.</p>
<p>İnsanın kendi blogunu yayabilmesi için oldukça katılımcı olması lazım. Denk geldiği ve beğendiği birkaç bloga içi dolu yorumlar yapması lazım. Bu şekilde süreklilik sağlanırsa blog yazarları arasında bir arkadaşlık da gelişecektir. Çevre genişleyecektir. Bu da daha çok kişiye ses duyurabilmek anlamına gelebilir. Kişisel bloglara düzenli sıklıkta, içi dolu yorumlar yapacak kadar sabır yoksa, <a href="http://www.bildirgec.org/" target="_blank">Bildirgeç</a>, <a href="http://www.hafif.org/" target="_blank">Hafif</a> gibi umumi blogları takip ederek oralara yorumlarla katkıda bulunulabilir, mesajın sonunda yer alacak olan imzaya blogun adresi verilerek çok olmasa bile azımsanmayacak ziyaretler alınabilir. Örneğin bir zamanlar Bildirgeç&#8217;i takip edip yorumlar yazardım, imzamdaki bağlantıdan <a href="http://www.boodergi.com/" target="_blank">Boo! </a>dergisine gelen bol miktarda ziyaret oldu. Dolayısıyla imza özelliği olan, yorum sitelerine (bunlar forumlar da olabilir) aktif olarak katılmakta fayda var.</p>
<p>Siteye ilk defa giren kişilerin siteden haberdar olmasını sağlamak lazım. Sağ üstte ufak bir <a href="http://blog.alperdemirci.com/feed/">RSS</a> butonu var ancak çok zor görüldüğü için sitenin trafiği yüksek olsa bile pek abone olan olmayacaktır. Onu sağdaki sütuna daha büyük şekilde kopyalamakta yarar var sanırım. Bir adet de <a href="http://www.feedburner.com/" target="_blank">FeedBurner</a> olayı yerleştirmek gerekebilir. Bunları daha sonra düşüneceğim.</p>
<p>Biraz içeriğe göz atalım. Yuvarlak hesap yaparsak, blogu duyurduğumdan beri haftada ortalama 3 yazı yazıyorum. Bunlar pazartesi, çarşamba ve cuma günleri oluyor. Bu miktarı dörde, hatta beşe bile çıkarabilirim aslında. Hani karanlık dönemdeyim ya, ondan biraz ağırdan alıyorum diyelim. Toplamda 7 adet kategori tasarlamıştım, şimdilik 6 tanesinde yazı mevcut. Yedinciyi ekleyince yukarıya sığmayacak sanırım, ondan bazı kategori isimlerini kısaltmam gerekebilir, &#8220;H. Metal&#8221; gibi. Henüz kafama estiği konularda yazıyorum, bir defterin karşılıklı iki sayfasına yazabileceğim konu başlıklarını kategorilere göre ayırarak listeledim. Bazen oradan seçiyorum, bazen de orada olmayan şeyleri yazıyorum. Ama bir şekilde bu dağınıklıktan kurtulmam lazım. Bunun üstesinden belirli günlere belirli tarzlarda yazı yazarak gelebileceğimi tahmin ediyorum. Örneğin her pazartesi bir internet sitesi incelemesi yer alabilir (tahminime göre rağbet de görebilir). Çarşambaya bir inceleme/izlenim yazısı yerleştireyim, bu bir oyun olur, kitap olur, dergi olur, film olur, tiyatro oyunu olur&#8230; Perşembe günü boş olsun, okul zamanı 2 haftada bir sınav arifesi oluyor çünkü. Cuma günü eğitsel bir yazı olabilir, fotoğraf hakkında ya da yazılımlar hakkında. Cumartesileri genelde dışarıda oluyorum, ondan bir şey yazamam diye tahmin ediyorum. Pazar günleri de genellikle rahat geçtiği için o günler biraz daha ağır, araştırmaya dayalı yazılar yazabilirim mesela. Salı günü kaldı, onu da keyfim bilsin. Böyle bir plan yapılabilir, ama burası kişisel bir ortam, o yüzden bu plana mutlaka sadık kalınmalı diye bir şey yok. Ama bu şekilde daha düzenli gelişecektir diye tahmin ediyorum bu blogu. Birkaç ay içerisinde sağlam içerikli bir blog haline gelecektir. Ziyaretten ziyade, yazı yazmak konusundaki kişisel gelişimime önem veriyorum ama, yine de umarım yeterince düzenli takipçileri olacaktır. Ne olursa olsun, motivasyon açısından önemi yadsınamaz.</p>
<p>Bugünlük söyleyeceklerim bu kadar.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://blog.alperdemirci.com/gunluksel-dusunceler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
