11. İzmir Kısa Film Festivali İzlenimleri
Her ne kadar son 1.5-2 yıldır eski fanatikliğim mevcut olmasa da halen daha İzmir, Türkiye’de en sıkı savunduğum kent. Hele hele hiç sevmediğim İstanbul karşısında! Sevmem etmem, ama kıskandığım bir şey var, o da her bir kültür-sanat etkinliğinin İstanbul’da olması. Doğal olarak ülke genelindeki kültür-sanat yayınları ister istemez “İstanbul yerel yayını”na dönüşüyor. Buna tepki olarak yapılabilecek en iyi şey, kendi kentindeki etkinliklere sahip çıkmak. Sinemaya fazla ilgim olmasa da son 4 yıldır İzmir Kısa Film Festivali‘ne müsait oldukça gitmem, “neler varmış bu sene bakalım” diye sorgulamam bu sebepten. Özel ve duygusal sebepleri de var elbet, ama burası yeri değil :P
İlk olarak 2000 yılında gerçekleşen İzmir Kısa Film Festivali, bugüne geldiğinde on birinci sefer İzmirlinin karşısına çıktı. 3-7 Kasım arasında gerçekleşti. Son 5 yıldır festivalin 3 Kasım’da başlaması da artık gelenekselleşti. En uzun festival 12 gün ile 2, 3, 4 ve beşinci festival idi. En kısasıysa 3 güncük ile 2000′deki ilk festival… İlk 8 festivalin afişleri açılan yarışmalar sonucu belirlendi, son 3 seferdir festival ekibi hazırlıyor. Benim ilk defa katıldığım sekizinci festivalin afişi efsaneydi! Çıta o kadar yüksekteyken festivalle tanışmıştım ki, ondan sonraki hiçbir afiş o kadar etkileyici gelmedi :P İlk iki gidişimde festival Fransız Kültür Merkezi’nde gerçekleşiyordu. Son iki yıl ise Türk-Amerikan Derneği’nde gerçekleşti. Tamamen duygusal bir şekilde “Ah nerede o Fransız Kültür’deki festivaller” diyorum. Bahaneyle yan odada denk gelen sergiyi gezerdik, film aralarında yine yandaki, binaya içeriden bağlı Le Cigale adlı mekanda oturup çay kahve içerdik, erken gidilmişse kapıya asılan binbir etkinlik afişine bakar, gitmesek bile “neler oluyor?” diye nabız tutardık… Vay yaşlandık biz de!
Lafı uzattım ama söylemek istediğim bir şey daha var. Aslında sinemaya aşırı ilgi duysam (heavy metalden bile fazla!), iş-güç-okul falan baskı yapmasa (tam 5 Kasım günü sınavım vardı), ben de festivalin bütün seanslarına girsem, notlar alsam, ödül törenini kaçırmasam, bütün atölyelerine katılsam (partiye gitmesem de olur, yaşasın metal! \m/ ) ne kadar güzel olurdu. Festival coşkusunu doyasıya yaşardım. Ancak ne yazık ki sinema büyük bir ilgi alanım değil, mühendislik gibi alakasız bir bölümde okuyorum, basınsal bir görevim de yok, o yüzden 2 günde, sadece 4 tane seansa katılabildim. Gördüğüm kadarıyla izlenimlerimi mühim başlıklar altında sunarım:
Not: Merak edenler filmleri Google’da araştırsın, belki internette yayınlananları olmuştur…
Hah, Çıktı Yine Baykuş… (Belgeseller)
Benim bu festivalde 4 yıldır en çok sevdiğim kısım, kesinlikle belgesellerdir! Bittiği zaman “Ee ne oldu peki şimdi?” cümlesi eşliğinde takınılan şaşkın surat ifadeleri, senaristten başka kimsenin anlamadığı kurgusal kısa filmler şöyle bir kenara çekilsin; belgeseller mesajı doğrudan veriyor, görmüş geçirmişlik hanesine görünür şekilde katkıda bulunuyor. Hele belgeseldeki söyleşiler samimi bir ortamda yapılmışsa ve bizden birileriyse, bunları izlemenin keyfine diyecek yok!
Bugüne kadar festivalde izlediğim şu belgeseller unutulmaz: Göztepe-Karşıyaka çekişmesi (Körfezin Ayırdığı Biladerler), Mithatpaşa Caddesi’nde 1950′li yıllardan bugüne imar katliamına kurban giden güzelim Rum evleri ve o zamanlardan kalan levantenler (İzmir Deniz Çocukları), Boğaziçi Üniversitesi’nin Amerikan Futbolu takımı (Boğaziçi’nin Sultanları), İzmir’de yaşayan üç yabancının hayatlarından kesitler (35′te 3), bir köye muhtar olarak atanan bir kadın ve köylülerin bu duruma bakış açısı (Lady Muhtar)…
Bu yıl programı açtığımda ilk bakışta gözüme çarpan bir belgesel olmadığı için üzülmüştüm ama ışıklar kapanıp girdiğim ilk seans başladığında (Cumartesi 15.00), bizi hemen bir tane belgesel karşıladı! Şanslıydım çünkü programda yoktu aslında, önceki seanslardan buraya aktarılmış. Aykut Alp Ersoy’un hazırladığı, Urban Bugs adındaki belgeseldi bu. İstanbul’da duvarlara resim yapan, grafiti çizen gençleri anlatıyordu. Daha doğrusu gençler anlatıyordu. Tamamına yakını hiphop kültüründen, ama toplumun burun kıvırdığı bütün alt kültürleri temsil ediyordu (kimi yerlerde punk tadı bile aldım). İnsanların sokakları kirleten, gözlere tecavüz eden yüzlerce reklam panosundan rahatsız olmayıp, duvarlara resim yapan gençlere havlamasını sorguluyordu. Gençlerden birinin Turkcell reklamlarına geçirdiği sahne belgeselin zirve yaptığı anlardan biriydi. Öteki zirve ise kesinlikle, bir tanesinin “Size sokak sanatı nedir göstereyim!” dedikten sonra yaptığı hareketti! Yoo, hareket çekmedi ya da arkasını dönüp poposunu göstermedi. Protest kavramsal sanat diyelim biz buna…
Denk geldiğim bir başka belgesel ise Metruk idi. Aslında belgesel olup olmadığına başta karar veremedim, ancak festivalin gazetesinde tarzı “belgesel” olarak geçtiği için şimdi bu şekilde değerlendireceğim. Metruk, Orkide Ünsür’ün hazırladığı bir belgesel. 12 dakika, diyalogsuz, eski binaları gezen bir film. Sonlara doğru çalan müzik kutusu hariç arkaplan müziği yok, sokak sesleri geliyor. Aralarda ani efektler, görüntüyü negatifleştirmeler falan denenmiş, bence “belgesel” sıfatı düşünüldüğünde olmamış. Filmin açıklamasında bile duygusal bir metin kullanılmış, korku filmi havasına hiç gerek yoktu o yüzden. Hem piyano çalıp hem beste yapabilen biriyle tanışılmış olsa, görüntü kurgusundan sonra bu kişinin görüntülere göre hazırlayacağı müzikle 12 dakikaya eşlik edilse daha etkili olurdu bence. Naçizane önerimdir :)
İzlediğim 4 seansın en sonunda bir belgesel daha denk geldi, bu sefer Romanya yapımı… Nea Radu adlı belgeselde yerel ve geleneksel üflemeli çalgıların son temsilcilerinden biri hünerini sergiliyor, geçmiş günleri anlatıyor. Yer, Valea Lunga köyü, başrolde ise Radu Vasile var. Çocuklara bunların öğretilmesi lazım, yoksa dünyadaki çoğu yerel kültür gibi bu da tarihe karışacak. Tanıdık geldi, bütün dünya tek kültürlülüğe doğru gidiyor. N’içün? Seri üretimin maliyeti daha düşük olduğundan olsa gerek…
Unutuyordum, ekleyeyim. Kwa Heri Mandima adında İsviçre yapımı ilginç bir belgesel de vardı. Fransız bir baba, Hollandalı bir annenin çocuğu olarak Afrika’da büyümüş bir çocuğun Avrupa’ya taşınma anı üzerine ulusal ve kültürel farklılıkları anlatan bir belgeseldi. İlginçti çünkü anlatımın tamamına yakınına hareketli görüntüler değil, fotoğraflar eşlik ediyordu. Aralardan popüler kültür eleştirisi de aldık, bir de Afrikalı çocukların büyüyünce karşılaşacakları kaderlerini… Hani şu filmlerde gördüğümüz askeri çete gibi şeylerin şiddet olayları…
Anaaaam, Katil! (korku filmleri)
Bu sene gözüme korku filmleri çok çarptı, önceki 3 festivalden sadece 2 dakikalık Causa‘yı hatırlıyorum gözlerimi kısarak izlediğim. Bu sefer Kanada yapımı All Flowers in Time alttan gerilimi verip verip ani ve gerçeküstü öğelerle korkuyu basıyor. Dişsiz amca ve tekrarlanan sahneler de filmdeki korku unsurlarının bonusu. Can Evrenol’un çektiği To My Mother&Father da bizi psikolojik korkutacak zannettirirken “sürpriz!” diyor, Cannibal Corpse’un eşlik edebileceği sahneler perdeye yansıyor. Kapat şunu kapat! Rüyalarıma girecek yine…
Elde iki gerilim filmi daha var ama bünyede üstteki ikisi kadar gerilime yol açmıyor. Kurgusu gergin diyelim… Amerikan yapımı 5 dakikalık Telefone adlı film ile Fransız yapımı 15 dakikalık Jour 0 adlı film… İkisi de maksadını anlamadığım filmlerden oldu. Ama yapım kalitesi üst düzey. Özellikle Jour 0′ın.
Nein Davut, Yok Ense Patlatmak! (Türk-Alman ekolü)
Dikkatimi bir şey çekti bu yıl: Almanca filmler. Bir kısmında Türk imzası da var tabi. 4 dakikalık Oma Rennt! sevimli ve acımasız nineleriyle kahkahalara boğdu. Zu Vermieten‘de, huzurevine gitmeyi reddeden yaşlı ve yalnız bir kadının son haftalarında yalnızlığından kurtulmak için yaptığı kurnazlığı duygusal bir gülümsemeyle izledik. Ve izlediğim 4 seanstaki kurgular arasındaki en bomba film olan Seppi und Hias! Futbol hastası, 9 yaşında, biri Türk biri Alman iki çocuğun kültür ve din etrafında şekillenen eğlenceli hikayesi. Muazzam pastoral arkaplan, her şeyiyle “Türk” dayının karakteristik eşyaları, masum bir idealizmin simgesi çocuklar, “çocuklarının iyiliği için olsa da” totalitarizmi simgeleyen ebeveynler, dini çocuklara korku ile öğretmeye çalışmak, türlü afacanlıklar, alaturka ezgilerle bezeli Alman müzikleri… Bayer Münih de işin bonusu. Internet’te yayınlandıysa bulup izlenilmesi gerek!
Tak! Belçika… Tak! İtalya… Tak! Rusya… (Diğerleri)
Diğer izlediğim filmler şunlardı, bazısına 1-2 cümleyle değineceğim: Aprilis Suskhi (Gürcistan), Berf (Türkiye), Bugün Yok (Türkiye), Diarchia (İtalya, Fransızca), Hayerida (İsrail), Kain (Belçika), Kindergeld (Türkiye), In Scale (Rusya, animasyon) ve Mukadderat (Türkiye).
Bu saydıklarımdan Aprilis Suskhi’yi ve In Scale’i çok beğendim. Bugün Yok da buna katılabilir, sonu daha huzurlu bitseydi kafadan koyardım :P Aprilis Suskhi‘de Gürcistan’ı işgal eden Rus ordusundan bir askerin içinde uyanan insanlığı gösteriyor. Ondan sonra ordunun sıkıcı rutinine geri dönmek zorunda kalıyor tabi eşyalarını toplayıp. Aradaki birkaç insanlık dakikasının mutluluğu yetiyor filmin etkili olmasına. Festivalin esas ödülünü de o almış sanırım.
Berf, festivalde her sene görmeye alıştığımız doğu kökenli ajitasyon filmlerden. Jüri özel ödülünü almış. Kökenine lafımız yok (aslında filme de lafım yok, tarzım değil sadece) ama bu insanların hayatında acıdan başka bir şey yok mudur? Bu insanlar kent hayatının kapris dolu rahatından bir anda yokluk dolu yerleşim birimlerine düşmemişler ki, hayatları sadece acıdan ibaret olsun. Küçük şeylerden çıkardıkları mutluluklar yok mu? Gurur duydukları kendilerine has meziyetleri yok mu? Sözüm aslında Doğu Anadolu ile ilgili bütün yapımlara. Kısa film, uzun metraj, televizyon dizisi, fark etmez… Bu konuda daha özgün, benzersiz, en önemlisi “duygu sömürüsü yapmama kaygılı” ve aynı zamanda bu kaygıyı taşırken cıvıtmayan (durduk yere espri katmayan) yapımlar görmeyi dilerim.
Sevim Koş Kavga Var!
Koca festivalde oldukça az bir bölüme teşrif ettik ama en reytingli bölümlerden biri de bize denk geldi. Festivale katılım o kadar yüksekti ki, ayakta kalanlar oldu. Yer ayarlamak için sahneden koltuklara bakan başkan Kayhan Kırmızıgül’e biri itiraz etti (üslubu nasıldı bilmem), Kırmızıgül de “O zaman gelme, başka festivale git” tarzında bir şey bağırdı. “Aha kavga çıktı!” diye salondaki gürültü kesildi. Ardından seyirciyle Kırmızıgül arasında bir tartışma başladı. Seyirci Kırmızıgül’ün üslubuna çattı, alkışı topladı. Ardından Kırmızıgül kırgın bir konuşma yapıp sahneden indi, yine alkışlar… Pazar günü seyirci sayısında gözle görülür bir düşüş vardı. Umarım bu olay festivalin seneye devam etmesine engel olmaz.
Ama ne olursa olsun bir organizasyonun yöneticisi katılımcılara karşı en azından onca insanın önünde misafirperver davranmak zorundadır. Arada geçen konuşmayı bilmiyorum, belki de haklıydı Kırmızıgül, ama bu şekilde haksız konuma düştü. İyi niyetten şüphem yok, 11 seferdir İzmirlilere bedavaya festival sunuyorlar. Fakat halkla ilişkiler önemli işte…
Elini Kolunu Fazla Oynatma Komşum
Yazı yine çok uzadı, buraya kadar okuyan kaç kişi kalıyor bilmiyorum. Bir festivali daha geride bıraktık. İzmir’in “ses getiren organizasyon” kıtlığına geri döndük. Festival ekibine hem Türkiye’de İzmir’in ismini duyurdukları, hem de İzmirlilere değerli bir etkinlik sundukları için bol miktarda teşekkür ederim. Sarf edilen çabanın haddi hesabı yoktur eminim, ama gelecek yıl biraz daha güler yüzlü olmaya uğraşılsın. Sponsorların çapı büyütülsün, (Alsancak’ta varsa) daha büyük mekanlar ayarlanabilsin, biraz da internet daha verimli kullanılsın. Ha bir de seans aralarında Tuna ve Şükrü’yü daha fazla görelim, eskisi gibi seansla ilgili konuşmalar yapsınlar :) Benim kendi halinde bir festival ziyaretçisi olarak isteklerim ve temennilerim bunlar… Seneye görüşmek üzere.
Etiketler: festival, izmir, kısa film, sinema + Kategori: Olay-Durum

