21. Efes Pilsen Blues Festivali İzlenimleri
Memlekette meşhur olmayanın gelenekselleşmesi oldukça nadir görüldüğü için 1990′dan beri süregelen Efes Pilsen Blues Festivali mühimdir benim gözümde. İlginçtir, o gece salona gelen kişilerin ezici bir çoğunluğunun önceden hiç tanımadığı müzisyenlere rağmen, oldukça güzel bir katılımla gerçekleşir festival her yıl. En azından İzmir ayakları öyle, diğerlerini görmedim ki!
Malum, az evvel bahsettiğim ezici çoğunluğun içerisinde bulunduğumdan ötürü, konser izlenimlerinden bahsederken bir yandan sahne alan sanatçıların kısaca yaşam hikayelerine değinmeden edemeyeceğim. Bahaneyle ben de öğrenmiş olayım. Yok, basın bülteninden kopyala yapıştır yapmayacağım! (şimdi baktım, basın bülteni de sanırım sanatçıların sitelerindeki biyografilerinden “doğrudan çevirili arak”mış)
Not: Fotoğrafların çoğunu Facebook sayfasından aldım, fotoğraf sahiplerinden “kullanma izin vermiyorum” diyenler olursa benimle iletişime geçsin, kaldırayım.
Samuel James
Festivalin henüz 20′li yaşlarındaki genç bluescusu… Kanadalıymış, ama ABD’nin en kuzeybatısındaki Maine eyaletinde doğmuş. Şu aralar da orada yaşıyormuş. 1890′da doğan dedesi dönemin blues müziğini icra etmek üzere gitar çalmış. Babasıysa piyano ve trombon… Böyle bir arkaplan sayesinde müziğe de küçük yaşlarda başlama şansı bulmuş elbet James. 12′sinde ülkesinin kuzeydoğusunu kapsayan ilk turnesine çıkmış. Henüz genç yaşta annesini kaybetmiş, bir süre besleme evinde kalmak durumunda bulunmuş. 17′sinde ise babasıyla tekrar bir araya gelmiş.
Bir kadın kalbini kırdığında onun peşinden gitmek için mi, yoksa efkarından kendini yollara vurduğundan mıdır bilinmez, İrlanda’ya uçmuş. Oraların havası farklı tabi, bulutlu ve yağmurlu… İşte Samuel James’in müzikal yönünü çizecek ortam! Ancak evdeki hesap çarşıya uymadığı için İrlanda’da parasız kalmış ve dönüş parasını biriktirmek üzere oradaki sokak çalgıcılarından mızıka çalmayı öğrenmiş. Sokaklarda çala çala parayı biriktirip nihayet soluğu evde almayı başarmış.
Samuel James’in şu ana kadar iki tane albümü yayınlandı: 2008 yılında Songs Famed for Sorrow and Joy ile, 2009 yılında yayınlanan For Rosa, Maeve and Noreen… Böyle bir müzikal geçmiş ile birlikte Samuel James, Efes Pilsen Blues Festivali’nin yirmi birincisi süresince günün açılış ismi olarak yerini aldı. Festivalin önceki açılış sanatçılarında olduğu gibi, bu sefer de sahnede tek kişi yerini aldı. Eski usul, katıksız blues, sonraki konserlere göre daha az sayıda olan seyircilerle buluştu. Zaten bu festivalde ilk çıkan müzisyenler, bir nevi blues indikatörüdür. Festivale gerçekten blues için gelenle, sadece “bu akşam da eğlenelim biraz” düşüncesiyle gelenleri ayıklar. Ancak bu sefer James’in konserine olan katılım, önceki yıllara göre daha yoğun göründü gözüme. Sevindirici bir gelişme. James de şarkı aralarında öğrendiği Türkçe kelimeleri sıraladı, halimizi hatrımızı sordu. Bir ara sıcak bastı, üzerindekini çıkarıp atletiyle gitarını çalmaya devam etti. Konser boyunca oturduğu içün, kendisini arkalardan izlemek bir miktar zor oldu.
Mitch Woods & The Rocket 88s
Verilen aranın ardından sıra boogie woogie yapmaya gelmişti. Bun’çün sahneye 59 yaşındaki Mitch Woods ile beraberinde Rocket 88s adındaki grubu çıktı. Normalde caz ve klasik müzik eğitimi almasına karşın, 1970′lerin başlarında New York’tan San Francisco’ya göç edince eğilimi blues tarzına doğru kaymaya başladı. 1980 yılında The Rocket 88s grubunu kurdu, ilk albümleri 1984 yılında geldi. Bugüne kadar toplam 9 tane albüm çıkardılar, en son bu yıl çıkan Gumbo Blues dahil olmak üzere.
Woods piyanonun başında, vokalleri üstleniyor. Bugüne kadar gittiğim hiçbir Blues Festivali’nde rastlamadığım bir görüntüydü, ilginç geldi. Ama güzeldi de performans. Fevkalade hoşsohbet, keyifli bir adama benziyor. Basın görevlisi olup içeri sızıp grupla sohbet etmek isterdim doğrusu. Rock’n rolla hayat veren tarzı icra ederek seyirciyi bol bol eğlendirdiler. Sonlara doğru Woods sahneden indi, grup çalmaya devam etti. Sonra gitarist, saksafoncu ve basçı da indi diye hatırlıyorum. Davul solosunun ardından geri geldiler ve festivalin denk geldiği 29 Ekim’e özel bir jest yaparak tanıdık bir şey çalmaya başladı. Herkesin suratını şaşkın bir gülümseme etkisi altına aldı, ardından gitarist mikrofona yaklaştı ve ağzından şu sözler çıktı: Lambaya püf de! Hoh deme püf de!
Şaşkın gülümseme coşkuya dönüştü, coşkunun zirve yaptığı an ise Woods’un sahneye elinde Türk bayrağı ile geri dönmesi oldu. Sahneye konserin olduğu ülkenin bayrağıyla çıkmak klişeleşmiş bir sahne şovu olsa da, hem yerel bir şarkının çalınıp, hem de Cumhuriyet Bayramına denk gelen bir günde üzerine bayrakla çıkılması, salondaki coşkunun klişe falan dinlememesini sağladı. Kısa bir süre daha konser devam ettikten sonra Mitch Woods ve The Rocket 88s’i alkışlar eşliğinde sahneden uğurladık, zihnimize ise bu jest anı uzun yıllar çıkmayacak şekilde kazındı. Bu arada Mitch Woods festival süresince ufak bir blog yazıyor, İngilizce bilenler kaçırmasın: http://blueswithoutborders.blogspot.com/
Kenny Neal
Roketler sahneden indikten sonra, kalabalığın mola için dağılmasını da fırsat bilerek, “hayat önlerdedir!” diyerek en ön sıralara kadar geldik. Önümüzde sadece bir adet sıra vardı. Sönük ışıklar altında grup üyeleri, bizzat kendileri gelip ses kontrollerini yaptılar konserden önce. Hemen önden onları izlerken aklım Unirock‘a gitti, orada metal grupları bile başkasına yaptırıyordu bu kontrolleri. Ortamdaki amatör ruhtan ötürü duygulandım, beklemeye devam ettim.
Kenny Neal 1957 doğumlu, ancak çok daha genç gösteriyor kesinlikle. Hatta ben 30′lu yaşlarında zannediyordum. Müzikle iç içe, kalabalık bir aileden geliyor. Babası döneminin ünlü blues müzisyenleriyle çalışmış mızıkacı Raful Neal. New Orleans’da yaşıyor Neal ailesi. Sürekli “aile” kelimesini kullanmam boşa değil, Neal’ın grubunun bir kısmını da aile üyeleri oluşturuyor: Bir kardeşi klavye çalıyor, bir kardeşi bas gitarda. Öbür klavyede yeğen var. Aile bu kadarla kalmıyor, daha çok kardeşi var, tamamına da yakını müzisyen, ancak bazılarını yakın zamanda kaybetmiş ne yazık ki. Kenny Neal’ın internet sitesinde detaylara ulaşabilirsiniz. Stüdyo-canlı demeden bol bol da albüm çıkarmış, araştırın!
Ve şimdi dönelim konsere… Grupta iki klavye, bir saksafon, bir trompet, bir bas, bir davul ve bir Kenny Neal (gitar+vokal) var. Ne yalan söyleyeyim, konser boyunca gözlerim en çok, Neal’ın antika gitarındaydı. Eskimiş ahşap, kahverengi renkte, iki adet dümdüz manyetik, hayranlık uyandırıcı bir gitar! Ondan sonra dikkatimi çeken, klavyecilerdi! Bir şarkının sonrasında Neal gruptaki aile üyelerini takdim etti, Neal’a hiç benzemeyen klavyecilerin akraba olduklarını duyunca dumura uğradım! Onlar da bizleri altın kaplama parlak dişleriyle selamladılar. Ardından kızını (Syreeta Neal) sahneye çağırdı, kızı eline klasik gitarı alarak bir bölümü üstlendi sahnede. Ardından sağdaki daha ufak olan klavyeci, Fender gitarı alıp adeta şov yaptı! Jimi Hendrix usulü, gitarı solakmış gibi ters tutarak çaldı, teller de tersti tabi doğal olarak. Konserde kesinlikle en çok eğlendiğim bölümdü bu. Ardından Kenny Neal sahneye geri döndü ve konser başlangıçtaki normal seyrinde devam etti. Ara sıra mızıka ve adını bilmediğim ilginç çalgıyla da performanslar sergiledi (oturup dizlerinin üzerine koyuyor çalgıyı, sonra kah gitar gibi, kah bizdeki kanun gibi çalıyor. Acaba nedir nedir?). Konserin sonlarına doğru tüm elemanlara sırayla solo bölüm ayırdı, ondan sonra ise noktayı koydular. Seyirci hemen dağılmaya başladı, dolayısıyla bis falan da olmadı.
İğne Batırma Faslı
Birincisi, en önemlisinden başlayayım, içerideki fiyatlar. Evet, orası mahrumiyet bölgesi ve fiyatlar elbet zamlanacaktır. Ama bir bardak suyun 5 TL’ye satılmasını yüzleri kızarmadan bana nasıl açıklayabilirler? Muhtemelen Hilton’un fiyatlandırmasıdır bu. O zaman İzmir Hilton’dan biri gelip yüzü kızarmadan anlatmaya çalışsın. İnsanın en temel ihtiyacı üzerinden bu kadar para sömürülür mü? Şahsen ben içeriden hiçbir alışveriş yapmadım protesto etmek amacıyla. Hitap ettiğim etkili bir kitle olsa “Bilet alın, içeride yiyecek-içecek almayın” diye eylem başlatacaktım ama işte, suyun geçen sene 5 liraya satılmış olmasına inanamadığımdan ötürü, emin olamadım. En azından öbür temel ihtiyaç olan tuvalet bedava.
İkincisi, öğrenci biletleri. Bu festivaldeki öğrenci bileti uygulamasını ben anlamıyorum. Sınırlı sayıda satışa çıkarıyorlar ve hemen bitiveriyor. Öğrenci olduğumuz halde tam bilet almak zorunda kalıyoruz. O biletler nedense daha ilk günlerden bitiveriyor ama tam biletler kapıda bile satılabiliyor! Çok mu zor, kota ayırmayıp öğrenciye öğrenci, tama tam bilet basmak?
Üçüncüsü, organizasyonun ilgisi. Önceki yıllar Adobe Flash ile hazırlanmış güzel ve kullanışlı sitelere sahip olurdu festival. Bu yılsa Facebook sayfasıyla yetinilmiş. Hiç yakıştıramadım. Tabi festivalle ilgili edinilebilecek bilgi de azalmış oldu. Önceleri site üzerinden festivaldeki sanatçıların bazı şarkılarını dinleyebiliyorduk mesela.
Bunların dışında gözüme çarpan, eleştirecek bir şey olmadı. Gelelim hatıra maksatlı hediyelere! İlk gittiğim 17. festivalden beri her geçen yıl çıkışta verilen hediyelerde bir düşüş gözlemliyordum (sırasıyla; üflenebilir ufak mızıka, metal gitar anahtarlık, plastik gitar anahtarlık (hem de halkasız!), Efes Pilsen ve festival yöneticilerinin yıkama yağlama dolu röportajlarından oluşan gazete). Bütçedendir, olabilir, normaldir… Bu yıl çıkışta son iki yıldan daha güzel bir hediye verdiler, pantolona takılabilen metal gitar anahtarlık ve ona bağlı bir pena.
Bu şekilde bir Blues Festivali’ni daha atlattık. Seneye hangi kentten festivale katılacağım bilinmemekle beraber, uzun zamandır içimde olan bir isteği de burada dile getirmek istiyorum: Bir sonraki festivalde lütfen ama lütfen Asım Can Gündüz de olsun!
Etiketler: anı, blues, efes pilsen, festival, izmir, müzik + Kategori: Olay-Durum




